Kanlı Topraklar’da el koyarak birikim süreci / B. Sadık Albayrak
Orhan Kemal'i doğum gününde (13 Eylül) anıyoruz.
Orhan Kemal’in Kanlı Topraklar romanı, Türkiye’de yirminci yüzyılın ilk yarısında gerçekleşen ilk ya da ilkel birikim sürecinin Adana-Çukurova özgülünde sermayenin elde edilmesinde nasıl etken olduğunun imgeleriyle doludur. Daha romanın adından başlayarak ilk ya da ilkel birikim denen sürecin temel niteliği, “kanlı” olduğu, ortaya konmaktadır. Bu incelemede, Marx’ın, Kapital, Sekizinci Kısım’da “sırrını” ortaya koyduğu, kapitalist üretim ilişkilerinin ilk ortaya çıktığı ve yerleştiği dönemde gerçekleşen ve Türkçeye “ilk” ya da “ilkel birikim” olarak çevrilen sürecin, Türkiye tarihinin belli mekân ve zaman kesitlerinde, Orhan Kemal’in romanındaki olaylar ve imgeler aracılığıyla nasıl ortaya konduğunu araştırmak amaçlanmaktadır.
Marx, paranın sermayeye dönüşüm sürecini, sermayenin üretim sürecini, artı-değeri, sermayenin birikim sürecini inceledikten sonra ele aldığı ilk birikim sürecinde, feodal üretim süreci içinden ilk sermayenin nasıl elde edildiğini, toprağa bağımlı köylünün, nasıl yerinden yurdundan edilerek, emek gücünü satmak zorunda ücretli emekçiye dönüştürüldüğünü inceler. Özellikle, İngiltere’de 15. Ve 16. Yüzyılda gerçekleşen tarihsel olaylara dayalı olarak analiz eder. Marx’a göre ilkel birikim, teolojide ilk günahın oynadığı rolü oynar.[1] Marx, kapitalist üretim ilişkilerinin temel öğeleri olan sermaye ile ücretli emeğin ortaya çıkabilmesi için zorunlu koşulları hazırlayan ilkel birikim sürecini şöyle açımlar:
“Kapitalist sistem, emekçilerin emeklerini gerçekleştirebilecekleri araçlar üzerinde her türlü mülkiyet hakkından tamamen ayrılmış ve kopmuş olmalarını öngörür. Kapitalist üretim ayakları üzerine doğrulur doğrulmaz, yalnız bu ayrılığı sürdürmekle kalmaz, bunu gitgide artan boyutta yeniden-üretir. Bu nedenle, kapitalist sistemin yolunu açan süreç emekçinin elinden üretim araçlarının sahipliğini alan süreçten başkası olamaz; bu süreç, bir yandan toplumsal geçim araçlarını sermayeye dönüştürür, öte yandan doğrudan üreticileri ücretli emekçilere dönüştürür. İlkel birikim denilen şey, bu nedenle üreticiyi üretim araçlarından ayıran tarihsel süreçten başka bir şey değildir. İlkel olarak görünür, çünkü sermaye ve buna uygun düşen üretim tarzının tarih - öncesi aşamasını oluşturur.”[2]
Bu süreçte feodal toplumda, belli bağımlılık ilişkileri içinde toprakta üretim yapan köylü topraktan yoksun bırakılmıştır. Bu ise acımasız bir zor, şiddet ve katliam politikası yoluyla sağlanmıştır. Marx, burjuva tarihçilerinin insanın her türlü feodal bağımlılıktan, lonca kısıtlamalarından kurtuluşu ve özgürleşmesi olarak gördüğü sürecin gizlenen bu özelliğine ışık tutar:
“Ama öte yandan, bu yeni özgürleşmiş kimseler, sahip oldukları bütün üretim araçları ile, eski feodal düzenlemelerin sağladığı her türlü güvenceler ellerinden alındıktan sonra, ancak kendi kendilerinin satıcısı haline geliyorlar. Ve onların mülksüzleştirilmesini anlatan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.”[3]
Orhan Kemal’in romanının adındaki “kan”ı, Kapital’de de buluyoruz. Kapitalizmin yerleştiği topraklar, verimliliğini, kanla sulanmış olmaktan alıyorlar. Bizde sermaye birikiminin en hızlı geliştiği yörelerden biri, demek oluyor ki, en kanlı topraklardan bir bölümü, Adana bölgesi ve Çukurova oluyor. Bu topraklara, Orhan Kemal, 1954’te yayımlanan en güçlü romanlarından birinin adıyla, Bereketli Topraklar Üzerinde, Çukurova’yla özdeşleşen “bereketli” niteliğini yüklemişti. Burada incelediğimiz, 1963’te yayımlanan romanında, biraz daha derinleri kazıyor ve “kanlı” topraklar olduğunu keşfediyor, roman kurgusuyla bize duyuruyordu. Gerçi, ilk kitapta, Pehlivan Ali’nin patosa kapılan kollarından akan kan orda da “bereketli” toprakları suluyordu.
Marx’ın ilkel birikim sürecini, kapitalizmin “tarih-öncesiyle” sınırlı tutması, daha sonra gelen kimi Marksist kuramcılarca eksik bulundu. Rosa Lüksemburg, kapitalizmin emperyalist yayılmacılık yoluyla, dünyanın bütün bölgelerini kapitalizme açarken, bu toprakları ilkel birikim süreçlerinin “kan ve ateşine” boğmasına dikkat çekti. Kapitalist ve eşitsiz bir dünyada ilkel birikim süreçleri, sistemin sürekli işleyen özelliklerinden biriydi. Sermaye birikimi için zor ve şiddet, devlet gücü eliyle sürekli devredeydi. Günümüzün kuramcılarından David Harvey ise, yalnızca emperyalist yayılma alanlarında değil, sisteme içkin bir özellik olarak ilkel birikim süreçlerinin sürekli hale geldiğini savunuyor. David Harvey, en gelişmiş kapitalist ülkede de gerçekleşen ilkel birikim sürecini, özelliğini daha iyi anlatan bir kavramla açıklamaya çalışıyor: “El koyarak birikim.”[4] El koyma, ilkel birikimdeki zor ve devlet gücünü daha iyi anlatıyor. Son otuz yıldır, dünyada egemen olan neo-liberal iktidarlar, kamu sektörünü özelleştirerek, sermayeye kaynak aktarıyorlar. İktisadi kriz zamanlarında, başka bir mülksüzleştirme biçimini görüyoruz; kredi borçlarını ödeyemeyen emekçi sınıfların evlerine el konuyor. Çıkarılan yasalar ve dağıtılan ruhsatlarla ormanlar, kent meydanları, kamusal araziler, halkın kullanımından çıkarılıyor, sermayenin mülkiyetine geçiriliyor. Dünyadaki bütün kapitalist devletlerde olağan hale gelen, devlet zoruna dayalı bu uygulamalara Harvey’in, “el koyarak birikim” nitelemesi daha uygun düşüyor. Marx’ın kapitalizmin ilk günahı olarak sistem öncesiyle sınırladığı ilkel birikim, böylelikle sistemin temel niteliklerinden biri, sürekli gündemde bir gerçeklik olarak kabul ediliyor. Bizim ülkemizden Yalçın Küçük de, ilk birikim süreçlerinin, kapitalizmin ana özelliklerinden biri olduğunu vurguluyor. Yalçın Küçük, Marx’ın olağan kapitalist sermaye birikim sürecinin öncesinde ve dışında gördüğü bu zorba niteliğinin, sürekli ve temel özelliklerinden biri olduğunu söyler. Rosa Lüksemburg ve Karl Polanyi’nin çözümlemelerine dayanan Küçük, bizim tarihimizde ilkel birikimin yoğunlaştığı dönemler göstermektedir: Ermeni Tehciri, Mübadele, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, 1980 sonrası ve özellikle AKP iktidarı özelleştirmeleri bu dönemleri anlatır. Burada, yalnızca emekçinin geçim araçlarından yoksun bırakılarak “kendinin satıcısına”, ücretli emekçiye dönüştürülmesi süreci değil, aynı zamanda, birikmiş sermayenin el değiştirmesi, bu dönemlerde devlet zoruyla, el konarak başka sermayedarlara aktarılması veya yoktan yeni sermayedar yaratılması süreçleri sözkonusdur. Yalçın Küçük’ün ilk birikimle ilgili görüşlerini özetleyen bir parçayı aktarmakta yarar var:
“Şuralarda ayrı düşünüyorum, bir, Marx’a göre primitif akümülasyon, “ilk günah” gibidir, bir daha tekrarlanmıyor. Primitif akümülasyon, iktisat dışı servet edinmedir ve Rosa Luxemburg, “The Accumulation of Capital”, Kapitalizm’de iktisat dışı ve zora dayalı servet edinmenin hep olduğunu yazıyor ki, aynı görüşteyim. Türk zenginleri, iktisat dışı zenginlerdir, hep bunu yazıyorum. İktisat dışında yaşarlar.
İki, Karl Polanyi, kapitalistlerin hep devletin zoruyla büyüdüklerini söylüyor ki, Marx değil, Polanyi ile beraberim. Ve üç, Rus-Sovyet Preobrajenskiy, ilkel birikim olmadan kalkınmanın olmayacağını savunmuştu, 1920 yılları hep ön plana çıkardığını hatırlıyorum.”[5]
AKP’nin 11 yıllık iktidarı KİT’ler, ormanlar, madenler, dereler, kamu arsaları vb. toplumsal mülkiyetin sermayeye aktarılması sürecinden başka bir şey değildir. Harvey’in “el koyarak birikim” kavramı bu dönemi çok iyi anlatmaktadır.
Orhan Kemal’in Kanlı Topraklar romanı, Yalçın Küçük’ün dönemselleştirmesini doğrular niteliktedir. Romanın temel karakterlerinden, Adana’nın en büyük bütünleşik tekstil fabrikasının sahibi Nedim Ağa, yirmi yıl önce, Kayseri’den çalışmak için gelmiş bir ırgattır. Okuma yazma bile bilmeyen Nedim Ağa’nın Adana’nın en büyük fabrikasının sahibi ve en büyük sermayedarlardan biri olmasını sağlayan olay, Ermeni Tehciridir. Orhan Kemal, Nedim Ağa’nın, çeşitli yollarla sürekli para isteyen Cumhuriyet Halk Fırkası yöneticilerine karşı çaresizliğini anlatırken, sermayenin kökenine getirir sözü:
“Nedim Ağa için bundan başka yapacak şey yoktu parti ileri gelenlerine karşı. Çünkü, bu şimdi ceviz masasından il idare başkanıyla konuştuğu fabrikayı yıllarca önce “Sahipleri Bilinmeyen Mallar”dan gene bu parti mebusu, hatırlı birinin yardımıyla ucuza satın almış, yıllar yılı da geliştirip büyütmüştü. Particilerin elinde bir çeşit Demokles’in kılıcıydı bu fabrika. Kafaları kızdı mı elinden alıverecekler gibi geliyor, geceleri uykuları kaçıyordu.”[6]
“Sahipleri Bilinmeyen Mallar”, göçe zorlanan Ermenilerin mülklerini paylaştırıyordu. Yalçın Küçük’ün deyimiyle, “iktisat dışı zenginler” yaratmanın bir mekanizmasıydı. Romanın birçok bölümünde bu el koyarak mülkiyet değişiminin ipuçlarını görürüz. Nedim Ağa, partiye para yardımı konusunda mırın kırın edince, bu gerçek, ona tehditle anımsatılmıştır:
“’… Ulan yazının yarım pabuçlusu,’ demişti. ‘Çukurova’ya ayağının çarığıyla gelip, yıllar yılı omuzunda halı dolaştırdığın günleri ne çabuk unuttun? Bu fabrikayı baban mı yaptırdıydı? Ermeni malı. Partimizin sayesinde eline geçirip palazlanınca, sana onu temin edenlere karşı yan mı çiziyorsun? Kafamı kızdırma, bir kulpunu bulur elinden alıveririm ha!’” (s.19)
Ermeni Tehciri’nin nasıl bir el koyarak birikim süreci anlamına geldiği, Kanlı Topraklar’ın ana karakterlerinden Nedim Ağa’nın fabrika sahipliğinde simgelenmiştir. Romanın sahnelediği bu ilişki, sermayeyi aktaran devlet, yeni sermayedar ve devleti yöneten parti arasındaki çıkar ortaklığı ve paylaşma mekanizmasını da az çok görmemizi sağlıyor. Nedim Ağa, elkoyarak edinilmiş fabrikasının birgün elinden alınması korkusuyla, “istenen teberruları, yardımları, hatta haraçları göz kırpmadan verir, sonra da ciğeri yanarak basardı küfürü.” (s. 135)
Ermeni mallarının yağmasıyla, daha sonra, Nedim Ağa’nın Şehnaz için satın aldığı konakta da karşılaşırız. Orhan Kemal konağın öyküsünü şöyle anlatır:
“Topal Nuri, eski Ermeni mahallelerinden birinde iki katlı bir konak buldu. Kırmızı Marsilya kiremitli damıyla bu zarif ahşap konağı ilk sahibi, kocaya vereceği kızı için özene bezene yaptırmış, hediye etmeye vakit bulamadan, İttihat ve Terakki’nin göç ettirmesiyle Halep’e kapağı atmıştı. Sonradan çeşitli eller değiştiren konak, Milli Mücadele’yle birlikte ‘Sahipleri Bilinmeyen Mallar’a kalmış, oradan da, Ermeni mallarının yağmasıyla zenginleşmiş bir yeni zenginin eline geçmişti ki, Topal Nuri, Nedim Ağa’nın isteği üzerine bu evi Şehnaz’a yirmi bin liraya satın almıştı.” (s. 163)
Orhan Kemal’in bu romanı, el koyarak birikim sürecinin tarihsel ve coğrafi bir kesitini canlandırırken, kişilerini de bu kesitin tiplerinden seçiyor. Romanın ana kişisi Topal Nuri, Nedim Ağa’nın geç kalmış bir örneğidir. El konulan sermayenin pay edildiği zamana, Marx’ın diliyle söylersek “ilk günah” dönemine yetişememiştir, ama o da henüz taşların tam yerine oturmadığı, sermayenin istikrarlı bir birikim dönemine girmediği koşullarda, Harvey ile Yalçın Küçük’ten böyle bir dönemin hiç oluşmadığını biliyoruz, sermaye sahibi olmaya çalışan bir kişiliktir. Bunun için hangi yolları kullanması gerektiğini çok iyi bilir. Amacını elde etmek için hiçbir şeyden sakınmaz. Sermaye edinmek dışında hiçbir ilkeye bağlı değildir. Para sızdırmak için Nedim Ağa’ya pezevenklik yapmaktan utanmaz. Hatta kendisini seven, oyunlarıyla kocası kantarcı Mustafa’yı hapse gönderdiği Şehnaz’ı bile Ağa’nın koynuna sokmakta duraksamaz. Şöyle düşünür: “Pezevenklik mi? Adaaaam sen de. Ayıbın üstüne bir nokta koydun mu kayıp olur!” (s. 139) İlk birikim döneminde kişilik kazanmış sermayenin dini imanı, ahlakı yoktur… Topal Nuri, tam böyle bir kişiliktir; Şehnaz’la evlendiğini hayal ederken bile, şöyle düşünür:
“Topal da bunu geceler boyu düşünmemiş değildi. Gerçekten de, Şehnaz onun karısı olsa da Nedim Ağa’yı birlikte kafese koysalar! Evet, bu çok şerefsizce bir iş olurdu şüphesiz ama, kim ne bilecekti? Maksat ulaşılması gereken yere ulaşmaktı. Ulaştıktan sonra boşa fahişeyi, al bir kız oğlan kız, yeniden bir yurt yuva kur…” (s.164)
Topal’ın hayat felsefesi, kapitalizmin de felsefesi denilebilir, oldukça basitti: “Gayeye ulaşabilmek için her vasıta (…) mübahtı, meşruydu. Bütün mesele, âlemin ayıp saydığı bu en güzel vasıtayı bulup yadırgı gözlerden saklamak!”[7] (s. 165)
Orhan Kemal, bir dönem, romandaki tekstil fabrikasına benzer bir fabrikada kâtiplik yapmıştır. Fabrikanın başarılı anlatımında bu deneyiminden yararlanmış olmalıdır. Kanlı Topraklar, Türk edebiyatında, ekonomi politiğin, yetkinlikle romana içerildiği ender çalışmalardan biridir. Yazar, roman dil ve anlatımını zedelemeden, 1930’lar Adana’sının sermayedar, tüccar, işçi, memur, köylü bütün sınıflarını ekonomik ilişkileri bağlamında, roman kurgusu içinde gösterebilmiştir.
İşte, ilkel birikim dönemlerine özgü çalışma koşulları ve çocuk işçileri betimleyen bir parça:
“Her makinenin üstünde bir işçi otururdu. Bunlar dokuz on yaşlarında kız, oğlan çocukları, genç kızlar, taze kadınlar, ya da kırış kırış yağlı kadınlardı ki, ağızlarının üstüne kadar büründükleri örtüleriyle tozlu birer paçavra yığınına benzerlerdi. (…)
‘Çırçır Dairesi’nde herkes, dağılan pamukları uzun saplı süpürgeleriyle toplayan kızlar, örme kamıştan çeki sepetleriyle çırçır makinelerine kütlü taşıyan delikanlılar, pantolon ya da kara şalvarının yırtığından kıçları gözüken pamukçu oğlanlar, paramparça üst başları, ama geniş omuzlarıyla birer babayiğit olan ve ‘Çırçır Dairesi’nde en ağır işlerde kullanılan yayla memleket uşakları, ‘Topal Kâtip’in ana avrat, Allah kitaplı küfürleriyle, tekme, yumruğuna, en kabadayısı yüz, yüz on kuruş için boyun eğer, on iki saatlik iş süresini atlatıp gündeliği hak etmeye bakarlardı.” (s.24)
“Birer paçavra yığınına” döndürülmüş işçiler ve bütün eziyetlere katlanmanın bedeli olarak yüz kuruş gündelik… Kapitalizmin ilkel birikim döneminde, topraklarından atılıp kentlere sürülen, işsiz, aç bırakılan, sonra da en ağır koşullarda çalışmaya zorunlu bırakılan çocuk ve yetişkin işçileri burada bulabiliyoruz. İşçilere her türlü zulümle iş gördüren Topal Kâtip, sermayedar olmak için gece gündüz kafa yoran, oyunlar çeviren Topal Nuri’dir. Onun sermaye edinme çabaları, toprak sahibi olmanın her türlü engelini aşarak yoluna devam etmesi, Kanlı Topraklar’ın temel olay örgüsünü oluşturur.
Topal Nuri, ilkin sebze komisyonculuğuna başlayacak kadar bir sermaye bulmanın peşindedir. Nedim Ağa’dan Şehnaz aracılığıyla para sızdırarak bunu sağlamaya çalışırken, bir yandan da, Şehnaz’ın kocası kantarcı Mustafa’yı kandırarak, fabrikadan gizlice pamuk satışı yapmaktadır. Kapitalizmin kurallı, olağan, ilkeli işleyişi diye biri durum sözkonusu değildir. Adana’nın en büyük fabrikatörlerinden Nedim Ağa ile Topal Nuri, alıcı firmadan buldukları bir işbirlikçiyle anlaşarak, büyük firmalardan birine yanık, işe yaramaz pamuk tohumlarını satmaktadırlar. Romanda sermayeyle ilişkili herkes yolsuzluğa batmıştır. Emekçiler ise, her koşulda kaybetmişlerdir. Yalçın Küçük ile David Harvey’in sürekli el koyarak birikim dedikleri, bu yolsuzluğun kural haline geldiği düzen olmalıdır. Kapitalist düzenin tek bir ahlak maksimi vardır, onu Topal Nuri, işbirliği için ayartmaya çalışırken kantarcı Mustafa’ya söyler:
“-Çalacaksın Mustafa!
Kantarcı abanıp oturmakta olduğu masadan geriledi.
-Çalacak ve insan gibi yaşayacaksın! diye ardını getirdi sözünün beriki.
-Çalacak mıyım?
-Evet, çalacaksın!
Topal hırslanmıştı, soluyordu âdeta. Kantarcı bu birden hırslanışın sebebini anlayamadığı için korkmuştu.” (s. 100)
Ya da Proudhon’un deyimiyle, “mülkiyet hırsızlıktır!” Topal Nuri’nin kantarcı Mustafa’yı hırsızlığa ortak etme çabası, el koyarak sermaye edinme sürecinin zora dayalı doğasına uygun imgeler sunar. Orhan Kemal, bu sürecin kanlı niteliğini canlandıracak sözcükleri olağanüstü bir sezgiyle seçmiştir. Topal Nuri’yi şöyle konuşturur:
“Anlaşırsak, ki anlaşmamızdan başka çare yok Mustafa! Anlaşacağız, yazının yarım pabuçlusuna (Nedim Ağa-s.a.) çalacağız satırı, çalacağız satırı… Paraları demetledik mi? Ondan sonra biz de başkaları gibi kuracağız takım, tezgâhlarımızı, bire beş, on, yüz, vicdanı filân torbaya koyup bin kazanacağız. Başka çaremiz yoktur Mustafa! Gün bugün, saat bu saat.” (s. 102)
Çalarak sermaye biriktirebilmek için “satırı çalmak”, sürecin kanlı niteliğine uygun bir benzetmedir…
Topal Nuri’nin açmak istediği sebze komisyonculuğu da, tarlasında ya da küçük serasında üretim yapan toprak emekçisinin ürününe el koyma demektir. Bu işte, “vicdan torbaya konmuştur.” Vurgunla sermayedar olmaya çalışan Topal Nuri, her işin girdisini çıktısını hesaplar:
“Bu işi, yani sebze komisyonculuğu işini Haydar’ın dükkânında adamakıllı incelemişti. Malını komisyoncuya kaptıran bahçeci, ertesi, daha ertesi, daha daha ertesi günlerde çaresiz, geliyor, malını beş para almadan, pek pek üç beş lira karşılığı tarttırıp teslim ediyor, yeni alacağının makbuzunu eski alacak makbuzlarının arasına katıp tutuyordu bahçesinin yolunu.
Mallar sevk ediliyordu Ankara, İstanbul’a. Orada satılıyor, Ankara, İstanbul komisyoncuları aslan paylarını alıyor, Adana, Tarsus, Mersin, Antalya’daki ilk el komisyoncuların paylarını da arada lütfen gönderiyorlardı. Lütfen gelen havaleler çoğu zaman asıl borcun yarısı, dörtte biriydi ki, birinci el, asıl mal sahibi fakir bahçeciye dert yanıyordu:
-Ne yapayım aslanım? Havaleyi göndermiyorlar ki!
Bahçeci kırış kırış kadın, erkek, ya da bir karış çocuk sızlanıyordu:
-Vallaha çok ihtiyacımız var paraya. Hiç olmazsa…[8]
Komisyoncu parlıyordu:
-Allah Allaaaah, ne lâf anlamaz insansınız yahu!” (s. 31)
Daha sonra, Orhan Kemal, Haydar’ın dükkânında, yetiştirdiği ve sebze komisyoncusuna kaptırdığı sebzelerin parasına istemeye gelen yoksul bahçecilerin durumunu ayrıntılı biçimde canlandıracaktır. Yazar, bu sürecin somut, insani yanını güçlü bir anlatımla, etkili bir dille, çarpıcı imgelerle ortaya koyar.
Topal Nuri, her koşulda, hiçbir engel tanımadan sermaye elde etme amacına yürür. Sebze komisyonculuğuyla başlayan gelecek tasarımında Adana’nın büyük toprak sahibi ağalar gibi, büyük bir çiftlik sahibi olmak vardır. Fabrika, ne kadar para kesen bir darphane gibi çalışsa da mülkiyetin ve zenginliğin asıl belirtisi uçsuz bucaksız toprakların sahibi olmaktır. Nesli Çölgeçen’in Züğürt Ağa filminde gördüğümüze benzer körüklü çizmelerle, soylu arap atlarına binmek, emrinde yüzlerce marabanın çalıştığı, herkesin önünde el pençe divan durduğu biri olmaktır. Egemenlik ilişkilerinin ritüel düzeyinde görünür olduğu, ezilerek geldiği yoksul yaşamın intikamını aldığı yeni bir hayat istemektedir. Topal Nuri, idealindeki bu hayatı toprakla kuracağını düşünmektedir. Nedim Ağa bile bunca zenginliğine karşın, toprak satın almaya uğraşır.
Roman, bu aşamada “kanlı topraklara” götürür bizi. Bir Osmanlı paşasının, el koyarak tapusunu üstüne geçirdiği binlerce dönüm toprak için verilen kanlı bir kavga vardır. Tapu yoluyla paşanın torunlarına kalan topraklar, uzun yıllardır köylülerin ve onları çalıştıran ağaların işgali altındadır. Paşanın Osmanlı zamanında el koyduğu topraklara, yeni düzende, onlar el koymaya çalışmaktadır. Paşanın torunları ise, onları uzaklaştırıp toprakları işleyecek güçten yoksundur. Yok pahasına satıp kurtulmaya çalışırlar.
Romanın en ilginç tiplerinden biri, paşanın torunlarından Hakkı Bey, Avrupa’da eğitim görmüş bir entelektüeldir. Ne var ki, bilgisi, onu yaşamda güçlü ve etkin kılmamış, tersine, hiçbir şey karşısında heyecan duyamaz noktaya getirmiştir. Yaptığı işlerden derinlemesine tat almaz. Halkla ve çevresiyle ilişki kuramaz. Yaşama karşı kapanmaz bir yabancılaşma içindedir. Mirasyedi yaşantı içinde ordan oraya savrulmaktadır. Orhan Kemal bu tipte zengin sınıfından çıkan entelektüelin sürüklendiği varoluş bunalımını sergiler. Hayati kavgaların dışında kalmıştır. Tapusunu elinde tuttuğu kanlı toprakların yağmasında seyirci konumuna gelmiştir. Orhan Kemal, emekçi kökenden gelip, el koyarak birikim sürecinde sermayedar olan Topal Nuri tipiyle yükselen burjuvaziye bir örnek verirken, çöken mütegallibe sınıfın, iyi eğitim görmüş, ama hayatta tutunacak bir dal bulamayan Hakkı Bey tipiyle, toplumsal altüst oluşa ışık tutmuştur. Hakkı Bey, tapusunu elinde bulundurduğu toprakları mülkiyet ilişkileri olmaksızın daha şen ve güzel bulur.
“Dedesinin yaşadığı yıllarda Namık Kemal ve arkadaşlarının ileri fikirlerine paralel fikirler beslemeleri gibi, Hakkı Bey de yaşadığı çağın ileri fikirlerini temsil etmese bile, o açıdan bakıyordu dünyaya. Yeryüzünde insanlar ve insanların uydurma hukuku, bu hukukun tapu senetleri yokken bu topraklar gene vardı. İnsanlardan çok önce var olan bu topraklar, insanlardan önce, şimdikinden çok daha şen ve esendiler her halde. (…) Çimlenen tohum boy atar, toprağın yüzüne çıkar, ürününü vererek yeryüzünü mutlu bir kardeş sofrası halinde bezerlerdi.” (s. 285)
İnsanın gelişi ve toprağı özel mülkiyetine geçirmesi bu cenneti bozmuştu. Rousseau’nun “insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı”nı bulduğu, toprağın çitlenerek özel mülkiyete geçirilmesi, onun üstündeki denge ve huzuru ortadan kaldırmıştı. Hatta Hakkı Bey, bunu anlatan bir şiir bile yazar:
“Pay pay oldu topraklar,
Ev ev bölündü dünya,
Kana bulandı topraklar,
Kardeş sofraları bozuldu.” (s. 286)
Hakkı Bey, Kont Tolstoy gibi, tapusuna sahip olduğu toprakları üzerindeki köylülere dağıtmayı bile düşünür. “Bu topraklar, üzerlerinde çalışanların olmalı!” (s. 288) Ne var ki, bunlar yalnızca gel geç düşüncelerdir. Hakkı Bey’in bir karar alıp hayata geçirecek iradi gücü yoktur. Topal Nuri, ne kadar hırslı, amacına yoğunlaşmış ise, Hakkı Bey o kadar iradesiz, kararsız, ne yapacağını bilmez haldedir. Toplumsal ve tarihsel olarak yükselen ve çöken sınıfların birer örneğidir onlar. Hakkı Bey, vurdumduymazlığıyla, olup bitene aldırmaksızın Ağalardan birinin resmini karalarken, köylülerin linç etmesine iyi bir bahane vermiştir ama son anda canını kurtaracaktır.
Orhan Kemal, büyük topraklara konmak isteyen Topal Nuri’nin bakışından durumu şöyle belirler: “Çukurova’ydı burası. Yağmuru bol, güneşi sıcak, toprağı bereketli, ekmeği doyurucu ama, pay pay edilmişti tüm. Herkes payına öyle bir geçirmişti ki tırnağını, canını alabilirdin ama, toprağını? Asla!” (s. 215) Burası, yeni bir paylaşım için savaşa gireceği meydandır. Topal Nuri, çocukluğundan beri, her türlü güç koşullarda ayakta kalarak bilediği zekâsını, her türlü oyun, kandırma, birbirine düşürme taktikleriyle bu savaşı yürütmek için seferber eder.
Orhan Kemal, Osmanlı paşasının geniş toprakları elde etmesini şöyle öyküler:
“Diyarbakır, Halep, Beyrut gibi Osmanlı mülkünün en büyük vilâyetlerinde valiliklerde bulunan paşa, Adana’da da bulunmuştu. O sıralarda toprağın hiçbir değeri yoktu. Ama hiç değilse yaşadığı günlerden yüzyıl sonralarını kestirebilen paşa, gün gelip toprağın değer kazanacağını düşünerek, ucuz ucuz geniş topraklar satın almış, karılarından birinin üstüne tapulatmıştı. Öyle sağlam, öyle akıllıca yapılmış tapulardı ki, üzerlerinden yıllar, yıllarla birlikte çeşitli harpler, halk hareketleri, karışıklıklar geçtiği halde sağlamlığını kaybetmemişti.” (s.263-264)
Paşanın “ucuz ucuz” satın alarak tapusunu çıkarttığı bu topraklar, şimdi, yeni bir el koyarak birikim döneminde, torunlarınca “ucuz ucuz” satılarak elden gitmektedir. Çünkü topraklara yeni dönemin zenginleri el koyma peşindedir. Gerçi toprakların bir bölümü de köylülerce işgal edilmiştir, ancak köylüler, büyük toprak sahibi ağaların daha geniş toprakları ele geçirmesinde politik dayanak olarak kullanılmaktadır. Uzun dönemde köylülerin elinde olan toprakları da onlar ele geçireceklerdir. Böyle baktıkları için, köylüleri, asıl toprak sahipleri, paşa torunlarını topraklarını yok pahasına satmak zorunda bırakmak için kullanırlar.
Nedim Ağa, bu toprakların ucuza gitmesinin nedenini Topal Nuri’ye şöyle açıklar:
“-Ah oğlum, dedi, kanlı topraklar onlar. Ucuz ucuz veriyorlar biliyorum ama, aptallıklarından, akılsızlıklarından değil. O topraklar ellerinde değil de ondan. Toprakları tekmil köylü işgal etmiş. Yıllar yılı köylü benimsemiş. Sürüp ekiyor. Evet, ellerindeki tapu senetlerine, kütükteki kayıtlarına göre topraklar onların ama, o kadar…” (s. 269)
Toprakları ilkin köylüler fiilen kullanarak sahiplenmiş, şimdi ise köklü ve Topal Nuri benzeri yeni yetme ağalar, köylülerden ele geçirmeye başlamışlardır. Bu işgal nedeniyle, topraklarını değerlendiremeyen paşazadeler ise, yok pahasına satarak ondan kurtulmaya çalışırlar. Toprakları ele geçirme kavgası, bu toprakların “kanlı” topraklar olmasının nedenidir. Sık sık bu kavgada insanlar ölür. Topal Nuri’nin ele geçirme girişimi de kanlı kavgaları kışkırtacaktır.
Toprakların bir bölümü de, el konulan fabrika ya da konak gibi, göç ettirilen Ermenilerin topraklarıdır.
“(…) Çukurova toprakları ta Ayas’a Payas’a kadar yer yer sahipsiz topraklar halindeydi. Köylü bir tek karışını bile boş bırakmıyor, ekiyor, biçiyordu ama, bu ekilen biçilen, ürünleri satış edilen tarlalar çoğu zaman tapusuzdur! Tapu kayıtlarına göre yıllarca önce tehcire tabi tutulup memleketten çıkarılmış Ermeni’lere aittir. Sinan Efendi böyle toprakları yavaş yavaş tespit etti, defterine yazdı, başladı bu toprakları ekip biçenlerle uğraşmaya. Artık akrabasının yanında arzuhalcilik yapmasına lüzum da kalmamıştı. En yumuşak, en verimli, sahibi en az dişli olan ve o girdikten sonra ‘Kanlı topraklar’ haline gelen, üzerlerinde kardeşlerin kardeşleri vurdukları topraklara yerleşti. Tabii kolay olmadı bu da. Önceleri Hakkı Beyin yeğenlerinden birinden aldığı bir genel vekâletle topraklara adımını atmış, yosun tutmuş, kerpiç bir huğ satın alıp yerleşmişti.” (s. 290)
Sinan Efendi, toprak yağmasında rol üstlenen bir başka tiptir. Topal Nuri’nin daha okumuş yazmışı ve işlerini daha hesaplı kitaplı gören bir benzeridir. Sinan Efendi, güçsüz köylüleri zorla topraklarından atarak, kimi köylüleri çeşitli yardımlarla yanına alarak, işgal edilen topraklarda Hakkı Beylere karşı amansız bir mücadele yürüterek, kısa sürede, bir dönüm toprağın sahibi olmuştur. Topal Nuri’nin, Hakkı Beylerden ucuza aldığı topraklara girmesine de ilkin Sinan Efendi engel olacaktır. Bunun için köylüleri kışkırtıp linç ettirmeye çalışır. Topal Nuri, her zaman olduğu gibi bu tuzağı da aşmasını bilecek, Sinan Efendiyi de korku ve vaatlerle kendi yanına çekmeyi başaracaktır.
Romanın sonu da adına uygun “kanlı” bir sahneyle biter.
“Silah patladı. Yangın alevlerinin bayram şenliğine çevirdiği karanlık gecenin içinde masum insanların acı çığlığı parladı. Üç beden daha ‘Kanlı topraklar’a devrilmiş, yavrularına siper olan anne kanlar içinde yere yuvarlanmıştı. Bir yanda Yaşar’ın, öte yanda Sinan Efendi’nin karısının kanı, doymak bilmeyen açgözlü toprakları suluyordu.” (s. 375)
Orhan Kemal’in Kanlı Topraklar romanı 1934 yılında geçiyor. Cumhuriyetin kuruluşunun onuncu yılının hemen ertesinde. Yazar, yeni düzenin, yerleşme ve kurumsallaşma sürecinde sermaye birikim sürecini ayrıntılı imgelerle ortaya koyan tipler aracılığıyla usta bir kurgu oluşturuyor. Roman sanatının araçlarını kullanarak, ekonomi politik süreçleri, tarihi ve toplumsal gelişmeyi tipler aracılığıyla görünür kılıyor.
El koyarak birikimin, kapitalist süreçlerin olmazsa olmaz bir niteliği olduğunu, Orhan Kemal’in Kanlı Topraklar’ında roman sanatına içerilmiş bir biçimde görebiliyoruz
[1] Karl Marx, Kapital, s. 729, çeviren: Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 1986, Ankara.
[2]A.g.e., s. 731.
[3]A.g.e., s.731.
[4] David Harvey, Alfa Yayınları, İstanbul.
[5] Yalçın Küçük, “Koma Sütçü İmam Devri Devleti Soyanlar & Spikerine Giydirenler ve Am I a Marxist”, Aydınlık gazetesi, 22.03.2013.
[6] Orhan Kemal, Kanlı Topraklar, s. 19, Tekin Yayınevi, 2002, İstanbul. Bu kitaptan bundan sonraki aktarmalar, metinde, parantez içinde sayfa numaraları belirtilerek yapılacaktır.
[7] Tarihimizin en yağmacı el koyarak birikim dönemlerinden biri olan AKP iktidarında, gerçeği saklamanın tasarlanmış ve yalanla bütünleştirilmiş yöntemi “takiye”nin en çok kullanılan yollardan biri olması rastlantı olmasa gerek.
[8] Kemal Özer, 1970’lerin ikinci yarısında Haliç belgeseli için yazdığı uzun şiirde, İstanbul’daki sebze halini canlandırırken, emeğin ürününe elkoyan bu mekanizmayı İstanbul-Haliç’ten görür ve duyumsatır:
Bir uğultu değirmeni ilk uğrağımız
her sabah kurulan bir insafsız pazar;
sağıyor yeşil sevincini uzak tarlaların,
güneşten damıtılmış körpe yemişleri
kamyon kamyon sağıyor güneyden kuzeye,
daha tohumdayken ucuza kapatıp
sandıklarla çuvallarla örgütsüz emeği
sağıyor geviş getiren ağızlarına
altın dişli küstah aracıların.
Üstü kabuk bağlamış bir yarayı
bir kez daha yırtıyor her pazarlık,
çünkü yemişler değil alınıp satılan
yağmalanmış umutlarıdır ırgatların,
gurbete çıktılarsa ilkyazla birlikte
dağıldılarsa verimli ovalara kışlaklarından
dönüp duruyor tepelerinde bir alıcı kuş
bir ucu İstanbul'da, Haliç kıyısındadır
bir ucu güneydeyse kanatlarının. B. Sadik Aslankara ORHAN KEMAL İLKEL BİRİKİM
TOPRAĞA EL KOYARAK BİRİKİM
TÜRKİYE'DE EL KOYARAK BİRİKİM
KANLI TOPRAKLAR
SERMAYEDAR TİPİ
KANLI TOPRAKLAR'DA EKONOMİ POLİTİK
ÇALMA VE KAPİTALİZM
KÜÇÜK ÜRETİCİ
TOPRAK KAVGASI
SONUÇ
NOTLAR
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR