Hakikat etiği ve estetize edilmiş yalanlar
Türkiye neredeyse bir sahtelikler, yalanlar cenneti oldu. Bunun dünya çapında daha kuşatıcı ve belirleyici boyutunu, Baudrillard'ın teorisini ve propagandasını yaptığı, medya üzerinden kurgulanan postmodern sanallığın, söz ustalığının ve sözel kurguların gerçekliği yerinden kovmasıdır. Böylece gerçeklik algısının, gerçeklik ölçütü ve duygusunun, hakikate / doğruluğa bağlılık etiğinin tahrip edilmesiyle sistemli sahtelik ve yalana dayanan bir kültürel iklim oluşmuştur. Küreselci emperyalist ideoloji ve projelerde her şeyin sahtesinin üretildiği, yalanın her alanda hakikati tahtından indirip, “guguk kuşu” misali onun yerine kurulduğu, bilimsellik ilkesinin bin bir çalımla etkisizleştirildiği bir fesat iklimi... Siyasal İslamcılığın ve tarikatların kâhyalığında, Batı merkezli çökertici, bozguncu bir iklim; yüzsüzlüğün, ikiyüzlülüğün ve gölgesizliğin “altın çağı”... açıklamaları, gerçeklikten ve sahicilikten kopuşun dışavurumlarıdır. Bütün bunlar, ne yazık ki bilimselliğin, devrimciliğin ve antiemperyalizmin içeriğinin büyük ölçüde boşaltılıp sahteleştirildiğinin tipik göstergeleridir. Mehmet Ulusoy
Sahtelik ve yalan saltanatının bu altın çağı, sadece günümüzün olgularıyla sınırlı bir alçalışı ve çürümeyi yansıtmıyor. Son 200 yıllık çağdaşlaşma ve uluslaşma tarihimizin hakikatleri ve değerleri de özellikle sahte ve yalan bilgilerle, “hikaye”, “masal” uydurmalarıyla çarpıtılmaktadır. Abdülhamit Atatürk'ün yanına monte edilip ikisi de sözde Batı'ya karşı Osmanlıcı ve “yerli-milli”ci çizginin tamamlayıcıları olarak gösterilerek aslında Abdülhamit aklanmak istenmektedir. Böylece Türk Devrimi tarihi akılcı, çağdaş, laik, kamucu ve ulusal içeriğinden tamamen kopartılmakta; Cumhuriyet Osmanlının kesintisiz bir devamı, uzantısı olarak gösterilmektedir.
Bu kapsamlı program ülkemizde kırk yıldır sistemli olarak uygulanmaktadır. Yeni Ortaçağcı karşıdevrimin, neoliberalizm ve eklentisi klasik ortaçağ güçlerinin, dünya çapında uygulamaya koyduğu, “tarihi yeniden yazmak” girişimi, işte bu program ve stratejinin adıdır. Son kırk yıldır neoliberaller ve Osmanlıcılar, işbirliği içinde bu yolda bir hayli mesafe kat ettiler. Böylece bilim ve gerçeğe dayanan çağdaş bir kültür yerine, hepsi de yalan ve sahtenin birer ürünü olan, alçaklığı, bozgunculuğu, ahlak dışılığı, riyakarlığı, kendine yabancılaşmayı ve ihaneti meşrulaştıran bir kültürel iklim yaratıldı. Hakikate bağlılık ilkesi, en ahlakdışı, an yozlaşmış kişiliklerde bile, vicdanlardaki tahtından bir kez indirildi mi, manevi ve ahlaki kaos ve çöküş kaçınılmazdır.
Bu kültürel ve ahlaki kaos girdabında, doğru siyasal tavır konusunda yanılgı ve şaşkınlık içindeki kimi yurtsever devrimcilerin, öznel kurguların nesnelliği, büyük büyük lafların gerçeği belirler hale geldiği bu sahteleşme ikliminden fazlasıyla etkilendiklerini, ideolojik bozulma ve yozlaşmanın çekim alanına savrulduklarını görmek üzücüdür. “Hayır, onlar bizim etki alanımızda” denmeye çalışılsa da, durum çok açıktır; hayal dünyasında üretilen bu tür gerekçeler kendini kandırmaktan başka bir anlam taşımaz. Ne dersek diyelim tarih en büyük yargıç ve öğretmendir.
MANEVİ ALÇALIŞIN SİMGESİ FETÖ'CÜLÜK, GENEL AHLAKİ, KÜLTÜREL ÇÜRÜMENİN GÖSTERGESİDİR
Evet, ekonomiden bilime ve siyasete, sanattan dinsel inanç ve değerlere her şeyin sahtesini üretmek, üstelik sahtenin aslıyla, hakikisiyle alay eden bir küstahlık, son derece olağan, meşru bir iş ve etkinlik haline geldi. Sahtelik ve yalanların davranış ve eylemlerde yansıması, çift ya da çok kimlikliliğin, çifte standartlılığın, ikiyüzlülük, hile ve düzenbazlığın hoşgörülen davranışlar olarak boy göstermesidir. Bu ahlaki düşüşün, manevi alçalışın ve çürümenin dört başı mamur en somut örneğini, hiç kuşkusuz FETÖ'cü Ergenekon tertibinde yaşadık. Sahte belgeler, sahte ve yalancı tanıklar, sahte ve yalancı basın ve gazeteciler, sahte kurgular ve senaryolar... Dahası, tertibin çökmesiyle birlikte çevir kazı yanmasın misali sahte “aldatıldık”, “öyle demek istememiştik”, “işin bu noktaya geleceğini düşünmemiştik”, “yanıltıldık” açıklamaları...
Sahte ve yalanın daha katmerlisi ve gülüncü ise, FETÖ darbesinden günümüze çok renkli örneklerine tanık olduğumuz, özellikle AKP çevrelerinde bu örgütle ilişkisi olanların düştüğü durumlar ve yaptıkları açıklamalardır. Onların “FETÖ borsası”ndan aklanarak (!) en amansız FETÖ karşıtı söylemlere sarılmaları ve kendilerini arsızca ve yüzsüzce yalan ve hokkabazlıklarla gizlemeye çalışmaları, söz konusu kültürel bozulmanın ve ahlaki alçalışın en öğretici olgularıdır. Kuşkusuz bütün bunların kutsal örtüsünü de pişkinlik, arsızlık ve yüzsüzlük oluşturuyor.
Kurgu, balon, köpük, palavra, ne dersek diyelim, bilim, siyaset, sanat vb her zihinsel üretimin, uçurtmanın bir iple toprağa bağlandığı gibi, onu maddeye, nesnel gerçekliğe bağlayan bir bağı vardır. İşte bu bağ, sanatta, edebiyatta daha hoşgörülebilir olsa da, özellikle siyasette -ki asla affedilemez- bağlı olduğu toprağından kopmuştur. Yani siyaset (ve siyasetçiler), büyük balonlara, köpüklere dönüşmüş, havalarda uçuşmaktadır.
YALAN ÜRETME HÜNERİNİN OTSU HAFİFLİĞİ VE SIĞLIĞI MI, GERÇEĞE BAĞLILIĞIN ÇELİKSİ AĞIRLIĞI VE DERİNLİĞİ Mİ?
Bütün bu sistemli yalanlar, “yenilik”, “değişim”, “ilerleme”, “çağa ayak uydurma”, “dünya devleti olma”, “millilik ve yerlilik” adına alkışlanan, övülen, yüceltilen değerler oldu. Çünkü, bunların karşıtı, yıkılmak istenen Atatürkçülüğün gerçeği, bilimi ve aklı kılavuz edinen ilkeleriydi. Yalan ve sahtelik olmadan Atatürkçü ilkelere çarşı çıkılamazdı, onlar çarpıtılamazdı. Çağın ruhunu kavramaktan uzak bir “çağa ayak uydurma”, ya da “Batı'yla bütünleşme”, olsa olsa ülkenin doğal zenginliklerini, kamu kuruluşlarını emperyalist tekellere peşkeş çekme anlamına gelebilirdi. En başta altın madeni arayıcılığı tezgahında gördüğümüz gibi doğamıza kasteden yerli ve yabancı vurguncuların işbirliğine dayanan yağmacı, talancı bir tüketici “modernleşme” olabilirdi.
Böyle bir modernlik, emperyalist merkezlerde geliştirilmiş “tüketim kültürü” ile, kulluğa, müritliğe dayanan ortaçağ kültürünün “altı kaval üstü şeşhane” misali eklektik, ucube bir bileşiminden başka bir şey değildir. Popüler kültürün biçimlendirdiği sözde yenilik, ilginçlik, farklılık, acayiplik budalası bir kitle de bu yalancı cennetin şaşkın, ahmak müdavimleridir.
Böylece, doların sahteliğinden, demokrasinin, dindarlığın, milliyetçiliğin, Atatürkçülüğün, devrimciliğin / solculuğun, sosyalistliğin ve antiemperyalizmin sahteliğine, zihinleri ve bilinçleri dumura uğratan, gerçeklik algısı ve duygusunu tahrip eden, çürütücü, zehirleyici bir yapaylık-sahtelik virüsü ile karşı karşıyayız. Devrimci siyaset ve düşünceler de içine çekildiğimiz bu girdaptan azade değildir. Belirtilerini yakın çevremizde görmekteyiz.
AÇLIK VE İŞSİZLİKLE SINANAN HALK BİR DE GERÇEK VE YALAN İKİLEMİYLE SINANMAKTA
Ülkemizde mafyalaşmış emperyalizm ve onun postmodern kültürünün uzantısı olarak yalan ve sahtelik, son derece tavında, ayartılmaya ve genleriyle oynanmaya hazır bir toprak bulmuştur. Çünkü, bilim, akıl ve gerçek karşıtlığı, iktidar olacak düzeyde güçlenmişse, tarikatlar devletin bütün kurumlarında yuvalanmış hatta egemen olmuşsa, yalan ve sahtelik, hile ve ikiyüzlülük başat davranış ve söylem biçimi haline gelmiş demektir. Dolayısıyla küreselci medya merkezli üretilen yapaylık ve sahteliğin ikiz kardeşi yalan, çağdaş burjuva ahlakının bile henüz yeterince gelişmediği bu kültürde aynı ölçüde büyük bir itibara ve kullanışlılığa yükselmiştir. Böylece son derece cazip, yüksek kazanç ve mevki sağlayıcı bir davranış biçimi, bir “sanat”, bir hüner ve ustalık haline geldi.
Yalanlar ve sahtelikler, devletin tepesinden, halkla ve gerçeklerle yüz yüze geldiği alt toplumsal katmanlara doğru inildikçe inandırıcılığını yitirse de, sıradan insanlarda, özellikle tüketim kültürü ve onun en etkili silahı medya üzerinden, bilgisizliğin de güçlü bir zemin oluşturmasıyla, çok önemli bir yıkıcılığa yol açmıştır. Çünkü karşılığında, elde edilen zahmetsiz çıkar, mevki ve zenginlik sağlamanın, gösterişli, şatafatlı yaşamın dayanılmaz cazibesi vardır. Bütün bunlar, yalnızlaşmış ve değerlerine yabancılaşıp aptallaşmış ve hödükleşmiş bireyi fazlasıyla etkilemektedir.
Daha da ötesinde, yasa ve hukuk tanımaz, eş dost kayırmacı bir yönetimde yoksul vatandaş sadece iş ve ekmek için bile yalana ve ikiyüzlülüğe başvurmaya zorlanmaktadır. Ülkemizin en önemli ve en acı gerçeklerinden biridir bu. Emekçi vatandaşın dürüstçe ekmeğini kazanmasının yolları daraldıkça ve kapandıkça, seçeneksizlik, bu ahlaki bozulmaya kendiliğinden zemin oluşmaktadır. Dolayısıyla, bununla bağlantılı bir sektör olarak, yüksek düzeyde usturuplu, gösterişli söz ve imge oyunlarıyla gizlenen, inandırma katsayısı yüksek yalanlar üretmek, bir sanat, bir ustalık ve hünerdir artık. Üstelik ne kadar büyük ve iddialı yalan, ne kadar çok sahte, hileli mal ve düşünce üretilirse, o kadar çok para ve itibar kazandırıyor.
Sosyal medya sahte hesaplarla, sahte bilgi yayan trollerle dolup taşıyor. Ve bu yaptıklarıyla, gerçekçi, dürüst gazetecilik yapanların aldıklarının beş katı, on katı kazanabiliyorlar. Yine gıdalar alanında sahtelikler diz boyu. Sütsüz peynir yapılıyor. Etsiz sucuk, arısız bal satılıyor. Sahtesi yapılmayan ve piyasada satılmayan gıda yok gibi. Türkiye'yi 18 yıllık devlet deneyiminden sonra hâlâ liyakatsız, ehliyetsiz kadrolarla yönetmek; özellikle yandaş, eş dost kayırmaya dayanan bu uygulamalar sahteliğin en çarpıcı göstergesidir.
Sayıştay raporlarının açıkladığı gibi, kurumları yıllarca çoğunluğu “vekaleten” atanmışlardan oluşan kadrolarla yönetme ısrarı buna bir örnektir. Çünkü asli nitelikteki, yani liyakatli kadro adayları yandaş, dinci ya da tarikat üyesi olmadığı için atanmıyor. Böylece, yasanın açık emirlerine çalım atılarak, aslında çiğnenerek, liyakatsız kendi kadrolarını bu kurumlara yerleştirmenin bir yolu olarak hileye başvurulmakta, önce aslının yerine sahtesi konulup sonra da ikinci bir hile ile sahteler asıl/asil yapılmaktadır. Bazı kurumlarda bu tür yöneticiler çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu durum, geçici değil sürekli bir olgu olduğuna göre, “asli” kadro yerine “vekil”in esas alınması sahteliğin bir başka yansımasıdır.
En önemlisi de, Yeni Ortaçağ kültürünün, manevi alanda, ahlaki ve insani değerlerde, gerçeklere bağlılık ve “hakikat aşkı”nda, sevgide, dostlukta, arkadaşlık ve yoldaşlıkta, kısacası vicdanlarda yarattığı büyük yapaylaşma, naylonlaşma, çifte standartlaşma tahribatıdır. Görünüşte modern ya da çağdaş, ama özünde en ilkel ve kaba, en bağnaz ve yobaz ortaçağ değerlerini taşıyan kişiliksizlikler... Aynı şekilde görünüşte dindar ve tutucu, ama gerçekte modernliğin en ahlak dışı, en laçka ve çürük, en yozlaşmış, sapık ve pornolaşmış değerlerini birlikte yaşayan insan tipleri ortaya çıktı.
Böylece, bilgiye ulaşma olanağı ve arzusu sınırlı, araştırma ve sorgulama bilinci ve duyarlılığı zayıf ortalama yurttaşın asla farkına varamayacağı ve çözemeyeceği sahtelikler ve yalanlar üretmek, düzenbazlıklar yapmak, çok kolay, zahmetsiz ve geliri yüksek bir etkinlik, bir iş alanı oldu. Kitleleri oyalamak, uyutmak ve kafeslemek için yalanlar icat etmek, bir sanatsal yetenek ve ustalık haline geldi. Bunun adına, sanal dünyanın, tv'lerin olanaklarıyla, troller ya da bilimden nasipsiz diplomalı ve görevli yandaşlar marifetiyle gündem değiştirme, gündem yaratma, yeni algı oluşturma vs de denmekte.
HAPÇILIK VE KOLAYCILIĞIN, SIĞ BİLGİNİN TUZAĞINDA HÖDÜKLEŞMESİ
Gerçek ile gerçekdışı, hakikat ile yalan arasındaki karşıtlığın bu kadar derinleştiği, ama öbür taraftan neyin gerçek neyin yalan ve sahte olduğunun da bir o kadar perdelenip belirsizleştiği, yalan ve gerçeğin bilinçli olarak birbirine karıştı(rıldı)ğı böyle bir dönem sanırım tarihte pek yaşanmadı. Bu yeni olgu, bilimi ve gerçeğe bağlılığı biricik yol gösterici, kılavuz kabul eden bilimsel sosyalist ve yurtsever devrimciler için de yaşamsal önemde bir ayraç oluşturmaktadır. Çünkü, son kırk yıldır yaşanan karşıdevrimci dönüşümlerin bir sonucu olarak gerçekleşen çok önemli değişim ve dönüşümler bu yeni duruma zemin oluşturuyor.
Birincisi, emperyalizm güdümlü sahtelik ve yalanların sistemli bir biçimde üretilip topluma pompalanmasında olağanüstü etkili yeni bir araç olarak medyanın, internet ve cep telefonlarının baskın rolü. Bu teknolojik ürünler, bilimdeki, özellikle Görelilik ve Kuantum kuramlarıyla gerçekleşen çok önemli devrimci gelişmelerin sonucudur. Hangi sınıf veya güç iyi kullanırsa ona dünyasal ve ulusal/toplumsal egemenlikte büyük bir üstünlük sağlamaktadır.
İkincisi, 40 yıllık piyasacı sistemle oluşan yıkıcı ve çökertici toplumsal eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin, Cumhuriyetin maddi temellerini yıkan, özellikle kamu kuruluşlarının özel kişilere ve yabancılara peşkeş çekilmesinde gerçekleşen büyük yağma ve hırsızlık gelirlerinin, ne pahasına olursa olsun gizlenmesi, örtbas edilmesi zorunluluğu ve telaşı. Bu, mülk sahibi, rantçı, sömürücü egemen sınıfların ayrıcalıklarını ve iktidalarını ne pahasına olursa olsun korumaya yönelik en temel ve içgüdüsel davranışıdır.
Üçüncüsü ise, ülkemizde ve coğrafyamızda ortalama bilgi sahibi bir yurttaşın izleme ve kavrama olanağını neredeyse imkansızlaştıran olağanüstü hızlı değişen, ya da egemen medya düzleminden bakarsak, eskiyen, günlük taktik ve siyasetlerin, psikolojik savaş yöntemlerinin yarattığı tozun dumana, sapın samana karıştığı bir iklim. Günümüzün “okumuş cahil” ve “tüketim budalası”, veya bilirbilmez ya da “iktidarsız muhteris” dediğimiz hödükleşmiş insan tipleri bu kaos kültürünün bir ürünüdür.
Taşların bağlanıp köpeklerin serbest bırakıldığı, kurtları ve çakalları çok sevindiren, “bin yiğidi bir kötüye kul eyleyen” bu kalleş ve puslu havada, seçmen avcılığına odaklı güncel siyaset, ideoloji ve stratejiyi geri plana itip önemsizleştirmiştir. Yani parçalar bütünü, ağaçlar ormanı belirler hale gelmiştir. Bu, aynı zamanda, bütüne değil parçaya, tekile önem veren günümüzün yaygın eğilimiyle, yüksek egolu / ben merkezci, bireyci kültürü ile de örtüşmektedir.
Bütün bu olgular, söz konusu sahtelik ve yalanlar iklimine hayat vermekte ve gerçekle yalanın birbirine karıştırıldığı bu süreçte devrimciler büyük bir gerçeklik yanılgısı girdabı yaşamaktadır. Hatta ciddi bir gerçeklik krizi ile karşı karşıyadırlar. Sığ, tek yanlı ve yeterince olgunlaşmamış bilgilere itibar etmek, dahası hödükleşmek, böyle bir krizden çıkışta hapçı ve kolaycı tavırların bir başka adıdır. Kolaycı ve hapçı yaklaşımın sonucu, liderin her dediğini kutsal bir kelammış gibi benimseyip hiç sorgulamadan tekrarlayan ve ülkemizde hayli bereketli bir toprağı olan müritleşmeyi getirmektedir.
Özetle, bilimsel sosyalizmin bilimselliği ve tartışmasız gerçeğe bağlılığı, ciddi kirletici, çarpıtıcı ve saptırıcı etkenler nedeniyle büyük bir sınavdan geçmektedir. Şu özdeyiş tam da günümüz için söylenmiştir: Gerçek pabucunu giyip yola çıkana kadar yalan dünyayı kırk kez dolaşırmış. Gerçek, hakikat kendine güven içinde ağır adımlarla ilerlerken, yalanlar kırk kez ekranlardan, iktidar mevzilerinden görünüp alay edercesine bizlere göz kırpabilmektedir.
KENDİNE “SOSYALİST”, “VATANSEVER”, “DEVRİMCİ” DEMEK, KİŞİYİ YALANDAN VE SAHTELİKTEN AZADE KILMIYOR
Burada gerçekçiliğin ve bilimselliğin kritik ölçütünün ne olduğu tekrar önem kazanıyor. Medyada İhvancı iktidar sözcülerinin son zamanlarda bol keseden sıkça kullandığı “milliyetçilik”, “vatanseverlik”, “devrim”, “istiklal/bağımsızlık”, “Avrasyacılık” ve sıkıştıkça devreye sokulan “Atatürkçülük” sözcüklerı gerçekten karşılığı olan, pratikte uygulanan ya da samimi olarak uygulanmak istenen kavramlar ve hedefler mi? Yoksa, sözde kalan ve günü/gündemi kurtaran ve milleti kandırma amaçlı sahte, takiyyeci, yüzlerce örneğini gördüğümüz gibi, içi boş açıklamalar mı? Nereden bakarsak bakalım, yanıtın ikincisi olduğu açık. Aynı sahte Atatürkçülükle ve ona bağlı olarak üretilen çarpıtma, yanıltma ve yalanlarla, Sorosçu Kılıçdaroğlu yönetimi, samimi Atatürkçü kitlenin Cumhuriyetin kurucu partisine, ilke ve ideallerine bağlılığını kullanmakta ve onları aldatmaktadır.
Bu nedenle ölçüt, tek başına medya ve gazete haberleri, liderlerin TV konuşmaları, hükümet sözcülerinin resmi açıklamaları değildir asla ve olamaz. Aksine gerçeğe, hayatın, halkın, üretimin, piyasanın içinden birebir yaşayarak, gözlemleyerek, deneyerek, dinleyerek ulaşmak durumundayız. Ulaştığımız bilgileri toplumsal pratikte döne döne sınamak zorundayız. Ya da çok özlü halk deyişiyle, hakikati ifade etmek, doğru sözü söylemek için dokuz kez düşünüp bir söylemek gerekiyor. Siyasal konuşmaların, vaatlerin, raporların doğruluğu ancak böyle test edilebilir.
Evet, sözler, söylemler, günümüzde inandırıcılığını büyük ölçüde yitirmiştir. Sadece söz düzleminde “ben devrimciyim”, “ben Atatürkçüyüm”, “ben bilimsel sosyalistim” demek, gerçeği savunmada samimiyet ölçütü olmaya yetmiyor artık. Çünkü 20-30 yıl öncenin Marksistleri, sosyalistleri, ya ABD piyonu PKK'nın, ya Atlantikçi liberal CHP yönetiminin, ya da İhvancı AKP'nin kuyruğuna takılmış, onların kavalının dinler durumda. Çünkü, 70 yıldır Türkiye halkını bölen, “kırk katır mı, kırk satır mı” seçeneklerine mahkum eden sahte kamplaşma daha derinleşmiş olarak devam ediyor. Kuşkusuz gerçeği yansıtan aydınlar, bilim insanları, gazeteciler var, emekçiler hak mücadelesini sürdürüyor; ama daha genel bir çerçeveden bakıldığında ulusal ve devrimci dinamiklerin dağınıklığı ve belirsizlik de ciddi bir olgudur.
Peki, hükümet yetkililerinin konuşmalarında geçen her Batı karşıtı, her “bağımsızlık”çı, her “milli ve yerli”ci söyleme “devrimci bir konuşma”, “altına imzamı atarım” diyerek destek çıkan tavırlara ne demeliyiz? Bunların Türkiye gerçekleriyle, vatan savunmasının ve milletin birliğinin lafta değil eylemde gerçekleştirilmesi zorunluluğu ile, buna uygun samimi, ikna edici somut adımlarla nasıl bir ilişkisi olabilir? Nereden bakarsak bakalım, yüksek perdeden yapılan göz alıcı, parlak konuşmalarla pratikte yaşananlar arasında tutarlı ve inandırıcı bir bağ kurmak mümkün olmuyor.
Bu nedenle, devrimcilik ve vatanseverlik adına doğru tavır, AKP iktidarınca, Türkiye'nin baskın ve bastırılamaz dinamiğini oluşturan Atatürkçü ve Cumhuriyetçi kamuoyunu kandırmak ve direncini kırmak için üretilen sistemli yalanlara ve sahteliklere karşı uyanıklıktır, sorgulayıcı, hesap sorucu ve eleştirici tutumdur. AKP siyasetlerinin gerisinde öngörülen, umulan, hayal edilen siyaset ne olursa olsun, bir çok tartışmalı nokta varken onlara peşinen inanıp açıkça yandaşlık yapmanın kabul edilebilir hiç bir gerekçesi olamaz.
Başka deyişle, toplumda adalete güven duygusu dibe vurmuşken “adaletin (yargının) altın çağı” söylemlerinde ısrar edilerek, milletin bölünmesinde, kamplaşmasında belirleyici rol oynayan AKP iktidarıyla aynı gemide olmanın teorisi yapılarak bu iç cephe bölücülüğünün değirmenine su taşınmaktadır. Böylece hem emperyalizm güdümlü sahte kamplaşmanın bir parçası olunmakta, hem de daha önemlisi bütün milleti birleştirmeyi hedefleyen bağımsız Atatürkçü (MDD'ci) devrimci stratejiden ve bunun gerektirdiği güçlü bir ideolojik-siyasal kuvvet merkezi oluşturmaktan vazgeçilmiş olunuyor. Başka deyişle bu, siyasal bir parti olmanın temel koşulu olan iktidar mücadelesinden de vazgeçmek anlamına gelmektedir.
Üstelik, bütün bunlar yapılırken, ülke gerçekliğinden kopmanın bir sonucu olarak iktidar merkezlerinde üretilen yalan ve sahtelikler, sanki bilerek ve özellikle paylaşılmaktadır. AKP kurmaylarının sık sık gösterişli büyük laflarla, hamasetle tekrarladığı, ama pratikte, uygulamada hiçbir karşılığı ve inandırıcılığı olmayan ABD ve AB karşıtı sözde açıklamalarındaki günü kurtarmacı samimiyetsizlik ve tutarsızlığın fark edilmemesi olanaksız. Aynı şekilde ekonomik krize çözümle ilgili, laf cambazlığından, demagojiden başka hiç bir değeri olmayan her “bağımsızlık”, “üretim”, “milli ve yerli” sözcüklerinin geçtiği konuşmaya “devrimci” deyip koşulsuz destek
Bütün bu gerçeğe yabancılaşmadan kaynaklanan yanılgıların ve sistemli yalanları ciddiye alan yaklaşımların odağında ise, FETÖ'cü darbe girişiminin ezildiği 15 Temmuz'la emperyalizme bağımlılık sürecine son verildiği düşüncesi vardır. Oysa bizim bildiğimiz emperyalizme ve ABD'ye bağımlılığın esasını NATO'ya bağlılık oluşturuyor. Özünde siyasi olan bu askeri bağımlılıkta temelde hiç bir değişiklik olmadığı gibi hükümetin, 15 Temmuzda atılan önemli adımı devam ettirme, tutarlı ve istikrarlı bir şekilde daha ileri götürme noktasında inandırıcı hiç bir çabası yoktur.
İkinci olarak, bağımsızlığımızın ve ulusal birliğimizin ekonomik-toplumsal temelini, güvencesini oluşturan kamu kuruluşlarının, sanayinin, bankaların, borsanın % 70'lere varan oranlarda yabancılara peşkeş çekilmesi ve yağmalatılması, ulusal varlığımızı ve bekamızı ilgilendiren günümüzün en kritik sorunu haline gelmiştir. Peki mevcut siyasal iktidarın açıklama ve uygulamalarında, çıkış için tek çare olan üretim ekonomisine geçmekle ilgili en ufak bir pratik adımın ve biricik çözüm olan kamucu ve planlamacı ya da devlet müdahalesine dayanan bir program ve niyetin belirtisine bile rastlamamız mümkün mü? O halde bu nasıl bir “emperyalizmden kopuş” oluyor? Ekonomik bağımsızlıkla tamamlanmayan bir siyası bağımsızlık nerede görülüş?
Demek ki, bütün tarihsel devrimci süreçlerde olduğu gibi, günümüzde de, yalanların, sahteliklerin, içi boş palavraların maskesini düşürecek biricik ölçüt, toplumsal pratiktir, uygulamadır, eylemdir. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!”
(Bu yazı daha önce www.kultursanattv.com'da yayınlandı.)
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR