1960 yılı ocak ayının bir pazar günü, Ankara’nın Bahçelievler semtindeki 64’üncü sokağın hemen başındaki iki katlı evin üst kat penceresinden bir genç adam bakıyordu…  Sokak lambalarına düşen kar huzmeleri etrafına savruluyordu. Elinde büyükçe bir güğüm ile köşe başındaki elektrik direğinin altında bekleyen adam, kesik, kesik “Boza, bozaa, Akman’ıın bozaaa…” diye bağırıyordu. Penceredeki gencin soğukla arası olmamasına karşın düşen kar huzmeleri içini üşütürken geçmişi gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçiyordu.

Burası doğduğu ev değildi. On dört yaşında iken gelip yerleştikleri eski yüzlü, bakımsız bir evdi. Giriş kapısının üzerindeki cılız ışık, kırık dökük beyaz zemin üzerine mavi renkte yazılmış kapı numarasını aydınlatıyordu. Bu gösterişsiz plaka sanki evin kişiliğinin yok edildiğini gösteriyordu. Bacasından gökyüzüne ince, ince yükselen silik beyaz dumanıyla, kör pencereleriyle bu eski ev, bir roman kahramanı gibiydi...

10 numaralı bu evin üst kat penceresi Beştepe semtinin yamaçlarına bakıyordu. Aynı yöndeki alt kat penceresi ise, çaprazındaki Diyarbakır Öğrenci Yurdu’na… Bulunduğu yokuşun başlangıcı; aşağıda 8.Cadde üzerindeki mahallenin tek fırını, “Francala Teknesi” ne uzanıyordu. Koca cadde üzerindeki tek yapıydı bu fırın.

64’üncü sokak ıssız, tenha bir sokaktı. Geceleri gelen geçen ortalık yere işediğinden mahalleli, “Kenef Sokağı” adını vermişti ona.

Yokuşun yaklaşık üç yüz metre kuzeyinde Ulubatlı Hasan İlkokulu’nun bitişiğindeki camiden çıplak sesle okunan ezan Kenef Sokağından duyulmazdı. Cami Durağı da, adını bu camiden, yani Bahçelievler Merkez Camii’nden almıştı. İmam Rüstem Hoca cuma namazını ne kadar önemserse önemsesin; cemaat camiye pek uğramazdı. Hoca da anlayışlı olacağına agresif bir kişilik sergilerdi. Namaza gelen az sayıdaki dindarlara: “Zındıklar! Cuma’ya gelmiyorsunuz da, Kokteyl Meyhanesi’ne doluşup zıkkımlanıyorsunuz” der, vaazını “euzü billahi mine’ şeytani’ racim” diyerek noktalardı. Hoca’nın ‘Zindıklar’ dediği Bahçeli’nin eğitimli aydınlık insanlarıydı. Bu insanlar Ramazan ayında oruç tutar, sık olmasa da cuma günleri camiye gider, akşamları da gönüllerince bir-iki kadeh rakılarını parlatır, efkâr dağıtırlardı. Hoca’nın bu insanlarla alıp veremediği neydi kimse akıl sır erdiremezdi!..

Son durak yönünde Cami’den bir önce İş Bankası durağı vardı. Kalburüstü esnaf burada toplanmıştı. Metnan’ın Kahvesi, berber Kürt Osman’ın dükkânının tam karşısında, birkaç basamak merdivenle inilen avlunun sağ tarafındaydı. Metnan, Ankara’ya masa topunu ilk getirenlerdendi. İki masası vardı. Masalar altı top karşılığı 25 kuruşa satılan jetonla çalışırdı. Erken gelen, parası olan akşama kadar oynardı. Gazozuna iddialı maçlar yapılırdı burada. Metnan’ın Kahvesi gençlerin ailelerinden gizli, kaçak sigara içtikleri bir sığınak olarak da bilinirdi. Karşısındaki eski kitapçı çerçi gibi bir yerdi. Tek oda dükkânın zeminine dizili otuz kırk yıl önce yayınlanmış kitaplar, çoğu klasik yapıtlar çıktıkları günün fiyatıyla satılırdı.

Kar yağışını pencereden seyreden genç kütüphanesiz bir odaya doğmuş olmanın açlığıyla haftanın bir-iki günü buraya gelir, kitaplara bir çekirge gibi saldırır, sever, koklar parasını tüketmeden dükkândan ayrılmazdı.

Berber Kürt Osman’ın dört bina üzerinde, köşe başındaki Kokteyl Lokantası 7.Cadde’nin ve tüm mahallenin çağdaş meyhanesiydi. Üç duvarında büyük boy Atatürk resminin asılı olduğu iç mekânı ancak on-on beş kişinin oturmasına izin verirdi. Çepeçevre bahçesi ise, yaz aylarında elli kişiyi ağırlayabilirdi. Lokanta öğlenleri, cadde üzerindeki işyeri çalışanları için tabldot çıkarırdı. Akşamüstü saat 18’den itibaren ise, akşamcı müdavimleri doldururdu salonu. Lokantanın girişinde iki ayaklı bir tabelanın üzerinde Necip Mirkelamoğlu’nun dizeleri karşılardı müşteriyi:

İçmesini bilene
Zevk-u sefadır
Kaçırsan ayarı
Can’a ezadır rakı

İçmeyi bilmeyene
Cevr-ü cefadır rakı

Ne dert kalır, ne keder
İçeni mesut eder
Bir münasip miktarı
İçebilirsen eğer

Muhabbet anahtarı
Ruha ciladır rakı


Değişmez bir menüsü vardı akşamcıların… Şarapçılar, Kilis üzümlerinden Atatürk Orman Çiftliği’nde üretilen Şato şarabının yanında peynir tabağı ya da havuç-salatalık dilimleri; rakıcılar ise, 50cl’lik şişesi 7 lira olan Yeni ya da 50cl’lik şişesi 8 lira olan Kulüp rakıları içinden yaptıkları seçimle, beyaz peynir, cacık ya da patlıcan salatası eşliğinde demlenirlerdi. Beyaz leblebi, az derince bir kâse içerisinde sorgusuz ve ücretsiz her masaya servis edilirdi. Müşterisinin ne yiyip içtiğini bilen, neşeli mi efkârlı mı uzaktan anlayan garsonlar, kapıdan giren müdavimi, güler yüzle karşılar, her zamanki masasına buyur ederdi. Sohbetiyle ünlü şef garson Münir, “Beyim, ne kadar içerseniz, devlet bütçesinin geliri o kadar artar, o paralarla da İmam Hatip Okulu ve cami yapılır” der, “Kim içerse Tekel rakısını, o unutur geçim sıkıntısını” diye eklerdi… 

Hesap pusulası sarı zemin üzerine siyah harflerle yazılmış bir not ilişiğinde gelirdi:

Unutmayalım!
Birinci kadeh vücuda yarar
İkinci kadeh, makul karar
Üçüncü kadeh, kafayı sarar
Dördüncü kadeh, dimağı yorar…
Beşinci kadeh, keseye zarar
Altıncı kadeh, hatır kırar…
Yedinci kadeh, bela arar
Sekizinci kadeh, vurur kırar
Dokuzuncu kadeh, hâkim hesap sorar.

Afiyet Olsun…

Müdavimlerin burada kurduğu ilişki diğer müşterilerden oldukça farklıydı. Çünkü içkiciler meyhane ile karşılıklı olarak sadakate önem veren, uzun süreli bir ilişki kurarlardı. Burada ‘sabit değer’ olduklarından, bileşen içindeki değerlerini de hiç kimse yadsıyamazdı. Hayatlarının büyük bölümünü aynı mekânda, belki de aynı masada geçirdiklerinden burasının ruhunu, havasını biraz da onlar verirdi. Bir müdavimi neyin mutlu edip, neyin üzeceğini tahmin etmek o kadar da zor değildi. Yüzlerine bakıldığında bu kolayca anlaşılabilirdi.

Kokteyl Lokantası hafta sonları öğleden sonra ise farklı bir atmosfere bürünürdü. Patronun masasının üzerindeki Brezilya ağacından yapılmış zarif bir mobilya içindeki 5 lambalı General Electric marka radyo, uzun dalga Ankara Radyosuna ayarlanır, o gün oynan futbol maçı bu kez öğle rakısı ve şarabı eşliğinde müşterilere dinletilirdi. Radyo’nun arkasındaki duvarda asılı tabelada bir rakı şişesi resmi ve yanında alt alta adeta bir manifesto gibi yazılmış şu satırlar sıralanırdı:

Medhüsenasına lüzum görülmeyen (övgüsüne gerek duyulmayan) fevkalâde Bilecik Rakısı
Kullanan bir daha ağzına başka rakı koyamaz
Çok değil akşamdan akşama birkaç kadeh Bilecik Rakısı içiniz
Sıhhatini sevenler yalnız Bilecik Rakısı içerler.


Bilenler anlatırdı: Reklamı yapılan bu rakı 1930’lu yıllarda İstanbul’da Bilecikli İstepan Berberyan tarafından üretilirmiş. Alkol derecesi %50 olmasına rağmen, halis üzüm suması ve Çeşme’den getirtilen anasondan özenle üretilip uzun süre dinlendirildiği için içimi zevkli bir rakı olarak anılırmış. 50 cl’lik şişesi 140 kuruştan satılırmış. Dönemin yaygın deyimiyle Rakıların Kralı imiş…

Kokteyl Lokantası’nın en önemli özelliği mekânda kavgaya gürültüye hiç rastlanmayışıydı, ama yerdeki fıstık kabukları garsonun her geçişinde çıtırdayıp, uğultuya eklenirdi. Herkes, ama herkes konuşurdu… Garsonların ise, kulakları tartışmalara kapalı, gözleri mekânın kapanacağını gösterecek kollarındaki saatte olurdu. Ne zaman ki akşam geceye durur, rakı şarap şişeye sığmaz, işte o zaman ortam hareketlenirdi. İçmekten mesaneleri patlamak üzere olan müdavimler meyhanenin daracık tuvaletinin tam kapanmayan kapısı önünde sıra oluştururlardı.

Kar yağışını pencereden izleyen genç adamın babasının Kokteyl’e gittiği hiç görülmemişti. O, her gün aynı saatte evine gelir, güneş mızrak boyuna indiğinde davudi sesiyle, “Açalım aslan sütünü…” derdi. İzmirli olan baba, İzmirlilerin rakıya verdiği ‘Aslan Sütü’ adıyla seslenirdi rakısına... Bu isim hem geleceğe, hem de o günleri yalnız başına geçiren oğluna miras olarak kalacaktı. ‘Aslan Sütü’ adını, Anastapoulos kardeşlerin Bornova Caddesi’ndeki meyhanelerinde rakı fıçılarının üzerinde ailenin amblemi olan bir aslan figüründen almıştı.

60’lı yıllar eski ile yeninin, yoksulluk ile zenginliğin, mütevazılık ile şatafatın çok kutupluluğu arasında yeniden şekillendiği yıllardı. Kore’ye asker göndererek NATO üyesi olmayı hak eden Türkiye, Amerikan kültürü ile tanışma ve kaynaşma sürecine hızlı bir dalış yapmıştı. İbreyi NATO’nun lider ülkesi Amerika’ya çevirmek durumunda kalan Atatürk’ün Türkiye’si, başkentin yeni yerleşim merkezi Bahçelievler’deki konutların pek çoğunu Amerikalı asker aileleri doldurmuştu. Kapitalizminin vaatleri ve ikonları Bahçelievler gençliğinin düşlerine girmiş, yaşamın vazgeçilmez unsurları olmuştu. Amerikan müziği, Amerikan giysileri, Amerikan sakızı gençliği esir almıştı. Noel’in gelişini kapılarına astıkları renkli, ışıltılı süslerle karşılayan Amerikalı asker ailelerinin perdeleri açık olan salonlarında rengârenk ampullerle donattıkları çam ağaçları gelenin geçenin ilgi odağı olurdu. Bu alışılmadık görüntüyü kar yağışı altında izlemek ise, bir başka özenilesi güzellikti.   

64’üncü sokaktaki evin dar ve uzun bir bahçesi vardı. Kar yağışını pencereden izleyen gencin doğayla kaynaşmasında etkisi çok büyüktü. Evin sağ tarafında kalan bahçesinin, koridor gibi uzanan tarafında çekirdekten piçlenmiş erik, şeftali, kayısı fideleri ağaç olmayı beklerdi. Kimsenin elini sürmediği, ağaçların kendi başlarının çaresine baktığı bir bahçeydi burası…

Sokağın tek otomobili de 10 numaralı evin önünde dururdu. Amerikan yapımı, 1954 modeli Hudson Jet marka otomobil mahallelinin ilgi odağıydı. İthalatçısı Bekercan Şirketi, gazete ilanlarında aracın 4 şişe benzinle 160 km yol aldığını duyurmuştu. Lüks tüketimin yeni yeni başladığı, cumhuriyet yurttaşlığının bir erdemi olduğu kabul edilen yerli malı kullanımından yeni uzaklaşıldığı yıllardı. Buzdolabı kuyrukları yalnızca bir ihtiyacın göstergesi değil, değişen yaşam biçiminin de göstergesiydi. Bahçelievler halkı da bu değişimin önde gidenleriydi.

Amerikalının kovboylarına özenen mahallenin yeni bitme erkek çocukları sokak aralarında, boş arsalarda aralarında Kızılderili avlarken; kız çocukları, Amerikalı ‘sarışın bomba’ lakaplı Marliyn Monroe ambalajına bürünürlerdi. Servet peşinde koşan aile büyükleri ise, lüks tüketim peşindeydiler. Ve radyoların ünlü ismi Celal İnce’nin tangosu herkesin dilindeydi: “Amerika Amerika / Türkler, Dünya Durdukça / Beraberdir Seninle / Hürriyet Savaşında…”

Bahçelievler gençliği diğer Ankara mahallelerinin gençliğinden pek de farklı değildi. Onlar da keyifli, bir o kadar da zorlu bir yaşam içindeydiler. Amerikan propagandasına, Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki siyasi rekabete erkenden tanık olmuşlardı. Radyo başında bolca zaman geçirir, sokakta doyasıya oynar, şansları yaver giderse bisiklete biner, kara önlük ve lastik çizmeyle mektebe gider, tifo aşısından kaçar, silgisinin ortasını deler, bir ipe geçirir boynuna asar, kurşunkalemini bir mücevher gibi korurdu. Yine de her çocuk ailesinin maddi ve kültürel imkânına göre yaşardı.

Bahçelievler’de… Yani burada, tek bir çocukluk hali değil, birbirinden çok farklı çocukluklar yaşanırdı.
 4.Cadde üzerindeki Bahçelievler Ortaokulu’nun tembel ve haylaz ikinci sınıf öğrencisi Teoman’ın babası Mehmet, Bahçelievler Karakolu’nun korku salan Baş Komiseriydi. İri cüsseli bu polis, gırtlak ameliyatı olmuş, konuşma zorluğu çekerdi. Ağzından dökülen sözcükleri en yakınları dahi anlamaz, işaret diliyle anlaşırlardı. Karakol’a şikâyet başvurularının başında, top oynanırken kırılan pencere camları gelirdi. Komiser Mehmet, camların parasını çocukların ailelerine ödetirdi. 3.Cadde üzerindeki bu karakol, önündeki otobüs durağına da adını vermişti. Herkes bilirdi Karakol Durağını tıpkı Cami Durağı gibi, İş Bankası Durağı gibi… Cadde üzerinde sıralanan iki katlı İş Bankası Evlerinde birçok ünlü otururdu. ABD Büyükelçiliğinde birinci sekreter unvanıyla çalışan CIA’nin istasyon şefi William H. Doyle’un çalışma arkadaşı Özbek asıllı “CIA’nin Türk Casusu” olarak tanınan Ruzi Nazar da bu caddenin ünlüleri arasındaydı. 

Karakol’un karşısında yan yana sıralanan Açıkhava Zevkli Sinema ile Bahçelievler Tenis Kulübü yalnız mahalleli tarafından değil, tüm Ankaralılar tarafından tanınırdı. Kulüp, yalnızca üyelerine hizmet verirdi. Milletvekillerinin, eşleri ve çocuklarının, zengin iş adamlarının, varsıl insanların tapınağıydı orası. Kendi aralarında eğlenirlerdi… Tenis Hocası Fuat Ambar bu spor dalına çok sayıda insan kazandırmıştı.

Babasının zoruyla tenise başlayan Beyazıt Ambar da kısa süre sonra Türkiye şampiyonu olacaktı.

Ocak ayının bir pazar günü kar yağışını pencereden izlerken düşüncelere dalan genç, insanlar arasındaki ayrıcalığı anlamakta zorluk çeker, akmayan suyu, ısıtmayan şofben’i, aydınlatmayan lambaları anlayamazdı. Sık sık kesilen sular, “tıss” sesi çıkaran havagazı ocakları ve genelde tam klozetin üzerinde iken kesilen elektrik o yılların belirgin özelliğiydi.

O gün yine Pazar’dı ve yine kar yağıyordu… Genç adam bu defa pencerede değil de, babasının ışıkları kapatıp da kapısını üzerine kilitlediği banyoda cezalıydı. Okyanusa açılan bir gemiye son anda atlamış kaçak yolcu gibiydi. Dümen nereye dönerse oraya gidecek, ama kimseye görünmeyecekti. Gemi karaya oturana ya da batana kadar öylesine gidecekti…

Selim Esen
GERCEKEDEBİYAT.COM

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)