Ferruh Tunç kitabını anlattı: Tunç Ayna'dan Bakmak
I “Nutuk çekmek şiirsel değildir. Gösterişli düşünceler savurmak yazınsal değildir. Kuramlaştırmak, çoğunlukla kendini yüceltmektir... Gene de zaman zaman kendimizi bu tür bildiriler verirken buluruz” der Joyce Carol Oates, Bir Yazarın İnancı adlı kitabında (Kavis Bumerang, 2010). Dile getireceklerimin bu alıntının yardımı ile biraz yalınlaştırılarak değerlendirmesini rica ederim. İkinci kitabım Melez Zamanlar’da, doksanlı yıllardan başlayarak yaşadığımız günleri, içinde karşı-şiirin de olduğu deneysel bir dil kullanarak kavramaya, yorumlamaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bu kitabım, 2011 Ceyhun Atuf Kansu ve Behçet Necatigil ödülleriyle karşılandı. Ardından yayımlanan Tunç Ayna’da ise; yine yaşadığımız günleri, bu defa oldukça geriden, eskil/otantik olandan yola çıkarak kavramaya, yorumlamaya, anlamlandırmayı denedim. Böylece, “yeni”nin arayışına “eski”nin –nasıl katılabileceği sorusu üstünden bugünün estetik çevrenini genişletmeyi denedim. 2012 yılı Behçet Aysan Ödülü gerekçesinde bu çabamın karşılığını bulduğunu görmek beni sevindirdi. * Tunç Ayna ile ilerici-yenilikçi geleneğin, çoğunlukla tutucu karşıtlarına bırakmak zorunda kaldığı, bu nedenle de kendini yoksullaştırdığı düşüncesinde olduğum geçmişi; bugünün kültürel çevrimine, çağdaş şiir geleneğimizin birikimine, kendi süzgecimden geçirerek, katmayı denedim. Bu yolculukta, yenilikçi-tutucu ikiliğinin ayrım çizgilerinin sanıldığı kadar geçişişiz olmadığını da deneyimledim. Kimileri tarafından verimsiz bulunsa da, duyarlığı daha çok geçmişte kalanların da ileriye yürüyebilmeleri için el verme gayreti içinde oldum. Dahası, geriye doğru yolculukların ileriye doğru yolculuklarla geçişliliğini deneyimleyerek, toplumsal anlığın ziyaret edildiği her yerde -ki bu insan olmanın doğal gereğidir- bir çeşit siyasal gericilik tinselliğinin yeniden üretilmesine şiir üstünden itiraz etmeye çalıştım. Geçmişin ya da oraya ait olan kültürel mirasın, geleceğimizde görmek istediğimiz; daha adil, daha özgür ve gönençli bir dünya ve insanlık mücadelesi önünde (bunu ağırlıklı olarak soğuk savaş döneminde gördük) kalıcı bir engel olarak araçsallaştırılmış olmasına karşı çıktım. Sanırım böylece; tarihin bilimsellikten ve gerçeklikten uzak yorumlarının baskısı altında bugüne bakmak ile bugünün kısa vadeli yararcılığının baskınlığı ile tarihi yorumlamak uç noktalarındaki kutuplaşmamızdan yakınmamı da dile getirebilmiş oldum. Dün-bugün duyarlığının hangi ucunda olursak olalım, bugün ve dün arasında daha etkileşimli, daha geniş, böylece kendi zamanını daha iyi kavramış bir “biz” oluşturma gereğine -ve olanağına- inancımı tazelemeye çalıştım. Melez Zamanlar adlı kitabımda başka postmodern estetik olgular kadar bu zaman insanındaki zihin parçalanmasına da değinmeye çalışmıştım. Bu parçalanma eksenlerinden biri de, geçmiş ve gelecekti. Tunç Ayna ile bu ikiliğin sandığımız kadar siyah-beyaz ilişkisi içinde olmaması gerektiğini söylemiş oluyor, o kitapta işaret ettiğim şizofreninin bütünleştirici sağaltımına eğilmeye çalışıyorum da diyebilirim. Bu kitapla; bireysel ve toplumsal deneyimlerimizin bir kısmını geride bırakıp, zaman içinde mutlaka ilerlemiş olacağımıza güvenerek, onlara hak etmedikleri şekilde uzak-soğuk davranmamıza dikkatli bir şekilde itiraz etmeye çalışıyorum. Bu yüzden Tunç Ayna için; bugünün parçalanmış “biz”inden, genişlemiş ve bütünleşik bir “biz”e varma çabamın bir ifadesi olarak söz edebilirim. Bana göre geçmiş üzerinden kavga edilecek değil, birleşilecek ortak varlığımızdır. Geçmişteki kavgalarımız için de doğrudur bu. Geçmişi salt tarihe ve/veya siyasaya bıraktığımızda onu hakkıyla bugünle ilişkilendirme olanaklarımızın daraldığını gözlemliyoruz. Sanat ya da estetik bakış bu sakıncayı ortadan kaldırabilir; tıpkı bu günü ele alışımız gibi, geçmişteki hayatımızı da reklamın, propagandanın ve vaazın işlevselleştirmesinden, uydulaştırmasından, parçalanmasından kurtarabilir. Umarım, Melez Zamanlar gibi, Tunç Ayna’da da kendi şiir dünyamda kalarak ama onu tekrar etmeden, zamanımın şiirine dair sorumluluk üstlenebilmişimdir. II. Kitap, iki şiirle, -kitap bütününe “ses” vermek için yazılmışlar gibi- başlar. Dikkatliler, bu iki şiirin esinini Gılgamış Destanı’ndan aldığını seçmekte zorlanmayacaklardır sanırım. Ardından gelen “İzimin Üstüne” bölümünde, düşsel bir geri dönüşün -Nostos’un- lirik-arkaikleri yer alır. Burada bir dönüş yolculuğundan söz edilir edilmesine; ama şiirler, bu yolculuğun kederini köpürten “amane”ler olmaktan çok yolcuya dayanma gücü aşılayan “zamane”ler olmaya çalışır. Bu bakımdan, lirik ve anti-lirik özellikleri birlikte taşıdıkları söylenebilir. Asıl olan, dönmek ya da gitmek iradesidir. Yani eylemin kendisidir. Şiir, buna eşlik eder. Lirizme gereğinden fazla yaslanarak yolculuk duygusunun istismar edilmesinden özel olarak kaçınılmıştır. Sanki böylece, şiirimizin hareketsiz bir “mutlak duyguya”, esastan kopmuş bir “dekor”a, varlık nedenini unutmuş “ritüel”lere, dahası kalıplaşmış “jest”lere dönüşerek kendini yavaş yavaş öldürdüğü yönündeki “vehmime” de uygun davranmış, bu duruma karşı durmuş oluyorum. Tarihin, yazıcılar tarafından siyasi, ideolojik bir kahramanlık yorumu haline dönüştürülmesine, şiirin de buna araç edilmesine olan itirazımı dile getirdiğim bir bölüm denilebilir “Fresk” için. Şair Ahmet Telli’nin, kitabın arka kapağındaki tanıtım/değerlendirme yazısındaki ifadesi ile; “Arkaik” bir dilin “heroik” olmaması mümkündür diyerek, geçmişi sahiplendiğimi, onu bugüne ve kendim(iz)e mal etmeye çalıştığımı söyleyebilir miyim bu pek az şiirden yola çıkarak? Bunu denedim. “Kayıtlar” ve “Kırıklar” adlı iki bölümde, öznesinin şiiri yazanın olması şart olmayan kayıtlar ve zabıtlar var. Şiirimizin lirik-itirafçı alışkanlığından biraz farklı olarak, şairin başka kişilerin ağzından ama kendisiymiş gibi de algılanabilecek bir şekilde konuştuğu; ama zaman zaman doğrudan kendisi olarak konuşmaktan da kaçınmadığı şiirlerdir bunlar. Diyebilirim ki tematik olarak lirik-itirafçı şiir geleneğimize en yakın olan bölümüdür kitabın; aşk, sevgi, ayrılık, adanış vb. gibi geleneksel temalarda gezinir bu bölümdeki şiirler. * Kitabın ikinci ana bölümü olan Türkan’da, “İzimin Üstüne” bölümü ile ilgili olarak sözünü ettiğim eskiye dönüş duygusu, bu defa, Türk olmaya yöneliyor; bu temanın imkânları ile çeşitleniyor olmalıdır. Kitap bütününe hâkim olan aynı eksik, parçalı ve kristal olmayan aynadan yansıyan görüntülerle Türk’ü kendime “mesele” ediniyorum. Doğallıkla bunu, düz yazı ile dile getirilen bilinç biçimlerinin beklediği bir bütünlükle yapmıyorum; sezgi gücünün kendini gösterebildiğini umduğum görece bir disiplinsizlik, yapı eksikliği, buğululuk içinde yapmaya çalışıyorum. Kitabın adının Tunç Ayna olmasının bununla ilgisi var. Denilebilir ki mikro milliyetçilikler, cemaat ilgileri ve küresel zalimliklerle hafiflikler çağındaki varlığı, geçmişindeki bağışlanamaz günahlara bağlanan “Türk”ün, bu imgesinden çok farklı olduğunu duygu kapısı açık olanlara sezdirmeye çalışıyorum. Bu sırada, hamaset denen şeyin uzağında duruyorum. Tarihimizde var olan trajedilerin, o dönemlere hâkim olan dayatmalar karşısında başka ya da daha iyi seçenekleri bulunamamış cevaplar olmakla mazur olabileceği sezgisinden hareket ediyorum. Bu yüzden, Türk’e dair yazdıklarım, yerine göre, hâkim ötekinin ve onun iğvasına uymuş mazlum kardeşlerin dar görüşlülüğüne cevap olmaya da cüret etmektedir. Bunu yaparken yanlışı uygun bir şekilde deşifre etmek, kendisi ile barışmak, öteki ile dost olmak çizgisinden, yurtsever ve enternasyonalist bir dünya görüşünden sapmamak gereğini kuvvetle hissediyor, bu hissedişi de başkalarıyla paylaşmaya çalışıyorum. * Yeni bir şiir; “insani” dediğimiz şeyleri yazıldığı güne kadar az bilinen açılardan teyit ederek, “güzel” bulduğumuz şeyleri o güne kadar az bakılan açılardan göstererek, “beğeni”mizi henüz çıkılamamış katlara çıkarıp, inilememiş boyutlara yönlendirerek; kısacası, hayatın çoğalarak, zenginleşerek sürdürülebilmesine ve bu sırada özünü en iyi bir şekilde dışa vurabilmesine yarar. Bunu yaparken, elbette evrensel bir adalet, özgürlük ve eşitlik düzeninin de özendiricisi olur; ama onun işi, öncelikle içimizdeki bireysel düzenin ya da düzensizliğin kurulmasına, gerekliyse durulmasına kendiliğinden hizmet etmektir. Kendiliğindenlik, burada doğallık anlamındadır; bir programsızlık durumuna işaret eder, sonucun öngörülmeksizin ortaya çıkışına değinir. Şairin söylediği şey her durumda; reklamcının, propagandacının, vaizin söyle(ye)mediği şeydir. Böylece o ideolojik, teolojik, ekonomik-düzenci, ya da “politically correct” dünya dilinin dışından konuşur; onlara -yerine göre anlasa, hatta saygı duysa bile- işine bulaşma hakkı tanımaz: Kitabımın ilk sayfasında alıntıladığım Genceli Nizami’nin dediği de budur; “Kalb dedi ki bir hazineyim, fakat Karun’un kesesinde değilim.” (*) Şairin, bir edebiyatsever topluluğuna Tunç Ayna adlı kitabı üzerine yakın bir zamanda yaptığı konuşma metnidir. Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR