Yaşımdan olsa gerek, artık pek rüya görmüyorum ya da çoğunu hatırlamıyorum. Aklımda kalanlar da günlük yaşantımın uzantıları hep. Tıraş olduğumu, gömleklerim arasından seçim yapmam gerektiğini (ki okuldaki genç kızlar aklıma geldiğinden en çok terleten rüyam bu oluyor), araba kullandığımı, odamda gazete okuduğumu, amfide ders anlattığımı, yemekhanede yemek beğendiğimi (eşim öğle yemeklerime karışamadığından bu da en azından yastığımı ıslatır), odama gelen çocuklara ödevdeki soruları nasıl çözeceklerini izah ettiğimi, meslektaşlarımla akademik çerçeve içinde sohbet ettiğimi, ekonomi üzerine kitap okuduğumu, eşimle dertleştiğimi, nadiren de huzur içinde uyuduğumu görüyorum.

Yılın bir ayı ise işler çetrefilleşiyor. Aniden jiletle kendimi kesmeye başlıyorum, gömleklerimin hepsi ütüsüz oluyor, yolda akıl almaz bir trafik oluyor (susmayan kornalar da cabası), gazetemin sayfaları ayrılmamış oluyor, yırtarken de parçalanıyor, ders esnasında koridordan taramalı tüfek gibi sesler yükseliyor, yemekhanede grev yapılıyor, sadece haşlanmış brokoli çıkıyor, odam balık istifi çocuklarla doluyor, her kafadan bir soru çıkıyor, meslektaşlarım beni intihalle suçluyorlar, okuyabileceğim hiçbir şey bulamıyorum, eşimin beni aldattığını görüyorum aralık kalmış kapıdan (hem de defalarca), rahatsızlığımın doruk yaptığı bu noktada kan ter içinde uyanıp pencereyi açtığımda karşımda onu görüyorum: Omzunda davulu, elinde tokmağı. Beni görünce gülümseyip sıradaki eve yöneliyor. “Hep sevap bunları uyandırmak,” diye içinden geçirdiğine eminim. Sesler de acele etmeden uzaklaşıyor. Ağır vasıta misali davulcu. Uzaktan bile hoş gelmiyor!

Kabus görünce bir daha uyku tutmaz beni. Tilkiler sabaha kadar kafam haricinde dolaşacak yer bulma ihtiyacı duymazlar artık. Doktora yapan öğrencime göre biraz eski kafalıyım, aslında ananelere de kuvvetle bağlıyımdır, ama uyandırma servisi sadece bu ay için ücretsiz çalışsa ya da cep telefonu operatörleri hayrına mesaj atsa, kötü mü olur? Hem kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz?

Bu ay tamamlamak istediğim üç makale var. Birisine hakemlerden düzeltme geldiğinden, onu şimdilik bir kenara ayırdım. Nasılsa beş dakikada hallederim. Editörü de tanıyorum zaten. Diğerini yüksek lisans yapan öğrencim tüm sıkıştırmalarıma, tüm azarlamalarıma rağmen hala yazamadı. Haylaz. Maaşıma sayesinde eklenen meblağ ve makale için okuldan ve TÜBİTAK’tan alacağımız para olmasa gözünün yaşına bakmadan postalayacağım. Doktora yapan öğrencim ise tam tersi. On gün süre tanıdım, makale bir hafta sonra e-postamdaydı. Hem de pazar günü. Çocuk, dünyada çok az insanın yapabildiğini, kısıtlı imkanlarla yürütmeye çabaladığımız laboratuvarda yapmış: Oda sıcaklığında, düşük basınçta, plazma ortamında kübik bor nitrür üretmiş. Hem de % 99 saflığında! Aslanım benim! Güzel de yazmış, kesin A sınıfı bir dergide yayımlanacak. Tabii ki eksikleri var, ama olacak o kadar. Hem ben ne güne duruyorum. Okumadığı, konuyla alakalı birkaç makale yolladım. Eski makalelerimden de eklemeyi unutmadım. Boynuz kulağı geçecek belli, ama ona daha zorunlu emekliliğime üç yıl olduğunu, vereceğim en az üç düzeltme ile hatırlatacağım.

Ne zamandır böyle bir yaz yaşamamıştık. Ben bile hatırlamıyorsam… Bu sıcakta okula gitmek eziyet olduğundan evimde, bahçemde çalışıyorum. Biraz da verimim artsa, ama sıcağa uykusuzluk da eklendiğinden tüm gün dayak yemişçesine oturuyorum.

Ayın ortalarına doğru sıcaklıklar iyice yükselmişti. Bahçemde buzlu çay içip makalelere bakıyordum. Serinlemek için hazırladığım buz torbası özellikle apış aramda tahminimden daha etkili çıkmıştı.

Akşama doğru bahçeme kara saçlı, kara kaşlı, kara gözlü, kara pala bıyıklı, karaşın bir adam girdi bahçe kapısından. Sırtındaki davulu görür görmez kimin nesi olduğunu anlayıp elimi cüzdanıma attım. Hiç bozukluk yoktu, kağıtlardan da vermek istemediğimden, o daha “Hayırlı…” derken araya girdim: “Kusuruma bakma arkadaşım, hiç nakit param kalmamış. Sen yarın gene uğra, tamam mı?”

Anlayışla karşıladı: “Olur hacı.”

Tam çıkarken döndü: “Hava serinleyip batır, git bi para çekivır. Hazar yarin gelirim gene,” demez mi pişkin!?

“Olur,” dedim; nasılsa bu kadar ev içinden benimkini bir daha hatırlayamazdı. Yine de huzursuz olmuştum.

Ertesi gün içerde çalışmaya karar verdim. Gelmeyeceğine inansam da içimden bir his ‘sen öyle san’ diyordu. Öğleye doğru kendimi jaluzileri içeriyi göstermeyecek kadar kısmış, bahçeyi gözlerken buldum. Hissim yanılmıyordu, öğleden sonra olmadan davulcu gelmiş, zili es geçip kapımı yumruklamaya başlamıştı. Hiç ses etmezsem gider diye düşünürken birden bahçemdeki sandalyelerin birine çöktü. Mangal kibritlerimden biriyle sigarasını yakıp sakince kibritin sonuna kadar yanmasını izledi. Söndüğü an cep telefonum bangır bangır çalmaya başladı. Panikle yüksek lisanstaki öğrencimin yüzüne kapadım.

Davulcu ise pis pis sırıtıyordu:

“İnde sonda çıkacaan o evden. Ya deilse biz çıgarırız. Ekhmeg paramızı vireceen, bizi besleyecen,” deyip işaret parmağını tam da benim olduğum yere doğru salladı. Sonra da öğrencimin haftaya tatile çıkma planlarını yakarak, ardına bakmadan gitti.

Gecelerim yetmezmiş gibi gündüzlerimi de kabusa çevirmişti. Artık hem geceleyin daha uzun tokmaklıyordu evimin önünde, hem de gündüzleri bahçemde daha çok oturmaya başlamıştı. Saatlerce sigara içip tehdidini savuruyordu.

“Besleyeceng bizi dünya ahret iki elim yaganda!”

Çok geçmeden ‘biz’in kim olduğu ortaya çıktı. Üç kişilerdi. Kardeş gibiydiler (Karakardeşler Davulculuk Ltd. Şti.). Artık yanlarında nevale getirmeye de başlamışlardı: “Bari su vireydin, çay goyaydin, peynir vir de ekmek gatık yapalım, garpuz filan kesivır… Besleyeceng bizi!”

Yıllardır okulla ev arasında geçen hayatım tam bir ev hapsine, bir karabasana dönüşmüştü. Vesileyle biriken paralarım bile huzur vermiyor, ne gece, ne gündüz uyuyabiliyordum. Onları sandalyelerin ayaklarını yerken gördüğümde bunun bir sanrı olduğundan emindim. “Töbe bu son,” diyorlardı “ya paramızı vir, ya bizi besle. Gece gündüz it gibi çalışıp dururuz biz sening gibiler için!”

Üç gün içinde çiçekleri, ağaçları, hatta çimleri, masaya, sandalyelere, mangala katık yapıp yediler. Balkonum boşalmış, bahçem çöle dönmüştü. İş de iyice inada binmişti artık. Bahçede yiyebilecekleri bir şey kalmamıştı. “Şimdi görelim ne yapacağınızı,” deyip günlerden sonra huzurlu bir uykuya daldım. Bahçeye harcayacağım para bile umurumda değildi. Davul seslerini duymamış, bebekler gibi mışıl mışıl uyumuşum. Öğleden sonra dışarıdan gelen metalik seslere kalktım, davulcular camların önündeki demir parmaklıkları aç sıçanlar gibi kemiriyorlardı. Gittiklerinde aramızda sadece cam kalmıştı.

Camları yemekle uğraşmadılar, bilmiyorum belki de tadını sevmiyorlardı. Getirdikleri bir kürekle camları alaşağı edip beni yakaladılar.

“Sana bizi besleyeceng didiysek besleyecen hacı!” dedi birisi. İkisi kollarımdan, diğeri ise ayaklarımdan tutup beni bir un çuvalıymışım gibi mutfağa taşıdılar. Üzerimdekileri parçalayarak çıkardılar. Benden çok daha güçlü olduklarından kafam dışında bir yerimi oynatamıyordum. Bir yandan da “Bırakın beni serseriler, ben kimim biliyor musunuz?!” diye bağırıyordum.

Ayaklarımdan tutan beni duymamışçasına: “Nasırlarını size virivireyim ama bunnu  baa galsın,” dedi.

İşin ciddiyetini hala kavrayamadığımdan “Benim nasırım yok ki!” diye bağırmaktan kendimi alıkoyamadım. Diğer ikisi ise ağbilerini kibarca başlarını eğip onaylayınca topuklarımda şiddetli bir acı duydum. Aşağıdakinin sivri dişleri arasından kanlı canlı sarkıyordu etlerim. Ağzındakileri arkadaşlarına doğru tükürdükten sonra ayak başparmağımı koparıp iştahla yemeğe başladı. Acı dayanılmaz hale gelmiş, mideme ve beynime vurmuştu. Cenin pozisyonu almak istesem de kıpırdayamıyordum. Midem kasılsa da kusamıyordum. Sesim kısılmış, onun yerini gözyaşlarım almıştı. Aperatiflerini bitiren diğer ikisi de ellerimi başparmaklarımdan başlayarak yemeğe koyuldular.

Daha fazla dayanamayıp bayılmış olmalıyım.

*

Kendime geldiğimde acı hissetmiyordum. Birisi yüzümü tokatlıyordu. Refleks olarak yüzümü koruyayım dediğimde artık kollarımın olmadığını fark ettim. Bacaklarım da diz üstüne kadar bitmişti. Camiada, Yunan tanrılarınınkine benzetilen burnumun yerinde de yeller esiyordu. Yüzümü tokatlayan diğer eliyle de cinsel organımı tutmuş, her tokatta “Pirinç nirde, dencere nirde?” diye sıkıyordu. Kaş göz hareketleriyle hangi dolaplarda olduklarını gösterince diğer ikisi keyifle kalkıp “Birazdang çetnevir gibi gutlama var,” dediler. Son hatırladığım birinin elinde tencere, diğerinde pirinç, sonuncuda ise artık bana bağlı olmayan cinsel organım vardı.

Uydurmuyorsam, “Allah şükür yarabbi, doyduhh,” demişti biri…

On lira vermek bu kadar mı koyar adama?

 

Engin Özkol

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)