Abdülkadir Bulut şiirini şimdi anlamak / Nihat Ateş
Ama yurdunu, halkını çok seven ve onu her şiirinde yücelten bir şairleyse bu tanışma, önce onun yurduna bakmak gerekir.
Genel anlamda her şair bir doğa bilimcisi, bir insan bilimcisi ve bir çiftçidir. Ama şair her şeyden önce duygunun, duyarlıkların çiftçisidir, işçisidir. Onun görevi duyguların şiirsel örümünü yapmaktır, toprağa tohum serpme değildir. İnsan geleceğinin toprağına tohum serpmedir. (Abdülkadir Bulut)* * Bir şair ile ne zaman karşılaştığını anlatmak adettendir. İster bilerek, elle tutarak, gözle görerek, ister gözlerden ırak, bilmeden, belki de her şey, iş işten geçtikten sonra karşılaşmak, tanışmak. Nasıl olursa olsun tanışmalar unutulmaz. Ama yurdunu, halkını çok seven ve onu her şiirinde yücelten bir şairleyse bu tanışma, önce onun yurduna bakmak gerekir. Bu ülkenin bütün kuşakları kendi tarihsel dönemlerindeki koşulların yarattığı “travmaların” kuşaklarıdır. Her kuşağın travması vardır. Bir acısı. Türkiyeli olmak acıya kesmek demektir. “Travma” derken bugün anladığımız anlamda bir “travma”dan söz edeceksek Tanzimat aydınını başlangıç olarak almak belki de en doğrusu. Ama bütün buradan başlayarak hangi kuşağı alırsanız alın, o kuşağın şairinin, yazarının “travmasının” halkıyla, diliyle, insanlarıyla değil, “devlet ile” giriştiği mücadeleden kaynaklandığını saptamak gerekir. Başka türlü olması beklenebilir mi? Şair, iş bölümünün ilk anlarından beri insanın değişiminin, gelişiminin dili olmuştur. Burada kategorize ettiğim şair ve aydının travmasını yaşamayanları ele almak gereksiz olur. Onların ki zaten, sürekli çatışma halindeki bir dünyanın kenarında kalarak akıp giden hayatı izlemekten ibaret. Özünde bir dönemin tıavmasını acısını anlamak, o dönemin şairini, romanını, edebiyatını anlamak anlamına gelmiştir her zaman... Şair Abdülkadir Bulut, hem ülkesinin hem de dünyanın en acı dalgalamalarından birini yaşadığı günlerde açar gözlerini dünyaya. 1943’tür. II. Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla sürdüğü günler, ülkesi karanlığın ve açlığın pençesinde; şairi ise Atila İlhan’ın “40 Karanlığı” adlı şiirinde anlattığı gibi, yani “Nâzım hapiste Dinamo sürgün”dür. Çok değil yedi yıl sonra Demokrat Parti karanlığı başlayacaktır. Onun çocukluğu bu karanlık içinde geçecek. İlk gençliği ve orta yaşları ise umut ile umutsuzluğun, devrim umudu ile karşı devrimci darbenin, darbelerin arka arkaya yaşandığı kaosun içinde. Onun da yazgısı elbet kuşakdaşlarından bir ayrılık göstermeyecektir. Ne de olsa acılar içinde tutunarak yürümeyi öğrenmiştir. 1965-70 arası şiirlerinde açık bir İkinci Yeni etkisi görülür. “Bir Şekil Tay”, “Kargı”, “Sansar”, Ezik” gibi şiirleri bu şiirlerindendir: SANSAR Azatır hep gecelerden sesini Durunca çok eski bir sansar Ve sığınarak bunca ormanlara Başlatır ağlamalarını Soluğu biriktirir uygarlığını Bir nice beklemeyi sevr gibi Değiştirir geçişini göklerinde Korkuya benzer gözleriyle Ya yorgundur ya da suların Hüznüne sevi katıyordur Belki de beyazlıyordur göğünü Salt yalnızlıklar yapmaktan (1967) Sen Tek Başına Değilsin 2’de yer alan bu şiirleri ölümünden bir yıl önce 1984’de yayımlamış olması, rastlantısal değildir. Türkiye yine en koyu karanlıklarından, travmalarından birini yaşıyordur. 12 Eylül faşist darbesin de o şiirlerinde özlemini çektiğini sıkça söz ettiği ‘arkadaşları’ bir bir kendisinden koparılmıştır. O hep ‘Dostun Kar Gibi Yağanı’nı dost bilecek ve “Marifet bir bakışta kestirebilmek / Dostun kar gibi yağanını / Arkadaş canlısını, sır taşıyanını / Ve daima açık sözlü olanını / Elinle koymuş gibi bulmak / Kayalıkların arasından” diyecektir. Oysa 1984 karanlığı içinde kaybolup gitmişlerdir. Ama bu kadar değil tabii. O da yurdunu, yurdunun insanını seven ve yücelten başka ozanlar gibi acıları yurt edinecektir. (1981 yılında yayımlanan şiir kitabıAcılar Yurdumdur adını taşır.) Hep ülkesini ve insanını anlatmış bir şairdir Abdülkadir Bulut. Ülkesinin halk kültürüne bakmayı seçmiştir hep. Doğru bir toplumcu kavrayışla o kültürünü evrensel diye yüceltip, yerel diye yere batıranlardan olmamıştır. Aksine kendi kültürel toplumsal renklerinin içindeki insani ögeleri şiirleriyle toplumsallaştırmaya çalışmıştır. İlk basımı 1982’de yapılan Yakımlar adlı şiir kitabının “Sunuş”unda “Bir kere ağıtlarla konu beraberliği olmasına karşın, sunduğu bildiri açısından farklı bir nitelik taşıyor. Bir kere ağıtlarda sığınma, kadercilik ağır bastığı halde, yakımlarda bunun tam tersine bir başkaldırı ve karşıkoyuş sözkonusu” diyerek halk kültürü içindeki ileri kültürel renkleri, formları açığa çıkararak göstermek ve onu evrensel bir kültür parçası haline getirmekle kendini sorumlu hissetmiştir. Şimdilerde bir Anadolu kasabasında yaşananları anlatan öykülerde bile yerel sözcüklerin kullanılmasına “evrensel” olamayacağı gerekçesi ile karşı çıkan eleştirmenler onun şiirlerini iyi okumalılar. Çünkü şiir bir anlatı biçimi olarak öyküden daha fazla kendi biçemsel formlarına bağımlıdır. Eğer bu sözcükler Bulut’un kullandığı gibi işlevsel ve şiirsel kullanılabiliyorlarsa öyküde çok daha işlevsel, yetkin kullanılabilirler. İşte onun şiirlerine bakıverdiğinizde görebileceğiniz bir örnek: HAVVA Ellerin senin yarena Yüzüme asi bir imge Ve diri bir çağaltı Çünkü kuşlar şiir yazmaz Diri bir çağaltıda Bir kültürel ögenin evrensel sayılıp sayılamayacağı “estetler”in belirleyeceği bir şey değil, tarihin ve halkların karşılıklı etkileşimlerinin belirlediğini söylemek gerekiyor artık. Bize en uzak ülkelerin, bize en uzak gelen bir ürününü okuduğumuzda onlardan neden tat alıyoruz öyleyse. Bir ülkenin kültürel ve toplumsal karakteristiğini tanırken şiirleri, öyküleri romanları karşısında, o ülkenin kültürel yapısı üzerine sosyolojik ve estetik kitaplarına bakılması gerektiğini söyleyenler kendilerini dinletemiyorlar? İnsanlar ısrarla bir halkın kültürel birikimini edebi ürünlerden tanımayı yeğliyorlar. Galeano’nun, yerel halk anlatılarından, yerel yontu ve resim sanatıyla harmanlanan öykülerine evrensel demeyecek misiniz? Niye Bulut “Kasabalı Lorca”dır? Onun o yerel şiirlerindeGullien, Neruda, Lorca’nın işi nedir? O kendi kültürel renklerine, halkının kültürüne güvenen hiçbir şairin bu türden sakınımları olmayacağını bilen iyi şairlerimizden biridir de onun için. Şiirini yerel kültürel ögelerle beslediği gibi bu yerel ögelerin nerede evrenselleşeceğini de bilir Bulut. Nerede mi? İşte “Güzelliğini Taşırmadan Kelimelerin” şiiri: Ayaküstü de olsa Söyleyecek çok sözüm var Pazara giden köylülere Yurduma dair İp bağladım unutmamak için Ellerime gömülü parmaklarıma Bir gün fabrikalarda, tarlalarda Hep birlikte gülmek istediğimizi Ve başımızı omuzlara yıka yıka Kuacaklaşmak istediğimizi sezdiklerinden Daha şimdiden kurdular pusuları Ve yağlı kurşunları (...) Bu şiirin dünyanın hangi kültüründe bir işçiye ve köylüye yabancı ve “yerel” kalıp evrenselleşemediğini kim söylebilir? Ben söyleyeyim: Saray ve devlet şairleri! * Evet, nasıl mı tanıştım Abdülkadir Bulut ile; Cumhuriyet gazetesindeki ölüm haberiyle. Hâlâ gözlerimin önündedir fotoğrafı. Belki belleğim yanıltıyordur ama bindiği minibüsün kapısı açılıp düştüğünü anlatıyordu haber. Ben onun karanlık ve acılı “yurdu”nun en koyu faşist şiddetinin kol gezdiği günlerde Hasan Hüseyin Korkmazgil'le, Nâzım Hikmet'le, Lorca ile yeni yeni tanışıyordum. Bizim kuşağımızın travmasının ilk uçlarını vermeye başladığı günlerdi. Yalnızdım, şiirin benim için her şey olduğu durmadan Sahaflar Çarşısı’nda soluğu aldığım günlerdi. Aradan ne kadar geçmiş? Birden Ülkemin Şiir Atlası’nı görüverdim tezgâhta. Yine gazetedeki o fotoğraf canlandı zihnimde. Kitabın basım tarihi 1986 tarihini taşıdığına göre bir yıl. Kalın bıyıkları dudağının üzerini kapatmış, esmer bir adam. Şiirimizdeki sağlam yeri o günlerin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra daha bir açığa çıkan ve bizleri 90’lı yılların başka travmalara, acılara taşıyan günlerinden geçerek, şimdi içinde yaşadığımız zamana dünyamızı taşıyan acı ve utanç dolu günlerimizi yaşarken, Abdülkadir Bulut’un kendine ve halkının kültürüne güvenen ‘yerel’ şiiri ne kadar çok şey söylüyor. * Aktaran: Ali Ziya Çamur, emeginsanatı2blogcu.com Nihat Ateş Gercekedebiyat.com
YORUMLAR