gidişin bütünüyle bir kopuş mu, yoksa

yan yana yolculuğumuza bir doğuş mu?

bilmiyorum doğrusu.

 

Yine sensiz bir geceyi sabaha kavuşturmak istiyordum, en azından aynı ortamlarda gözlerinle baş başa olmak ve içten sesini duymak için. Olmayacak bir düşmüş gibi, başka şeyler düşünürdüm. Bedenini taşıyan ayaklarını, parmak uçlarından başlayarak hiç durmadan ovmak, omuzlarından beline kadar vücuduna masaj yapmak gibi... Yanında olup kulaklarına içten sözler ve şiirler fısıldamak, hikâyeler anlatmak, ışıltılı narin gözlerine dalıp giderken; bize ait, hiç olmayacağını bildiğim, cennetimizde geçireceğimiz güzellikleri bir masal anlatırcasına anlatmak gibi.

Bazen kuaföre isyan eden saçını toplayıp yüzünü gözlerime resmetmek, sesini içime doldurmak gibi…

Oysa sevgili terapistim, geriye dönüp kendimle ilgili bazı ayrıntıları anımsadığımda, çocukluğumda, kaybettiğim masalcı dedelerime, ninelerime ağlamışlığım gelir aklıma, örneğin. Sonra beni alıp atmosferine sokan siyah beyaz yerli filmler… Derken anti tezimle oluşturduğum sentezin öteki sentezlerden farklı olduğunu öğrendikten sonraki düşüncelerim...

Ve gözpınarlarım kurumuş gibi dökememişim gözyaşlarımı. Sorgulamamışım. Yıllar sonra, geç bulup tez kaybetmekten korktuğum sesim ve atmosferim olan senin için ağlamışım ama. Oturup düşündüm bunları. Geriye dönüp yine kendimle ilgili kimi gereksiz ayrıntıları anımsadığımda, senle hiçbir güzelliği yaşamadığımı fark ettiğimden dolayı ağladığımı biliyorum artık.

Sen ne dersen de, insanî bir duygu bu ve öyle kolayca da göz incilerimi karşında heba etmeyeceğim, inan.

Niçin böyle diyorum öğrenmek ister misin?

Senle başlayıp senle tamamlanan güzel bir günün ardından eve geldim. Baba, eş oldum. Bunları, bir görev duygusuyla yaptığımı daha iyi anladım.

Yalnız ikimizin bir huyu var.

İyi mi kötü mü bilemiyorum.

O da şu:

İkimiz de, önce can, sonra canan diyoruz.

Canlarımızla ilgili duygularımız ve yapacaklarımız bakî.

Dedim ya bana düşenleri yaptıktan sonra her zamanki yerime geçtim. Gözlerime resmettiğim görüntülerini çalışma odamın duvarlarına yerleştirdiğimden beri nedense onlardan gözlerimi ayırmadım bir süre.

Sana dair duygularımı ve sevgilerimi yazmak için masaya geçtim. O anda inanılmaz bir şey oldu. Masanın, yakınında olduğu pencereyi sanki biri tıklatıyordu...

Kulaklarıma inanamadım.

Acaba, daha birkaç gün önce ölen Kâzım Koyuncu’nun anısına bir konserini yeniden yayımlayan TRT 2’den mi geliyor bu ses dedim içimden. Dönüp baktım solumdaki televizyona. Kâzım, Divane âşık gibi de dolaşırım yollarda… Türküsünü söylüyordu. Ve cam tıklamak gibi bir ses de yoktu.

Bıraktım yazmayı, kulak verdim.

Aynı sesi işittim.

Perdeyi ucundan tutup kaldırdım usulca.

Gözlerime inanamadım. Öteki tarafta bildiğin, kanıksadığımız hiçbir kuşa benzemeyen bir kuş duruyordu. Gözlerini bana dikmişti. Hemen açtım pencerenin bir kanadını. İçeri girdi. Pencereye yakın olan bilgisayarımın üstüne kondu. Bana baktı. Ben de ona baktım.

Gözleri tıpkı senin gözlerindi.

Davranışlarıyla bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, ama çok şey bildiğini sanan ben, onun anlatmaya çalıştığını anlamadım bir türlü. Kızdım kendime. Sonra anladım demek istediğini… Sağ elimi uzattım usulca yumuşacık tüylerini başından kuyruğuna kadar okşadım. Sanıyorum bu çok uzun sürmedi.

Onun tüylerini okşarken de gözlerimi yummuştum.

Birden irkildim. Korktum da... Çünkü o kuşun yerine senin saçlarını okşuyormuşum gibi hissettim ve hemen gözlerimi açtım. Masanın üstünde ve bilgisayara yakın o kendine has oturuşunla karşımda oturuyordun ve sessizce gülümsüyordun. Sanki kötü bir büyücü seni büyüyle bir kuşa dönüştürmüş, ben de bilmeden seni o büyüden kurtarmışım gibi.

İçim sevinç doldu.

Sonra dedin ki, ‘Mademki senin terapistinim öyleyse şimdi dinle beni bay yazar!’

Yüreğim atmaya, elim ayağım titremeye başladı.

Oysa ben neler düşünmüştüm...

Sabaha kadar yan yana uzanacaktık.

Gövdelerimiz birbirinden uzak olacaktı, ama saçlarımız birbirine karışacaktı. Biz uzandığımızda da odanın tavanı açılan arabaların üstü gibi açılacaktı ve ikimiz yıldızları seyredecektik.

Bir sen konuşacaktın, bir de ben…

Zaman öylece geçip gidecekti. Ama bunların hiçbiri olmadı. Diktin gözlerime gözlerini, belki de en uzun konuşmanı yaptın. Öylece dinledim seni. İşte bu konuşmandan sonra kendime, göz incilerimi önünde dökmemeye karar aldım.

Umarım bu kararımda dururum. Peki, ne mi söylemiştin, o son buluşmamızda.

Dinle şimdi o dediklerini, çünkü olduğu gibi aklımda benim:

 

Yeter! Yete… yet… ye… y… yetmedi mi daha, söyle bay yazar? Bana, kendine, ona bize, bizlere haykırışın… Yeter artık BAY YAZAR! Onlara, yüzlere yakın sayfalar dolusu bu iç hesaplaşma, yeter! Şimdi yüzlere yaklaşan içindeki “ben” haykıracak artık sana.

Yetti! Yorulmak bilmez mi kalemin? Ya çırpınan yüreğin? Ya gözyaşların? Sahi dinmez mi gözyaşların? Nicedir akıtamıyorum gözyaşlarımı içindeyim diye. Nicedir haykıramıyorum, sesim soluğum çıkmıyor, sende tutsağım diye…

YETER ARTIK!

Zincir geçirme incecik bileklerime, gem vurma dudaklarıma, bırak koşsun dörtnala… Küçücük yüreğim şu ölümlü dünyada YETER ARTIK, zincirlerimi kırıyorum. Bileklerim daha bir ben.

Dudaklarım gemsiz, özgür, kilitsiz.

Kuyruğum havada, yelelerim savruluyor bir o yana, bir bu yana. Ölümsüzüm ama ölüyorum işte yanında.

Bugün yine beni erkenden uyandırdın içinde. Oysa sabah uykularını severim bilirsin. Bir gün olsun anlaşamadık seninle bu konuda.

Güneş gibi doğdum üstüne.

Ne şeyle buluşarak başladın güne. ‘Gel-git’ siz, kendinden emin, güçlü ama biraz da ürkek bir yürekle. Öyle sevdin ki içindeki ‘ben’i, tıpkı bir evlat gibi. Sen yarattın çünkü beni. Beyninde dölledin, yüreğinde taşıdın, dudaklarında doğurdun, kaleminde büyüttün.

Bazen kendinden, bazen de dışındakilerden ağır geldik akıl terazinde. Evet! Bu benim hesaplaşmam seninle.

Kuşan kâğıdını, kalemini düelloya bir davet bu!

Zor yıllar, zor yollar kat ettin.

Dişinle, tırnağınla kazıdın toprağı. Küçük bir tohum diktin. Bir elinde tanımadığın “ben”, öteki elinde tanıdığın küreğin… Toprak anayla savaştın. Suladın. Güneşten yardım istedin. Yakardın. Minik bir yeşerme gördün ve gözlerini diktin mavi boşluğa, sonra da atmosferi geçtin. Uzandın uzayın sonsuz sonuna. Şükrettin. Küçük bir soluktu bu, tohumda. Fide oldu, fidan oldu. Boynunu büktü. Yıkıldın. Güneşe kırıldın. Küreği kırdın. Toprağı çiğnedin. Hırsla tükürdün toprağa.

Artık boşluk mavi değildi bu yüzden sen siyahı seçtin.

Tüm renkleri bir arada istedin, avuçlarında.

Ve beni de boyadın uzayın sonsuz sonuna.

Yılmadın, yıkılmadın. Küçük gagalı bir kuş olmayı başardın nihayet. Sen giderken arada bir siyah sonsuzluğun sonuna, kanadın kırıldı. Tek kanatlı bir kuş oldun.

Albatros oldun âleminde.

Öyle bir âlem ki bu bay yazar, boynu bükük fidan gelişti. Serpildi. Çiçek açtı düşlerinde. Sayfalar oldu onlarca, yüzlerce… İnandın ve gördün düş değildi gerçeklik. İkisi arası bir şey tıpkı siyah olmadığı, beyaz olmadığı gibi… Griyi keşfettin sonunda. İçindeki ‘ben’ den önce çözdün bulmacayı.

Bir yapbozun son parçasını benim kanımla yapıştırdın.

O görünmeyen, akmayan ve renksiz olanla. Tuvalinde boşluk kalmadı. Çok korktun. Oysa eksik bir resimdi bu senin için. Daha fırçandaki boya kurumamıştı. Odandaki yağlı boya kokusu geçmemişti tenine. Resim yağını bile bitirememiştin. Bir elindeki kürek kırılmıştı. Tamiri çok zor, belki de olanaksız. Bir elinde -ki tanımadığın ‘ben’ bu serüvende tek sırdaşın…

Sarıldın bana. Sımsıkı.

Nefes alamıyordum. Boğulmak üzereyken dışındaki ‘ben’i gördün. O kara-kıllı ellerini, boynumdan bir ipin kayıp gitmesi gibi çekiverdin. Ama çekilen sadece ellerindi. Huzur, güven veren yeşil yapraklar bir sarmaşık dalına dönüştü. Gözlerine takılı kirpiklerin dibinde tutsaktım. Salıvermemiştin gökyüzüne.

Dışındaki ‘ben’i sordun, sorguladın. Fazla hesap yapmadan, (Bilmezsin, sevmezsin zaten karekökleri) hesaplamadan geçmişi ve geleceği. Kara-kör kuyuya salıverdin ‘ben’i, yani dışındakini. Dışındaki tutsak oldu bu kez benim yerime.

Ben özgürdüm ama özgürlük benim neyime.

O tutsaktı ve darağacındaki dostların gibi sallanıyordu kuyunun ipinde. Yüzünü güneşe dönen, artık güçlenen, büyüyüp gelişen gülüp ağlayabilen küçük soluk fidanından her çaldığın zaman da, kuyunun başında buldun kendini. Usul usul çektin ucuna kova bağlı ipi. Bir baktın ki kova, dışındaki ‘ben’in içindeki ‘ben’ gibi görünmez gözyaşlarıyla dolmuş. Sen yokken -sen varken bay yazar, dışındaki ‘ben’de hep ağlıyormuş. Uzanmak istiyormuş sonsuzluğun sonuna. Bir kez az daha uzanacakken korkmuş, çömelmiş. Kendi canını düşünmüş, utanmış. Yedi katın yüksekliğinden yukarı uzanılmaz aşağı kayılırmış.

Kendi gözyaşlarının tadını almışsın kovadakinde. Kendi yüzünü görmüşsün suyun aynasında. Yine korkmuş, bir o kadar da sevinmişsin buldun ikizini diye. Akmışsın kovaya çağlayanlar gibi gürül gürül. Kokunu salmışsın kovanın ipindeki ‘ben’e. Başın dönmüş, yüreğin daralmış ve çarpmış küt küt diye. Akmışsın, akmışsın…

Kalemin hiç tükenmemiş, kovadakini mürekkep yapmışsın kalemine.

Albatros bir kanat yaratmış kendine.

Dönmüş durmuş bir o yana bir bu yana.

Mutlulukla hüznü yaşamış küçücük kuş yüreğinde. Derken, evet derken kış gelmiş dışındaki ‘ben’ üşümüş, titremiş. Sarılmış sımsıkı ellerine. Keşke siyah ya da beyaz olsaydı, olmasaydı gri diye. Oysa yıllar önce GRİ’yi aramıştı.

Amacı onu yakalayabilmekti.

Dışındaki ‘ben’ içindeki ‘ben’den çok farklıydı.

Hoyrattı, asiydi, isyankârdı.

Ve küçücük bir amacı vardı yalnızca yaşamak ‘en soylu cinsinden, insanca yaşamak’ ve yaşatmak canını, ‘en soylu cinsinden, insanca yaşatmak.’ Gel-gitler yaşandı. Tusinamiler… Ve yıkıldı kuyu. Kova ipten çözüldü. İçindeki, senin toprağına ulaştı. Fidanını suladı. Küreğini ıslattı. Fidanın, küreğin ve toprağın küstü doğaya, bir zehirli su gibi kabul görmedi damlalar. Fidan emmedi suyu. Kürek çekmedi içine. Toprak kurudu hemen. Dışındaki ‘ben’ şimdiden çok yoruldu. Zaten uzun bir yoldan gelmişti ve yorgundu. Açtı, susuzdu. Ve küskündü. Uzaklaştı, uzaklaştı, uzaklaştı. Durdu döndü sana, bir daha baktı. İçindeki ‘ben’i saran sarmaşık dalına. Öyle güçlü, bir o kadar da güçsüz, öyle yeşil, bir o kadar gri, öyle güvenli ki, bir o kadar yalandı, bu yüzden yürüdü gitti. Ama gitmeden sana bay yazar içindeki ‘ben’i kendi gibi özgür bırakman için yalvardı.

Sana kendimi sevdirdiysem özür dilerim. Amacım bu değildi, bilemiyorum, belki de buydu. Bir öç müydü, öçse; kimden, kime karşı?! İnan bilmiyorum bunları. Yoksa fırtınadan kaçan kayığın sığınacağı bir liman mı sanmıştım seni?

Senden uzaklaşıyorum.

Kendimi sana daha fazla sevdirmeden ve içindeki ‘ben’i de senden alarak, kim bilir zorla ve üstelik de çalarak belki de senden... Başaracağımdan da hiç emin değilim asla. Yine de denemek istiyorum, sende kalırsam; neden yapmak istediğimi yapmadım diye pişmanlık duymak istemediğimden… Anla beni lütfen… Dışındaki ‘ben’i de sen yarattın aslında.

Bu bir iç hesaplaşmaydı.

Ve pişmandın, üzgündün geçmişteki çok şeye.

Küreğini düşündün, keşke kırılmasaydı dedin ve…

İşte bay yazar ben, içindeki ve dışındaki artık bir bütünüz. Çaldım onu senden. Kopardım yüreğinden, beyninden. Sen yalnızsın artık. Bir elinde küreğin; emek ister, sevgi ister, ilgi ve şefkat ister. Onarılmayı bekler. Bir elinde de yüreğin, vicdanın ve benliğin önünde boy veren, ışık saçan sevgi dolu fidanın. Hiç durma koş! Toprak senin, kürek senin, yürek senin, sen sensin, sen fidansın, topraksın, küreksin. Sen güneşsin, atmosfersin.

Senin kanatların, fidanın ve küreğin...

Biz ‘ben’ler geçmişten gelen yol üstünde geleceğe doğru…

Burası bana kalsın çünkü söylemek istemiyorum bay yazar.

Kader miydi seni yazar ve âşık yapan ya da içindeki, dışındaki ‘ben’i yaratan? Bilemem ama bir ömrün olmazsa olmazı, unutulmazı bir hoş seda.

Her gün yeniden doğan güneşin bize gülümsemesi…

Belki de (varsa) yaratanın küçücük bir şakası…

İşte bay yazar bu da benim, içindeki ‘ben’in öyküsü, haykırışı ve koyduğu son noktası. Bu bir düello...

Kendi kendimle, seninle belki de… Şimdi sıra senin...

Ben sana dostlukla, sevgiyle, insanca, aşkla elveda diyorum. Sakın içindeki ve dışındaki ‘ben’in peşinden gelme. Yorulursun. Sonra bir bakmışsın ki kaybolmuşsun. Yitmeni, yitip gitmeni değil, bir çığ gibi büyümeni kaleminle, yüreğinle, küreğinle, fidanınla barışık olduğunu görmek, senden çok uzaktaysam da duymak, bilmek istiyorum.

İçindeki ‘ben’ ne kadar bir düşse, dışındaki ‘ben’ de o kadar gerçek. Hissedebiliriz belki birbirimizi sevgili Marko Paşam! Bakarsın belki de yanında, seni bıraktığımda bana duyduğun sevgiyi isteyerek bıraktığım yerden beni sevmeni isteyebilirim senden… Ama bildiğim o zamanın şimdi olmadığıdır, üzgünüm misliyle… Aslında, belki de dışımdaki her şeyde, ama her şeyde ki buna sen de dâhilsin; kendimi arıyorum. Kendimi bulmak istiyorum. Yolculuğum kendim için… Bulabilir miyim kendimi bilmiyorum. Kim bilir belki de buldum kendimi, farkında değilim…

Ve susmuştun.

Bir şey diyememiştim.

Yutkunamamıştım. Çok şey şuramda düğümlenmişti. Adeta soluksuz kalmıştım. Kahrolmuştum. Sonra sana bakmıştım. Şöyle bir göz gezdirmiştin odanın duvarlarına. Duvardaki resimler bir bir sökülmüştü, sen onlara bakınca. Gelip sana yapışmışlardı, teleklerinmiş gibi. Sana dair hiçbir şey kalmamıştı duvarlarda. Kendine has bakışınla bakmıştın bana son defa. Birdenbire kuşa dönüşmüştün.

Bakmıştım ki bilgisayarımın üstündesin. Usulca pencereye yönelmiştin. Açtığımı sandığım pencerenin kapalı olduğunu sen ışıktan bir kuşmuşsun gibi camdan geçip gittiğinde görmüştüm. Olanlara bir anlam verememiştim…

Şöyle çevirdim başımı televizyona.

Kâzım Koyuncu hâlâ türküsünü söylüyordu:

 

divane âşık gibi de dolaşırım yollarda…

sen yağmur ol ben bulut…

 

Tacim Çiçek
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)