“İnsan hakları”, kavram olarak doğal ki insanla birlikte oluşmadı. 

Bugün biliniyor ki insanın insanlaşması, toplumsal tarihin her döneminde yeni evrelerden geçti.

İnsan insan olmak için, yalnızca et ve ot yemedi. İnsanı da yedi. İnsan insanı yiyerek insanlaştı demek de pek yanlış olmayacak.

İnsanın insan eti yemesi de biçim ve içerik değiştirdi, giderek insan insanın doğrudan etini değil dolaylı olarak emeğini yemeye başladı. İlkel kölelikten çağdaş köleliğe giden çetin yolda, köle emeğinden ücretli emeğe değin, emekçi kendi ürettiği değerlerin kölesi olmaya yargılı kaldı.

Şu da var ki insan, aklın ve bilimin, körinanca egemen olması ölçüsünde özgürleşti. Özgürleşen insan, kendisini Filistin askısına asacak, Prokrustes'in yatağına yatıracak ve uzayan kollarını kesecek, konuşan dilini çarmıha çivileyecek gücün kendisini de yarattı. Gene de, akıl ve bilim, kanın ışığında ya da karanlığında kendi yolunu açtı. Akıl ve bilim, ne denli evrenselleştiyse, o denli güçlendi, genişledi, derinleşti.

Bilincin ve bilginin, aklın ve bilimsel düşüncenin, materyalist felsefenin gelişmesi ölçüsünde ve geliştiği ülkelerde, ulaşım ve iletişimin insanların maddi ve manevi birliğini gerçekleştirmesine ortam hazırladığı ölçüde, eski birbirinden yalıtık, birbiriyle çıkar çatışması içerisinde olan geleneksel birimlerin yerini, üyelerinin birbirleriyle ekonomik ve siyasal olarak birleştiği ve bütünleştiği ulus birliği aldı.

“İnsan hakları” da kavram olarak, üyelerinin, dinsel, ekonomik, toplumsal bağlılıktan ve bağımlılıktan özgür bireye dönüştüğü, adına “ulus” dediğimiz birlikle birlikte ortaya çıktı. İlk iletisi, kardeşlik, eşitlik ve özgürlüktü, giderek, herkesin ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal görüş, ulusal ya da toplumsal köken açısından hiçbir ayrım gözetmeksizin eşit olduğu vargısına ulaştı.

Biz, devlet olarak bu bildirgeyi onayladıktan sonra, nice yıl ulus olarak bu bildirgenin dışında duyumsadık kendimizi. Sokak kana bulanmaya, kana bulayanlar gizemli bir merkezden korunmaya başlandığı zaman da bildirgenin farkına tam olarak varamadık.

Şu, bugün çok iyi biliniyor ki 12 Eylül öncesi sokakta kan, bir darbeye ortam hazırlamak için dökülmüştü. 12 Eyül kanın üzerine silah çatmakla kalmadı. Kendisi de kan dökecekti: İşkencede, hücrede, ip altında.

İşte o zaman “insan hakları” kavram olarak gündemimize oturmaya başladı. İlk insan hakları kurumları kurulmasının da yolu açılmış oldu.

İnsan haklarının gündemini, başlangıçta, gözaltı, işkence, cezaevi, hücre, darağacı belirleyecekti. İnsan hakları savunurları, bu dönemde bir yanlarını işkencede, cezaevlerinde, darağaçlarında yitirmiş olanlardan ve onları savunan yazar, gazeteci, bilim adamlarından oluştu.

Etnik, dinsel, mezhepsel ayrışmaya temel oluşturan 1974 Helsinki Sonuç Belgesi, Sovyetler Birliği'nin yanısıra Yugoslavya'da ve Türkiye'de uygulamaya kondu. Bu anlaşma doğrultusunda, modern burjuva toplumun ekonomik sınıflara dayanan siyasal partileşmesinin yerini, giderek, dinsel, mezhepsel, etnik ve benzeri geleneksel toplulukların siyasal olarak ayrışması almaya başladı. Bu bölünme, yalnız toplumsal ortamda kalmadı, emekçileri fabrikada, sendikada, siyasal örgütlenmede içten içe bölmenin de başlangıcı oldu.

Dolayısıyla modern burjuva toplumun burjuva, küçük-burjuva ve işçi sınıfı gibi ekonomik sınıflaşma temeli üzerinde “ilerici” demokratikleşmenin yerini, mezhepsel, dinsel, etnik bölünmeye dayalı “gerici” demokratikleşme aldı.

Biçimsel olarak çok partili parlamenter sisteme dayalı bir demokratikleşme sürecine girilmiş olmakla birlikte, özsel olarak gericilik üreten bir sisteme geçilmeye başlandı. Burada kalmadı, yalnızca toplumsal yaşam değil, yalnızca emekçi sınıf ve katmanlar değil, ülke, etnik, dinsel ve mezhepsel açıdan içten içe ayrıştırılma sürecine çekildi.

Bu süreçte, insan haklarının gömlek değiştirdiğine tanık oluyoruz. İşkencenin, cezaevinin, darağacının arkalara çekildiği, eşitlik ilkesine dayanılarak her etnik, dinsel, mezhepsel topluluğa bir “ulus” istendiği bir sürece sokuldu insan haklar. “Pantolon” alamayanlar, kumaşını, kumaşını alamayanlar ipliğini istemeye başladılar. Yani “ulus” yerine “federasyon”, “federasyon” yerine “azınlık”, “azınlık” yerine “alt kimlik” dillendirilmeye başlandı.

Ama bu, 12 Eylül cuntası dönemine özgü militarizmden, 12 Eylül öncesi faşistleştirme süreçlerinden arınarak, Cumhuriyeti, laik ve demokratik temelleri üzerinde ileriye götürmenin bir yöntemi olamazdı, olmadı da. Bu, olsa olsa, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından CIA analistlerinin vurgulayarak yineledikleri gibi, ulusu ve ülkeyi, dinsel, mezhepsel, etnik ve olmazsa bölgesel federasyonlara bölmenin bir başlangıcı olabilirdi.

Çünkü bugün daha iyi biliyoruz ki ulus, ne ırk toplulukları federasyonu, ne kavimler koleksiyonu, ne din, ne mezhep, ne tarikat, ne şeriat topluluğudur; ve ulus, ne de  kapitalizm öncesi dinsel, ırksal, soysal olarak oluşmuş geleneksel bölüntülerin yeni bir birliğidir. Birleştiren, bir araya getiren ortak çıkar bağı ne dindir, ne tarikattır, ne soydur ve ne de ırktır.

Ulus, tarihsel kazanımları bakımından uluslaşma ve bağımsızlaşma sürecinde önderlik eden, girişkenliği elinde bulunduran kavmin egemenlik kurduğu bir siyasal birlik de değildir. Üyelerinin, aşiret gibi, tekke ve tarikat gibi, aşiret reisine, dedesine ve şeyhine bağlı ve bağımlı olmaktan yalıtıldığı, özgür bireye yükseldiği, kastsal sınıflaşmadan ekonomik sınıflaşmaya devrimleştiği, ekonomik birimlerin birbirine bağlanarak ülke ölçeğinde bütünleşmesi gibi üyelerin bu ekonomik bütünün birer parçası ve aynı temel üzerinde siyasal bütünün bir öğesi durumuna geldiği birliktir ulus.

“Din uleması”nın ardından Başbakan Erdoğan'ın dilinden kaçırdığı gibi, ulus birliğini sağlayan “din” değildir. Bir ulus, tek bir din'den, tek bir mezhep'ten oluşmuş olsa bile, ulusu ulus yapan din değil, yeni ve modern ekonomik yapılanma ve bu ekonomik yapılanmanın üstüne kurulan siyasal sistemdir. Yurttaşlık bağı, din ile değil, ulusu ulus olarak bütünleyen ekonomik ve siyasal sistemle belirlenir.

Çağımız iki ulus biçimini tanıyor: kapitalist/burjuva ulus, sosyalist ulus. Müslüman ulus, hıristiyan ulus ya da musevi ulus olsaydı, ulusu ve uluslaşmayı, bu dinlerin doğuş tarihlerine, tarihin derinlerine indirebilirdik. Ama bu saçma olurdu, bugün de öyle.

Bunları şunun için belirtiyoruz: Çünkü, Türkiye, etnik, dinsel ve mezhepsel bölünmenin girdabındadır, bunun tarihsel adlandırması, 1916'da Rusya, İngiltere ve Fransa dışişleri bakanları arasında imzalanan Sykes-Picot anlaşmasında gizlidir ve ikincisi, başlıca temsilcileri İngiltere, Fransa ve İtalya olan 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Andlaşmasında ve bu andlaşmanın yürürlüğe girdiği gün yürürlüğe sokulan, gene İngiltere, Fransa ve İtalya başbakanlarının imzasını taşıyan “Üçlü Anlaşma”dadır.

İnsan hakları üzerinden ülke satıcıları, siyasallaştırılmış din üzerinden ülke pazarlayıcılarıyla el ele, Cumhuriyetin temelini oluşturan andlaşmalarını, Cumhuriyetin temeli olan ilkelerini, Cumhuriyete somut varlığını veren kurumlarını yadsıyarak, Türkiye Cumhuriyeti gemisini küresel okyanusun ateşten dalgaları arasına, cehennemin kaynar katran kazanlarına her gün biraz daha yaklaştırıyorlar.

İKİ TÜR İNSAN HAKKI!

Giderek farklı ve birbirine karşıt iki “insan hakları” kümelenmesi oluşuyor:

Biri, uluslararası sermayeye kumanda eden ve küresel egemenliğin kendi tarihsel mirası olduğunu savlayan küresel faşizmin belirlediği insan hakları. Yani küresel egemenliğin perspektifinde, Avrasya'nın kalbi ve Ortadoğu'nun yeniden biçimlendirilmesinin temel trampleni olarak Türkiye'ye dayatılan insan hakları.

Öteki, 23 Nisan 1920 ve 29 Ekim 1923'ün bağımsızlık temelinde, laik ve demokratik Cumhuriyetin, devrimci demokratikleşme perspektifine oturtulmuş bulunan insan hakları. Yani varolma ve ulus olarak varolma, bağımsız olma, demokratikleşme, özgürleşme, devrimcileşme yolunda insan hakları.

Biri, ister satış yoluyla olsun, ister politik, ekonomik ve askeri dayatmalar altında olsun, ülkeyi paylaşmanın ve paylaştırmanın aracı olarak insan hakları, öteki ülkenin varlığını, bağımsızlığını, demokratikleşmesini, devrimcileşmesini temel alan insan hakları.

TİHAK, insan haklarını, ulus olma ve ulusun varlığını koruma temeline indirgiyor ve insan haklarına küresel sermayenin küresel egemenliği perspektifinden bakan anlayışa karşı, insan haklarını bağımsızlık temeli üzerinde savunuyor.

TİHAK, ülkenin varlığını, bağımsızlığını, Cumhuriyetin temel ilkelerini koruyarak demokratikleşmeyi ve devrimcileşmeyi esas alan insan haklarını gündeme taşımanın kavgasını veriyor. Bugün bunun için buradayız, bu bilinci, bu insan hakları bilincini ulus ölçeğinde yığınsal güce dönüştürmek amacıyla birlikteyiz.

*10 Aralık 2005, Ankara. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı Başkanı olarak İnsan Hakları Günü konuşması

 

Muzaffer İlhan Erdost

Gercekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)