Aydın, demokrasi ve yazın
Kimdir aydın? Yazınla (edebiyatla) ilişkisi nedir?
Günümüze dek yapılmış yeterince aydın tanımı bulunmaktadır. Bununla birlikte aydının tanımı, toplumsal konumu ve işlevi çağlar boyunca değişkenlik göstermekte, bu da tanımların kapsamı ve içeriği konusunda değişik ve çelişik algılamalar yaratmaktadır. En azından aydının (bilgi, görüş ve duruş olarak) “ışıklı, ışık taşıyan, ışık yayan” olduğu noktasında bir ortak payda oluşturulabilir mi? Başka dillerde, Türkçe’deki “aydın” veya Arapça’daki “münevver” karşılığı kullanılan (örneğin entelektüel gibi) sözcükler doğrudan “ışık” kaynaklı olmasa da anlam olarak, belirttiğimiz ortak paydayı içermektedir. Örneğimizdeki sözcüğün türediği “intellect”, akıl, mantık, zekâ anlamındadır. O halde bir bileşimle çıkarsama yapmak gerekirse, aydın, “usa dayalı bilginin ışığıyla aydınlanmış kişi” denebilir mi? Sözcük kökeni ne olursa olsun, açıktır ki gerçek aydın, Avrupa’da reform ve rönesansla başlayıp Fransız devrimi ile sıçrama gösteren ve dünyaya yayılarak sürüp giden aydınlanma çağının kazanım ve birikiminden payını almış kişidir; donanımlıdır, dağarcığı varsıldır. Bu gerekli koşuldur ama yeterli değildir. Aydının bilgileri, düşünce ve görüşleri bilimsel, ussal ve anlaksal olmalıdır. Bu da ancak, her türlü önyargıdan, dogma ve kör inançtan arınmış, sorgulayıcı, araştırıcı bir yaklaşımla olanaklıdır. Ahmet Cemal, “Aydından beklenen en önemli şey dürüstlük ve namus” dedikten sonra şöyle bir tanım getiriyor: “Aydın şu kişidir: Nereden ve hangi otoriteden gelirse gelsin kendisine ulaşan hiçbir veriyi kendi zihinsel süreçlerinden geçirmeden doğru ya da yanlış demeyen kişi ve o zihinsel süreçleri hep besleyen kişi.” (Cumhuriyet Kitap, 17 Ocak 2008, Sayı 935) Ek olarak aydın etik ve estetik değer ve kurallara sayı gösteren ve uyan kişidir. Buraya kadar yazılanlar aydının aydınlanma aşamasına ilişkindir. Aydını aydın yapan asıl aşama aydınlatma, öncü ve yol gösterici olma aşamasıdır ki, aydın için sorumluluk ve güçlük bu aşamada başlamaktadır. Gerçek aydın, çağına, toplumuna ve insanlığa olan borcunun bilincinde olandır. “Aydın sorumluluğu” bilgi, düşünce ve görüşlerini paylaşmasını, başta kendi toplumu olmak üzere insanlığın yararına sunmasını; toplumunun tarihsel yöneliş ve yürüyüşüne ışık tutarak yol göstermesini; öncülük ve kılavuzluk etmesini gerektirir. Aydının görev ve sorumluluğu bu kadarla da bitmez kuşkusuz. Toplumsal gelişme ve ilerleyişin önünü tıkayan, onu engelleyen veya yavaşlatan çağın gerisinde kalmış yasa ve kurallarla, köhnemiş kurumlarla, uygar olmayan sosyal ilişki ve davranış kalıplarıyla, kör inanç ve dogmalarla savaşmak da ödevidir. Bu ödevi yerine getirirken yerleşik düzenin çürük dişlerini sallar, donmuş inanç kalıplarını parçalar, alışkanlıkları bozar, çıkarları kurcalar, sömürü çarklarına çomak sokar. Bu da tepkilerle, daha ötesi saldırılarla karşılaşmasına yol açar. Her şeye göğüs germek de aydın olmanın olmazsa olmazlarındandır. Mum gibidir aydın; yanarak aydınlatır. Aydınlatamazsa yana yana tükenir. Mumdan farklı olarak her aydınlattığı, yaktığı bir mum olur, ona eklemlenir. Yanarak aydınlattıkça, beslenir, güçlenir. Biyolojik yaşamı nasıl sona ererse ersin, gerçek aydın ölümsüzdür. Onu ölümsüz kılan aydınlatmayı sürdüren yapıtları ve görüşlerini paylaşıp çoğaltarak onu yaşatan aydınlattıklarıdır. Nitel anlamda aydın ölümü, aydın olmaktan çıkmaktır ki bu da aydının kendine ters düşmesi (döneklik), düşünce ve görüşlerini bireysel çıkarları doğrultusunda biçimlendirmesi ve/ya çıkar karşılığı birilerinin emrine sunmasıdır. Bu, kişi olarak yaşamak, belki de daha iyi yaşamak anlamına gelse de aydının ölümüdür. Demokrat, insancıl, barışçı, uygar ve ilerici olmak aydını aydın yapan temel niteliklerdendir. Bu bağlamda aydın, emperyalizme, saldırganlığa, savaşa, sömürüye, şoven milliyetçiliğe; ırk, dil, din, cinsiyet vb. gibi her türlü ayrımcılığa; siyasal, dinsel, askersel, her türlü diktatörlük, totaliterlik ve despotluğa; soykırım, işkence, asimilasyona ve insan haklarına her türlü aykırılığa karşıdır. Kuşkucu ve sorgulayıcı özellikleriyle aydın herhangi bir ideolojiye yakın dursa bile tutsağı, müridi olamaz, olmamalıdır. Tersi her tavır aydının ölümü anlamındadır. Bu noktada belirtmek gerekir ki, düşünce, görüş ve duruşunda dinsel inancından bağımsız olma zorunluluğu aydının bir dinsel inancı olmasına nasıl engel değilse, ırkçı, şoven milliyetçilikten uzak durmak da vatansever olmasına, ülkesinin ulusal çıkarlarını savunmasına da engel değildir. Peki, aydın olmak kişiye her konuda görüş belirtme, savlarda bulunma hakkı verir mi? Kuşkusuz bunun yanıtı “hayır”dır ve her gerçek aydın yanıtın “hayır” olduğunu bilir. Aydın, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamayacağını” bilendir. Dolayısıyla açıkladığı görüş ve düşünceleri “bilgi alanıyla sınırlı” tutar. Fikirlerini bilgi ve belgeyle destekler. Duyumla, kanıyla, yaygın inanışla, söylenti ve dedikoduyla savlar öne sürmez, sürmemelidir. Bunun tersini yapmanın sonucu da aydın ölümüdür. AYDIN VE DEMOKRASİ Aydın ve demokrasi, demokrasi ve aydın; birbirinin “mütemmim cüzü”, etle tırnak gibi birbirinin ayrılmazı, yaratıcısı, besleyicisi, yaşatıcısı… Aydınlanmaya ve aydınlanma temelinde çağdaş demokrasilere altyapı oluşturan tarihsel gelişmelere uzun uzadıya girmeden şöyle bir saptama yapmak yanlış olmaz: aydınlar ve demokrasi birbirini üretmiş, geliştirmiş, yaşatmış; birbirinin olmazsa olmazı iki unsurdur. Teokratik ve monarşik yapılarda her konuda söz söyleme hak ve yetkisi yalnızca egemen otoritenindir. Toplum sorgulamasız inanmak, onaylamak, uymak ve yapmakla yükümlüdür. Dogmalar üzerine kurulu bu yapıların aydın üretmesi çok güçtür. Bu güçlüğe karşın akıl yoluna başvuran, sorgulayan ve/ya aykırı sonuçlar elde edenler en ağır suçlamalar ve yaptırımlarla karşılaşır. Modern çağda dinsel, siyasal, askersel… diktatörlüklerle aydınların karşı karşıya gelmesi, aydınların hedef alınması, baskılara ve işkencelere uğratılması, yurtlarından göçe zorlanması… rastlantı değildir elbette. Tarihsel akışta geri dönüşler her zaman aydınları biçmekle başlar. Karanlık için ışıkları söndürmek gerekir zira! Çağdaş demokrasinin değerlerini henüz kavrayıp sindirememiş, tüm kural ve kurumlarıyla yaşama geçirememiş toplumlarda ise egemen-aydın ilişkisi acı gülünçtür. Bu tür toplumlarda yönetim erkini eline geçirenlerde diktatoryal eğilimler kısa zamanda uç verir. Erkin başı, sözgelimi ekonomiden astronomiye, dış politikadan fiziğe, spora, genetiğe… değin her konuda bir uzman edasıyla açıklamalarda bulunabilir. Kadrosunda yer alanlar, bu dallarda uzman olsalar bile verdiği yalan-yanlış bilgileri yalanlamaz. Kuşkusuz bunun bir nedeni de bu tür toplumlarda “yarı aydın”ların bolluğudur. Bu kesimi yaratıp besleyen birtakım akademik unvanlar, medya olanakları ve siyasi-bürokratik makamlardır. Gerçek aydınların, siyasi erk mensuplarının bilinçli yanıltmaya dönük veya bilgisizlikten kaynaklanan söylemlerini, bilimsel veriler ışığında çürütmeleri ve uygarca eleştirmeleri bile tepkiyle karşılanır. Bu tepkilerin en hafifi “siyaset yapmakla” suçlanmak(!), ceza veya tazminat davası açılmasıdır. Aydının sövgü, tehdit, saldırı hatta öldürmeye varan tepkilerle karşılaşması her zaman olasıdır. Sonuç olarak uygar bir demokrasi için aydınlanmış bir topluma, böyle bir toplum için aydınlara; aydınların ve aydınlığın çoğalması için özgürlüğe gereksinim vardır. AYDIN ve YAZIN Yazın insanlarının, bilim ve sanat insanlarına göre aydınlatma görevini yerine getirmelerini kolaylaştıran, buna karşılık sorumluluklarını arttıran önemli bir avantajı vardır; malzemesinin söz ve yazı olması. Başka dallarda etkinliği olan aydınlar toplumu aydınlatma görevini etkinlikleri yoluyla doğrudan yerine getirmede veya tepkilerini, karşı çıkışlarını topluma o yolla iletmede güçlük çekebilirler. Ya da toplumun çoğunluğu onların bilim veya sanat dilini anlamada zorlanabilir. Bu nedenle, sözgelimi bir fizikçi, bir matematikçi; bir heykeltıraş, müzisyen veya ressam sözcüklere başvurmak zorunda kalabilir. Görüş ve/ya tepkilerini sözle, yazıyla dile getirdiğinde, karşı tepkiler öncelikle “alanı dışına çıktığı” ile başlayacak, işine bakması, kendi etkinlik alanında kalması istenecektir. Başkaldırı, tepki, toplumu uyarıcı, aydınlatıcı iletiler elbette bilimin, sanatın her dalında, etkinliğin ve ürünün kendi içinde yer alabilir. Ancak bilim ya da sanat insanı bunu yeterli görmeyebilir veya hedefe yeterince ulaşmadığını, ulaşsa bile yeterince anlaşılamadığını; yanlış veya eksik kavrandığını, onun duruşunu, tavrını arzuladığı biçimde ve ölçüde yansıtamadığını düşünebilir ve söze başvurma gereksinimi duyabilir. Yazında ise sözcükler temel yapı taşlarıdır. Güneş de, ışık da; gündüz de gece de; aydınlık da, karanlık da; düşünce de, bilgi de… sözcüklerden oluşmaktadır. İnsanları, toplumları ışıtan, karartan; uyandıran, uyutan; ayıktıran da uyuşturan; köleleştiren, özgürleştiren… sözcüklerdir yazında. Bu nedenle yazın insanı duruşunu, görüşünü, tavrını, iletisini… kendi öz malzemesi ve ürünüyle aktarma ayrıcalığına sahiptir. Kuşkusuz bu ayrıcalık onun toplumsal ve yazınsal sorumluluğunu arttırdığı gibi onu saydam duruma da getirir. Ürünleri yazın insanının aynasıdır; duruşunu, görüşünü, tavrını yansıtır, aydın olup olmadığının göstergesidir. Bu bağlamda aydın tanımına uygun nitelik ve donanımdaki yazın insanının toplumu aydınlatma görevini yerine getirmesi doğrudan çalışmalarının ve yapıtlarının kendisiyle olanaklıdır. Bu bağlamda şöyle bir saptama yapılabilir: Başka alanlarda olduğu gibi yazın alanında etkinlik gösterenlerin aydın olmak gibi bir zorunluluğu olmadığı gibi, yazın insanı olmak kişiye kendiliğinden aydın niteliği ve sıfatı kazandırmaz. Başka bir deyişle aydın sayılamayacakların yazında başarılı olamayacaklarını savlamak nasıl gerçeklikle çelişirse, aydın olmanın başarılı bir yazın insanı olacağını savunmak da gerçekle örtüşmez. Ancak bu saptama yazın insanının topluma yönelik sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz. Yazın insanı beslendiği toplumun aydınlanmasına, çağdaşlaşmasına, uygarlaşmasına ve uluslar arası toplumun ön saflarında yer almasına katkıda bulunmakla ödevlidir. Bu da aydın olmasını ve aydın sorumluluğuyla davranmasını ve yazında buna uygun duruş sergilemesini gerektirir. Kuşkusuz aydınlanma sürecinden payını almış, aydın sıfatı kazanmış yazın insanının bu özelliği temel etkinlik alanı olan yazına karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı gibi eksiltmez de. Yazın insanı öncelikle ve kaçınılmaz biçimde yazına karşı sorumlu ve yükümlüdür. Bundan kaçınması, yazını kuramsal, düşünsel, bilimsel… çalışmalara feda etmesi onu yazın insanı olmaktan çıkaracaktır. Bu, yazının dil, estetik, etik ve sanatsal kurallarının yazın dışı çalışmalarda uygulanamayacağı anlamına gelmez. Tersine aydın yazın insanının her türlü çalışmasında bu kurallara uyması beklenir. Arzu edilmeyen ve onaylanmayan, yazının kendisinin başka etkinliklerin emrine verilmesi, başka amaçlara alet edilmesi, başka kaygılara feda edilmesidir. Ancak yazına saygı ve kurallarına uyum kaygısı aydın yazın insanını aydın olarak sorumluluğunu üstlenmekten alıkoymamalıdır. Sonuç olarak, aydın yazın insanının aydın kişiliği ile toplumuna ve insanlığa, diğer yanıyla yazına karşı duyarlı ve sorumlu davranma yükümlülüğü vardır. Bunlar birbirini dışlayan değil bütünleyen yükümlülüklerdir. Yazında yaklaşım, tavır, duruş bu çerçevede olmalıdır. Her zaman olduğu ve olacağı gibi günümüzde de aydın yazın insanını tavır almasını, duruşunu sergilemesini gerektiren insansal ve toplumsal duyarlılıklar ve yol ayrımları vardır. Bulunduğumuz noktada aydınlık-karanlık savaşımı -Nazım Hikmet’e o dizeleri yazdıran karanlık-aydınlık çatışması sürmektedir, sürecektir. Bu bağlamda büyük ustaya saygıyla sözü şöyle bağlamak yanlış olmaz: Ben yazmazsam, sen yazmazsan, o yazmazsa… Ali Günay
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR