EKONOMİ POLİTİK ALMANCA MIDIR?

12 Mart’ın kara günleri geçtikten sonra, 1974 yılından itibaren iyi bir çalışma olanağı bulduk. Yayınların dışında, her hafta bir, iki, bazen üç kente veya kasabaya gidip ekonomi konularında konferanslar veriyorduk.

Bunlar genellikle öğretmenlerin, sendikacıların veya gençlerin çağrılarıyla Töb-Der lokallerinde veya başka dernek, oda veya sendikalarda yapılıyordu.

 Gene yoğun bir hafta sonunda Şerefli Koçhisar’dan bir talep geldi ve ben gitmeye karar verdim.

Zaten Ankara’ya çok yakındı, akşama dönüp günden kalan işlerimi yapabilirdim. Bu arada bu kasabaya “Şerefli” lakabının nereden geldiğini de hep merak etmişimdir. Hani Maraş’ın kahramanlığını, Urfa’nın şanını hakkıyla kazandığını biliriz de, Koçhisar’ın şerefi acaba nerden gelmiştir? Daha önce şerefsiz miydi? Yoksa diğer kasabalar şerefsiz olduğu için mi şerefli sayıldı gibi saçma sorular kafamda, otobüse bindim. Saçma soruları severim. Geçmiş zaman, yarım asra yaklaşmış, konferansın konusunu tam hatırlamıyorum ama ekonomi politik konusunda genel bir bilgilendirme olabilir. Konferans bitince sohbet başladı. Gençten bir öğretmen konuya girdi:

- Hocam, ekonomi politik Almanca değil midir?

- Hoppala, bu nereden çıktı?

- E, Marx Almanca yazdığına göre, bu dili öğrenmeden bunu tam kavrayabilir miyiz ki?

- Elbette kavrarız, neden olmasın. Gerçekler her dilde ifade edilebilir.

- Ama Hocam, olmaz ki

- Bal gibi olur, bütün dünya Almanca mı öğrenecek? Üstelik bu literatür diğer dillerde, özellikle İngilizcede daha zengindir. Kaldı ki onlar artık iyice eskidi.

Genç öğretmen o kadar inanmıştı ki, kıvranıp duruyor, ne kadar konuşsak vazgeçmiyordu. Bize otobüs terminaline kadar eşlik ederken de ısrarını sürdürdü.

- Önce Almanca öğreneceğim Hocam.

- Size kolaylıklar dilerim.

Hayır, o zaman böyle demezdim. Muhtemelen “O halde kolay gelsin” demişimdir. “İyilikler dilerim” sözünü 1980’lerde İstanbul’da ansiklopedi çalışmaları sırasında ara sıra karşılaştığım değerli edebiyatçı Rauf Mutluay’dan kaptım.

O yıllarda ek iş olarak birçok ansiklopediye yüzlerce madde yazmıştım. İş aralarında kütüphanelerden notlar çıkartır, vapurda bond çantanın üzerinde yazar, akşam da evde daktiloya çekip verirdim. Sonra bilgisayarlar, internetten önce floppy diskler çıktı, kuryeyle aldırmaya başladılar, ama uzaktan çalışınca bu kez de ödemelerin üzerine yatanlar çoğaldı. Basın yayın dünyası fena halde üçkağıtçıdır. O alemin hikayeleri birkaç cilt tutar.

- Başka türlü olmaz Hocam.

- O halde ben ekonomi politiği hiç bilmiyorum demektir.

- Estağfurullah Hocam ama esası oradadır.

Pekala diyerek vedalaştım. Bir daha da hiç karşılaşmadım. Ama belki de karşılaşmışımdır da farkında olmamışımdır. Kim bilir. Almanca öğrendiğini de sanmam ama öğrenip orjinallerinden okumuşsa helal olsun.

VENCERAMOS

Efendim, uzun süren seyahatlerimizin birisinde yolumuz bir yayla yerleşimine düştü. Solcu gençler bizi evlerine götürdü, sohbet koyulaştı. Elektrik olmadığı için gaz lambasının ışığı altında minderlere yerleştik. Çok, hatta aşırı yorgun olduğumuz için bir an önce uyumak istiyorduk ama gençler konuşmaya o kadar hevesliydi ki, ara sıra başımız düşse bile artık bizim için işkenceye dönüşen sohbet sürüyordu. Bu arada çocuklardan birisi “bizim burası çok yüksek değil, iyi karpuz olur” dedi ve tarlaya koşup bir karpuz getirdi. Ne var ki kelek çıktı. Diğer birisi “bu seçmesini bilmez” diyerek koşup bir başka karpuz kapıp geldi, o da kelek çıktı. Böylece keleklerle sohbetler arasında yarı rüyada gidip gelmeye başladım. Bu arada acaba karpuzları başkasının tarlasından mı araklıyorlar diye şüpheye de düşmedim değil, çünkü kakır kıkır gülüyorlardı. Solcu gençler arakçılık yapıyor denmesini hiç uygun olmayacağını nasıl söylesem, şakayla mı karıştırsam filan derken ortaya bir bağlama çıktı. Yandık mı yandık dedim. Bu çok iyi çalınınca bazen hoşa gidebilen ama her tımbırdatanın beceremediği bir sazdır. Uzun lafın kısası, gençlerin şakaları, sürekli yenileri gelen ve her seferinde kelek çıkan yeni karpuzlar arasında sızmak üzereydim kiii...

- Venceramos, vencaraaamooos, kıralım zincirlerimiziii....

- Allahım, sana sığınıyorum, kurtar beni derken yeni bir karpuz daha kelek çıkmaz mı?

- Venceramos, vencaraaamooos, dımbıdım, dımbıdım, dım-bı-dıım, zulme ve yoksulluğa paydos, Şili’de halk savaşıııyooor. ... Geçmişe ağlamak fayda vermeeez... Gelecek mutlak sosyaliiiziiim...  Güneş doğuyor, gecekondudan geliyor filan... Hay Şili halkının gecekondusuna şaapiiim ...

İşte bu ızdırap kelek karpuzlar, gülüşler ve Venceramoos arasında gece yarısına kadar sürdü. Bari karpuzların bir tanesi iyi çıkaydı kine. Neyse bir saat geldi. Aynen olduğumuz yerde, bir haftadır üzerimizden çıkmamış elbiselerle uzanıp anında uykuya geçtik ama gece yarısını biraz geçe sıkıştım. E tabii, ne de olsa her karpuzdan birer dilim tatmıştık. Yayla evinin ikinci katından aşağı seyirtip tarlanın kenarında su dökecekken (köylüler öyle der) aşağıdaki öküz bir böğürtü kopardı, yarı basamakta kala kaldım. Gerisin geri sahanlığa çıkıp ayışığında oturdum. Öküz biraz uzaklaşınca tekrar hamle ettim, bu kez köpek yaygarayı kopardı. Hadii, gene kaldım. Nerdeyse çatlayacağım, alnım boncuk boncuk ter birikti. Valla abartı değil, bu kez de kazlar horozlar, artık ne varsa koroya katıldı. Nihayet yaşlıca bir amca çıkıp geldi. Izdırabımı anlamıştı, “ben hayvanları tutarım sen işini gör gel” dedi.

Mehmet Tanju Akad
Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)