12.4.1994 / Muzaffer Buyrukçu
Tıraş oldum, kolonya, krem sürmedim (Öteden beri sürmezdim zaten ve kokulu kadınlardan da erkeklerden de hoşlanmazdım) Yüzümü bol suyla yıkadım, saçlarımı taradım, "çay elinden okari ciderum yali yali" türküsünü ıslıkla çaldım, kravatımı üçgen bağladım, ayaklarımı ayakkabılarıma uzun saplı çekecekle soktum, çıktım; kapıyı kilitledim, "Bana,oğluma, torunlarıma, karıma, yazılarıma, evime bir şey olmaz" dileğimi üç kez tekrarladım, yirmi yedi basamağa, yirmi yedi kez basarak, gövdemi sallayarak aşağıya indim, posta kutusundaki yeni açılan kebabçı ilanını aldım, göz gezdirdim, buruşturdum attım. Yürümeye başladım taksi durağına doğru. Sağlıklıyıdım, neşem yerindeydi, göğsümde bir daralma, soluklarımda bir sıkıntı yoktu. Kitap Fuarına gidecek, (Yüzün Yarısı Gece) kitabımı imzalayacaktım. Nisan’ın esintili sıcağı sarıp sarmalıyordu bedenimi. Eylül rüzgârları da böyleydi; hem okuyormuş hem azarlıyormuş gibiydi. Bir Cumartesi günü Bakırköy Özgürlük Alanı’na kitap imzalıyorduk. Melisa Gürpınar, Füsun Erbulak ve Tuncer Cücenoğlu’yla. Songül Ülkü de konuk sanatçıydı. Yazarlar sendikası mı yoksa başka bir kuruluş mu çağırtmıştı bilmiyorum. Ama o güzeiliğiyle -Perihan Abla dizisiyle yükselen grafiğinden sonra- oraya gelirse onu görenler koşacak, kuyruğa girip bize kitap imzalatacaklardı. Songül Ülkü, bütün çarpıcılığıyla, bütün görkemiyle oradaydı. Avrupalı kadın makyajıyla, yürek oynatan kalçaları ve göğüsleriyle, mini eteğiyle, yadırgamadığım yerli, köşeli yüzüyle göz kamaştırıyordu. Onunla sözlerimi tartarak benliğimden fışkırarak delilik yapmak isteyen duygularımı frenleyerek konuşuyordum varlığımdaki zenginliklerin çoğunu sergiliyerek. Tuhaf bir şey!.. Songül Ülkü'nün orda olduğunu görenler, bilenler, birbirlerine anlatanlar, ünlü birini görmek ereğiyle alana akın ediyordu. Akın edenler genellikle okuması yazması kıt, kitapla uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan kesimden kişilerdi. Geliyorlar, gözlerini Songül Ülkü'ye dikiyorlar, hayranlıkla bakıyorlardı. Erkekler bu cinsel objeyi tepeden tırnağa süzüyorlar, göğüsleriyle mini eteğinin dışına taşan dolgun kalçalarını, hayallerindeki canavarlarla birlikte yutuyorlardı. Ve önünden geçiyorlardı saygılı bir tören geçişiyle. Evet geçiyorlardı, geriye dönüyorlardı, bakıyorlardı, bir daha bakıyorlardı, gözlerine bakıyorlardı, yüzüne bakıyorlardı, saçlarına bakıyorlardı, gülümsemesine bakıyorlardı, bacak bacak üstüne atışına bakıyorlardı; bakışlarının renklerini, davranışlarının anlamlarını çoğaltıyorlardı. Biz de onlara bakıyorduk. Füsun Erbulak onlara bakıyor ve kızıyordu, Tuncer Cücenoğlu onlara bakıyor ve gülümsüyordu, ben onlara bakıyordum ve hop oturup hop kalkıyordum. Buraya kitap imzalamaya gelmiştik ta nerelerden ama sinek avlıyorduk ve tepemizden vuran kızgın güneşin altında kavruluyorduk. Bakırköy Belediyesi Eğitim, Kültür ve Sosyal İşler Müdürü oyun yazarı Tuncer Cücenoğlu, kendi bölgesindeki kitaba sırt çeviren ya da kitaptan korkanlardan sorumluymuş, onların adına özür diliyormuş gibi davranıyor, utanıyordu. Melisa Gürpınar, gerçeğin oynak yapısını ve bu yapıya uygun işlevlerini bilen, onları değerlendiren bir bilge şair edasıyla öfkelerimizi yatıştıracak sözler söylüyordu. Gene de on onbeş adet kitap imzaladım. Arkadaşlarım da imzaladılar. İmza saati sona erince Bakırköy belediye Başkanı Yıldırım Aktuna'nın vereceği akşam yemeğine katılmak üzere kalktık. Deniz kıyısında iki bin kişilik bir salondu ve içindekilerin yüzde doksanı kadın, kız, çoluk çocuktu; upuzun masaların çevresinde sıralanmışlardı. Bize ayrılan yere otururken Füruzan'ı gördüm. Karşımdaydı, yanında güzelce bir kadın vardı. "Nasılsın Muzaffer?" "Teşekkür ederim, sen nasılsın?" dedim. "İyiyim, iyiyim." dedi Füruzan. "Nerden böyle?" "Kitap imzalamaktan." dedim. "Çok imzaladın mı?" dedi Füruzan. "Onbeş tane." dedim. "Eh! Fena değil." dedi Füruzan. "Bu günleri de yozlaştırdılar." dedi Melisa Gürpınar. Füruzan saçlarını tepesine toplamıştı, tanıştığımız zamanki gibiydi, formunu koruyordu. Seyrek karşılaşıyorduk ve uzun zamandır görüşmemiştik. O, bu arada film çevirmiş, bazı televizyon programlarına çıkmış, soruları yanıtlamıştı. Ben, Songül Ülkü, Melisa Gürpınar, Füsun Erbulak sıralanmıştık öyle saz takımı gibi. Karşımdakilerden biri, adını duymadığım çok saçlı, saçları kıvır kıvır bir ressam, arkadaşı da feminist psikiyatrist doçent Arşalus'du. Önümüzdeki tabaklar, bardaklar bomboştu ve ne zaman dolacağı, ne vakit yemek yiyen, içki içen insan resimlerini yayınlayacağımız belli değildi. Bizden çok önce -konuşmaları, şarkıları dinlemek için yemek yemek için- gelenler başlarını eğip kaldırarak getirtmeyi başardıkları yiyecekleri, içecekleri tüketiyorlardı. Aslında böyle iki bin kişiye kapılarını açıp "buyur" eden bir salonda bir kaç saati geçirmeyi tasarlarken -aç kalınacağını düşünerek- bir şeyler atıştırmak gerekirdi. Aklımızın yarısı, garsonların oraya buraya götürdüğü ördövrlerde, bakışlarımızla taradığımız yüzlerde, beklemeye başladık. Bu arada kalabalığın yarattığı gürültünün duvarını aşabilirsek anlamlı anlamsız bir iki kalıcı ve uçucu sözü sahneye çıkartıyorduk ama sözlerimiz genellikle ortalığı panayıra çeviren afacanlar, onlarla ilgilenmeyen bencil anneleri ve serseri mayınlar gibi dolaşanlar hakkındaydı. Dikkatleri üzerine çeken Songül Ülkü'nün varlığından ötürü bizler ayrıcalıklı kişilerdik ve bulunduğumuz bölüm gözdeydi. (Perihan Abla) dizisini ve başka dizileri, başka filimleri izleyenler Songül Ülkü'yü yakından görebilmek için durup, dönüp bakıyor, birbirine gösteriyor ve gözlerini mutlu ışıltılar kaplıyordu. Evlerine döndüklerinde, arkadaşlarıyla konuştuklarında Songül Ülkü ile aynı çatı altında olmanın güzelliğini, onurunu anlatacaklardı. Ve Melisa Gürpınar, Fürüzan, Füsun Erbulak, -görevi gereği karabatak gibi bir batıp bir çıkan, bir iki saniye bizlerle selamlaşan- Tuncer Cücenoğlu ve ben, kimsenin umurunda değildik, zaten onlar buradaki beş yazardan habersizdiler, ayrıca bu kuru kalabalıktan hiç kimseye kitap imzalamamıştık. Acı bir şeydi bu ama gerçekti. Güncel olaylardan öteye sıçramayan, magazin basınıyla, Top Secret'lerle, paparazzi'lerle beslenen bu topluluk, benim günlüklerimden, öykülerimden, romanlarımdan bir tek satır bile okumamışlardı. Ve biz azınlıktaki yabancılar, çoğunluktaki yabancıların eğlencelerine katılan, kendileri de eğlenmeye çalışan tedirginlikleri sonsuz tanıklardık. Ben, bu yabancılar ordusunu gözlüyordum. Hepsi capcanlıydı, cıvıl cıvıldı, devinimliydi; antenlerini germişler, hortumlarını yaşamın bal yapan eşsiz kovanlarına uzatmışlardı ve boyuna emiyorlardı tadları, çiçek özlerindeki büyüleri, düşsel fısıltıları, düşsel dansların müziklerini. Elleri, ayakları, dilleri, başları tempo tutuyordu. boyunlarını sağa sola çeviriyor, sürekli olarak birilerini arıyorlardı, birilerine gülümsüyorlardı, birilerini kıskançlıkla süzüyorlardı, birilerine kızıp kaşlarını çatıyorlardı, birileriyle alay ediyorlardı dudaklarını büzerek ve baktıkları noktada kimseler, anlamlar, amaçlar yoksa hüzünleniyor, boşlukların derin uçurumlarına yuvarlanıyorlardı. Konuşuyorlardı. Soru soruyorlardı, kısa uzun yanıtlarla varolduklarını, adam yerine konulduklarını kanıtlamaya çalışıyorlardı. Ve hiçbir işe yaramayan bazı sesleri dışarıya atarak öldürüyorlardı. Ama içlerinde, günyüzü görmeyen, görünce ilişkileri ve zevkleri değiştirecek güçte oldukları izlenimini uyandıran kim bilir kaç milyar ses vardı? Bu seslerin kimileri söze dönüşerek bilgileri zenginleştirecek ya da bilgilerin alt katmanlarına yerleşerek kir ve pislik üretecekti. Köpüren ve saldıran tutkuların pençelerinde öleceklerdi, ölmeyen de olacaktı elbet ve kule gibi bir yerlere tırmanıp oradan insanlara bir şeyler ileteceklerdi. Ötedeki masalara tepsilerle öteberi götüren garsonlar, biz orda yokmuşuz gibi davranıyor, geçip gidiyorlardı. Böyle davranmalarındaki gizi anlamak için kafamı yoruyor, çeşitli olasılıkları sıralıyordum. Melisa Gürpınar'a, "Nedir bu?" dedim. "Acıktın değil mi?" dedi Melisa Gürpınar. "Acıktım ya .. Sonra biz buraya yemek yemeye geldik." dedim. "Yetiştiremiyorlar... Bunca insan." dedi Melisa Gürpınar. "Yetiştirsinler! Ona göre adam çalıştırsınlar!" dedim. "Sıkma canını!" dedi Melisa Gürpınar. Bu sözler de sinirlendirdi beni. "On dakika içinde getirmezlerse kalkacam. Zaten sigara dumanı mahvetti ciğerlerimi." Melisa Gürpınar sigara içenlere baktı. "Bana da iyi gelmiyor, çok içiyorlar, bir anda bin sigara birden yakıyorlar." "Yakanların çoğu da kadın ama." dedim. "Eskiden artık kadınlıktan çıkmış, dedelerimiz gibi 'ihtiyar birer insan olmuş' ninelerimiz tek tük sigara içerlerdi ve bu bile yadırganırdı, şimdi ise ondört onbeş yaşındaki kızlar dahil kadınların yüzdedoksanbeşi sigaraya sarıldılar dört elle. Ne oluyor? Ruhsal bir deprem mi geçiriyorsunuz? Çoğalan sorunlarınızın baskısıyla mı böyle bir deşarj nesnesine gereksinim duyuyorsunuz?" •• "Hem sorunlar çoğaldı hem de erkeklerin yönetimine başkaldırı gündemde." dedi Melisa Gürpınar. "Onun için mi feminizm hareketini güçlendirdiniz?" dedim. "Bu arkadaşların hepsi feminist." dedi Melisa Gürpınar, Füruzan'a, Songül Ülkü'ye, Füsun Erbulak'a, Arşalus'a ve Füruzan'ın arkadaşı Ayşe Hanım'a baktı. "Sen?" dedim. "Ben yarı feministim." dedi Melisa Gürpınar. "Ama bu feminizm amacının dışına taşıyor, erkek düşmanlığına doğru gidiyor hızla. Bu da çok tehlikeli bir gelişme." dedim. "Otoriter bir yönetimin doğmasını zorluyorsunuz." "O yönetim işbaşında değil mi?" dedi Melisa Gürpınar. "Hayır... büyük haklara kavuştunuz, cariyeden insana yükseldiniz, bugün toplumun her kesiminde varsınız ve söz sahibisiniz, yetki sahibisiniz." dedim. "Bazı yasaklar henüz kalkmadı." dedi Melisa Gürpınar. "Savaşa savaşa kalkar yasaklar, öyle kazanılır özgürlükler. Demin de belirttiğimiz gibi yaşamın her yerindesiniz, hatta kimi yerlerde onlardan daha yukarlardasınız." dedim. "Biz bir eşitlik peşindeyiz." dedi Melisa Gürpınar. "O eşitliği yaşıyorsunuz." dedim, "Meyhanelere gidiyorsunuz, barlara gidiyorsunuz; Avrupalılar gibi bekarlar, dullar ailelerinden ayrıldılar, kız ya da erkek arkadaşlarıyla oturuyorlar ... bir ilerleme bu." "İlerleme de, az ... " dedi Melisa Gürpınar. Yemek yiyenler gürültüyü arttırdı derken ansızın bir koşuşturma, bir telaş grafiği yükseldi, görevliler birbirlerine çarparak, uyuyarak kapıya doğru yöneldiler. Bu telaşın nedeni hemen anlaşıldı. Bakırköy Belediye Başkanı Dr. Yıldırım Aktuna gülümseyen, sarışın, pembe ve Balkanlı yüzüyle belirdi. Dimdik ve hızlı yürüyordu. Yolunu kesiyorlar, önünde eğiliyorlar, ellerini sıkıyorlar, boynuna sarılıp yanaklarını öpüyor, çiçek sunuyorlardı. İçtenlik gösterenlere içtenlik gösteren Yıldırım Aktuna, kürsüye çıktı, iki üç dakika kadar gürültücülerin susmalarını, uğultunun kesilmesini bekledi; bakışlarıyla da buyurdu, rica etti görevliler de 'şışt, mışt' sözleriyle sessizliği sağlamaya çabaladılar. Ve sessizlik konuşmaları engellemeyecek bir düzeye inince Yıldırım Aktuna kadınların özel ve genel sorunlarına değindi, işkenceye yatırılan, taciz ve tecavüz edilen, evlerinden kaçan, sığınacak bir damaltı arayan kadınların durumlarını kurcaladı. Alkışlandı. ısrarlı çağrılar üzerine bir gruba katıldı. Tabaklarımız hala boştu. Tuncer Cücenoğlu, sol omuzumdan eğildi. "Nasılsınız? Eğleniyor musunuz?" "Hayır, iyi değiliz, ne yemek var ne içki?" dedim. Şaşırdı Tuncer Cücenoğlu. "Ben yediniz sandım. Şimdi ilgilenirim, şimdi.." "İlgilenmezseniz gideceğiz." dedim. O kişileri azarlamaya kararlı bir tavırla uzaklaştı Tuncer Cücenoğlu. "Böyle düzenleme mi olurmuş. Göt herifler!" dedi. Füsun Erbulak. "Hayır, niye ayıplayayım, ben de söverim bu durumda," dedim. "Ayıplar gibi baktınız da." dedi Füsun Erbulak. "Yanılıyorsunuz. Ben tek konuşma biçimine inanırım, kadın şöyle konuşur, erkek böyle konuşur diye ayrım yapanlardan değilim. Erkek sövünce kadın da sövmeli. Nitekim Anadolu'daki kadın erkeklerle birlikte, erkekleriyle birlikte sövüyorlar." dedim. "Doğal olan da budur." dedi Füsun Erbulak. "Cinslere göre konuşma olmaz,olacağını düşünenler gericidir, faşisttir." · Sonunda geldi yemeklerimiz, içkilerimiz. Melisa Gürpınar bira istedi, Songül Ülkü ile ben sulandırılmış rakılarımızı yudumlamaya koyulduk. O kadar beklediğime değmeyen uyduruk yiyeceklerdi. Gene de sıkıştıran bir çemberi kırdığımız için rahattık, az da olsa havaya uymuş, neşelenmiştik. Fotoğraflarımızı çekiyorlardı, en çok Songül Ülkü ile benim fotoğraflarımı çektiler. Gözgözeyken çektiler, gülümserken çektiler, sevgililer gibi bakışırken çektiler. Songül Ülkü'ye şu anda ne yaptığını sordum. Boştaydı. Sürekli bir işi yoktu. Bazı küçük rollerle, ekstralarla idare ediyor, toplantılarda, düğünlerde şarkı söylüyordu. Ve eğlence ortamına girmiştik. Yıldırım Aktuna'nın konuşma yaptığı kürsüyü şarkı kürsüsüne çevirmişlerdi. İri bir kibrit çöpüne ya da fallosa benzeyen mikrofonu kapan kızlar, oğlanlar, genç kadınlar, hiç işlememiş, hiç dokunulmamış, ham, bet seslerle söylüyorlardı yarımyamalak bildikleri şarkıları ... bir inceltiyor, bir kalınlaştırıyor, bir uzatıyor, bir fırlatıyorlardı boşluğa; kimileri şarkı söyleme bahanesiyle içlerinde biriktirdiği zehirleri kusuyorlardı, tepkilerini sergiliyorlardı. İkinci dubleyi yarılamışken başucumuza dikildi dört beş kadınla erkek ve yakararak kaldırdılar Songül Ülkü'yü. Erkeklerin yağlarını eriten salınışlarla yürüdü Songül Ülkü ve derme çatma bir saz takımı eşliğinde sıralamaya başladı, hareketli, oynak, göbek attıran şarkıları. Sesi ahım şahım değildi ama hem saz takımında iş yoktu hem de gürültü büyük boyutlara ulaşmıştı. Herkes konuşuyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. Bir curcuna bir rezalet! Muazzez Abacı bile olsa yola getiremezdi bu çığırdan çıkmış vatandaşları. Oysa Songül Ülkü, onları memnun etmek ereğiyle çırpınıyordu. Vücudunun en çekici, en etkili yanlarını öne çıkartarak dikkat odağına dönüştürüyor, bu davranışıyla sesinin etkisini çoğaltmaya uğraşıyordu. Evet, belini büküyordu, göğüslerini kabartıyordu, kalçalarını titretiyor, kalçalarının kışkırtıcılığını kullanıyordu. bir yandan da buram buram terliyor, terini avucunda tuttuğu kağıt peçeteyle siliyordu. Songül Ülkü canını dişine takarak (indim havuz başına bir kız çıktı karşıma) şarkısını söylerken ruh hastası bir kadın, boynuna kırmızı bir kordela, başına da siyah bir şapka taktığı beyaz tüylü köpeğini okşuyor, gıdıklıyor, arka ayaklan üzerinde dikilmesini sağlıyor, kahkahayla gülüyordu. "Terbiyesiz karı!" dedim. "Kim?" dedi Melisa Gürpınar. "Şu!" dedim gösterdim. "O, bu geceden köpek aracılığıyla bir takım şeyler kotarmaya çalışıyor." dedi Melisa Gürpınar. Böyle saygısızlıklarla zor durumda kalan Songül Ülkü'yü alkışlarımızla destekliyor, yüreklendiriyorduk. Yemeklerini çabuk bitiren Melisa Gürpınar, Füruzan, Füsun Erbulak, Ayşen Hanım kahve istediler garsondan. "Sen fala bakar mısın?" dedi Füsun Erbulak. "Neden olmasın." dedi Melisa Gürpınar. Kahveler gecikince Füsun Erbulak elini ters çevirdi, uzattı melisa Gürpınar'a, "El falıma bak." dedi. Melisa Gürpınar, gözlerini dikti Füsun erbulak'ın avucuna baktı baktı, "bir şey göremiyorum." dedi. Füruzan, "Belki bende birşeyler görürsün." dedi, avucunu gösterdi. Melisa Gürpınar, kavradı Füruzan'ın elini. "Surda belirgin iki çizgi var, üçüncüsü yok. Hayat çizgisi yerli yerinde, zeka ve aşk çizgileri bir tek çizgiye dönüşmüş. bu iki çizgi birbirini yok etmiş. Kim bilir hangisi hangisini." "Sen falcı değilsin." dedi Füruzan sertçe. "Değilim." dedi Melisa Gürpınar, kızdı ve itti Füruzan'ın elini. Ayşen hanım, "bana da bakar mısınız?" dedi. "Bakayım ama bir şey bilmiyorum ki?" dedi Melisa Gürpınar. "Olsun. Siz gene de bakın." dedi Ayşen Hanım. "Tuhaf bir şey! İkinizin avucu şaşılacak biçirnde birbirine benziyor, yalnız sizin çizgileriniz tamam. Fakat avucunuzun ortasında iki katılık yer var ki şaşırdım. Bu bende siz otoritersiniz gibi bir duygu uyandırdı. Otoriter misiniz?" dedi Melisa Gürpınar. "Evet." dedi Ayşen hanım. Füruzan duymadı. "Ne var ne yok orada?" "Otorite." dedi Melisa Gürpınar. Füsun Erbulak da tekrarlattı. Melisa Gürpınar, yeşilimsi bir kağıda bir şeyler karaladı, verdi bana. (Melisa... avuç falı sıfır./ Evet sıfır ve bütün fallar sıfır./Göt! Füsun! Ayıp!/ sen bilmiyorsun diye mi? Ben zaten kendim için söyledim. F.M.F.M. Gece bir yerlere akıyor.) "Bizden de birşeyler götürecek." dedim. "Devinimlerin özünde erozyonlar, kaymalar vardır." dedi Melisa Gürpınar. "İnsan en çok erozyona uğrayan varlıktır." "Aynen öyledir." dedim. "Biliyor musun, Cemal Süreya da fala bakardı, hem el hem kahve." "Vah canım!" dedi Füruzan. "Acısı hala içimde." "Tanıyan herkesin yüreğini kanattı." dedim, "Yıldız falına da bakardı, gazetelerdeki resimli romanları izlerdi heyecanla." "Yaa, ilginç." dedi Füruzan. "Cemal Abi'yi severdim ben." dedi Füsun Erbulak. Masadan masaya ilişkiler, transferler artmıştı.Oturanların bazıları oturmaktan yorulmuş ya da başka kaynaklar arıyorlarmışçasına geziniyorlar, sıkışanlar helaya seğirtiyorlardı, yürürken yürürken aniden hızlanıyorlardı. Füsun Erbulak'a onu ilk gördüğüm günden söz ettim. Füsun Erbulak eşi Altan Erbulak ve kızıyla birlikte Avşa'nın Çınarlı köyündeydiler. Kumsalın denize yakın bölümüne uzanmışlardı. Radyo, fotoğraf makinası, gazeteler, kitaplar ve Füsun Erbulak kalktı, bir kaç adım ilerde durdu, geniş kenarlı şapkasını eğdi öne doğru, kara güneş gözlükleriyle ötelere doğru baktı. Altan Erbulak, kendisini tanır tanımaz çevresini saran hayranlarıyla şakalaşıyor, onları güldürüyordu. Kalın camlı gözlüğü, dik saçları, iri dişleriyle haşarı bir çocuk görünümündeydi. , Altan Erbulak'la burda karşılaştığımıza sevinmiştim. 1954'Ierden, Pazar mecmuasından konuşmaya başlamıştık, Pazar'da yayınlanan öykülerimi Altan resimliyordu. Füsun Erbulak, bizim içtenlikli konuşmalarımızı soğuk ve yabancı gözlerle izliyordu. Galiba halinden memnun değildi. Altan Erbulak karısını benimle tanıştırmak için çağırınca hiç işitmemiş gibi davranmıştı. "Anımsamıyorum." dedi Füsun Erbulak. Arkadaşlar kahvelerini içince kalktık. O geceyi bütünüyle ve sindire sindire yaşayamadığım için bir ukte kalmıştı içimde. Aynı kadroyla, ama daha bir kaynaşarak, daha bir dostça ve yeniden yerleşmeliydik o gecenin aralıklarına. Songül Ülkü'yü, Füsun Erbulak'ı daha yakından, daha derinden, daha ayrıntılı bir biçimde tanımalıydım. Taksiye bindim. Altınpark'a geldiğimde saat 1.30'du. Sürücünün parasını verdim, savdım ve rüzgarlı alana daldım; geniş, kocaman, memleket gibi bir parktı ama ağaçları, çiçekleri azdı. Balıkların kuyruk sallayarak yüzdükleri oldukça büyük bir havuz yapmışlardı. Küçük köprüler, patikalar, henüz işletmeye açılmamış kulübeler, büfeler açılınca daha da güzelleştirecekti buraları. Modern yapıya girdim. (Şansa bak sen, burasını Karayalçın yaptırmıştı ama Refahlı belediyenin denetimindeydi ve her an yıkabilirler, her an bir mescide ya da ilericilerin, Atatürkçülerin, cumhuriyetçilerin yararlanamayacağı bir şeye çevirebilirlerdi. Fuarın açılış günü ikircikliydik ... kuş dikende durur gibi duruyor, sağa sola bakıyor, 'düşman', arıyorduk. bakan Fikri Sağlar konuşurken ve biz bir sürü yazar dinlerken, birileri içeriye dalar, ellerindeki makineli tüfeklerle hepimizi tarar, olayı da islami örgütlerden biri üstlenirdi ve biz , 'insanın insanca yaşamasını isteyenler' bok yoluna giderdik. Ama bir şey olmamıştı. Yalnız o korku, benliğimdeydi ve sürekli zonkluyordu. Tenhaydı. Okurlar ancak saat beşten sonra gelirdi. Standları dolaşmaya başladım. Düzenliydiler ve kitap alıcılarını bekliyorlardı. Stand aralıklarını sokağa dönüştürmüşler, her sokağa da Sıvas'ta yakılarak öldürülen Metin Altıok'un, Asım Bezirci'nin, Behçet Aysan'ın adlarını koymuşlardı. Turhan Günay'la karşılaştım. Uzun boylu, sağlam yapılı, esmer bir çınardı ve gözlerinden iyilik ışıkları taşıyordu. Kucaklaştık. "Nasılsın Muzo abi?” "Muzo abin sağlıklıdır ve kardeşi Turan'a 'hoş geldin' der." dedim. "Sağol!" dedi Turan Günay, içtenliğini, sevgisini yansıtan bir davranışla sırtımı okşadı. "Napıyorsun?" dedim. "Bir arkadaş bekliyorum, bu gece onlarda kalacam." dedi Turhan Günay, kapıya baktı arkadaşını görebilmek umuduyla. "Bir aksilik olursa, arkadaşınla görüşemezsen bize gel, evimiz müsait." dedim. Duygulandı Turhan Günay, kollarımı kavradı. "Çok teşekkür ederim abi. Sen buralardasın değil mi?" "Buralardayım." dedim. "Görüşürüz." dedi Turan Günay, ayrıldı yanımdan. Bir iki adım atmıştım ki Ahmet Nesin'le burun buruna geldim. "Oooo mareşalim!" dedi Ahmet Nesin. Hem şişmanlamış hem de güzel ve beyaz yüzünü kapkara bir korsan sakalı örtmüştü. Güldüm. "Esselamünaleyküm hoca efendi!" "Aleykümselam mirim." dedi Ahmet Nesin, sağ elinin avucunu göğsünün ortasına bastırdı saygıyla. Gözleri kanlı ve mahmurdu. Uykusuz ve içkiyle doldurulan bir gecenin belirgin izleri vardı ve sanki hala gündüze girememiş, dumanlı, felekten sayısız güzelliğin çalındığı bölümde yakaladığı ipuçlarını bir türlü bırakamamıştı. "Peder nasıl? Gelecek mi?" dedim. "Gelecek." dedi Ahmet Nesin. "Abin Ateş nelerle uğraşıyor?" dedim. "Bir takım tasarıları var." dedi Ahmet Nesin. "Anne?" dedim. "Evde. Tiyatroyla ilgileniyor." dedi Ahmet Nesin. "Selam söyle!" dedim, "Hikaye yazmayı bırakmayacaktı." "Söylerim." dedi Ahmet Nesin. "Bir şeyler yazıyor. Burada mısın istanbul'da mısın?" Güldüm. "Çat burda, çat kapı arkasında. Yayıncılık nasıl gidiyor?" "Biliyorsun, yazarların mektuplarını yayınlıyorum. Ceymis Coys'un mektuplarını yayınladım en son." dedi Ahmet Nesin. "Uğra da vereyim." "Uğrarım." dedim. El sıkıştık. Sağa sola bakarken Dursun Akçam'ı gördüm. Avrupalı giysileri ve Karslı yüzüyle tam bir karışımdı. Sağ omzuna eğdiği saçları seyrelmiş başıyla- görünüşte mazlum, fonda alay etmeyi hedefleyen- sevimli bir resim çizmişti. Almanya'dayken ve Gelsenkirchen'deyken, Ömer Polat'ın evindeki telefonla konuşmuştuk. Dursun Akçam Hamburg'daydı. Yıllar sonra Simavi Yayınlarında çıkacak öykü kitabı nedeniyle istanbul'da konuşmuş, yemek yemiştik. "Sen nerdesin babo?" "Kendi içindeki prenslikte ve Ankara vilayetinde." dedim. "Çok güzel yahu!" dedi Dursun coşkuyla. "Geziyorsun boyuna kent kent." "Sen Evropa'da ben Türkiye'de." dedim. "Olaylar bizi savurdu ordan oraya." dedi Dursun akçam öykü ve duygu yüklü bir sesle. "Aydınlarımızın canlarını acıtacak durumların doğmasını sağladı sayın ve sevgili yöneticilerimiz, alkışladığımız büyüklerimiz." dedim. "Onların bozduklarını gene biz düzelteceğiz." dedi Dursun Akçam.
Yorum Yaz
YORUMLAR