Bazen, yazılacak şeylerin fazlalığı ve kasveti, yazıya nereden gireceğinize dair size tam bir sinyal vermiyor. Ama, öyle bir an geliyor ki, öyle bir aydınlık, kafanızda giriş, gelişme, sonuç bölümlerini oluşturduğunuz mor şimşek her yerinizi acıyla sarıyor.

Hakiki acı çünkü, entelektüel zihni kıvraklaştırırken, bedeni zorluyor. Canınız gurme gibi, yemek yemek bile istemiyor. Atıştırıyorsunuz. Ev temizliğini unutuyorsunuz, birinden gelen mesaj sizi tatmin etmiyor, ütü yapmaya kalkamıyorsunuz.

Camdan bakmaya çalışsanız, sözcükleriniz sizden önce etrafı görüyor. Coşkulu, odaksız, hararetli, garip bir hal bu… Anlatılamaz. Çilesi de meyvesi de… Ah yazmak, başka hiçbir çare kalmıyor. Ama, şükür, iyi ki yazılıyor. Yoksa, çapraşık dünya halleri bizi çokça ele geçirirdi?

Bu yazıya da garip bir kanaldan yükselip giriyorum. Aslında, üzgünüm, yorgunum, kırgınım, kızgınım… Fakat, tersine de Haneke’nin imlediği üzere iyimserliğim bana her şeyi tüm cesaretimle söyleme gücü veriyor. Tarkovsky’ye yaslanarak yalnızlığımdan uçsuzluğa açılan, kendilik üretimimi çıkarıyorum. Üre(t)mek beni ben yaparken, bir başkasını ben yapmıyor. Saf varlığa yaklaşıyorum.

Yazıda Türkiye’de gelişen pespaye sanatsal gelişmelerden tutun sanatta kadının varlığına, Suriyeli mültecilerden tutun da muhafazakâr, ağırlıkla erkek-egemen cenaha değineceğim yapısal bir perspektif yakalamak istiyorum. Nitekim, bunların hepsinin aslında bir yerlerden birbirine bağlı olduğu kanısına sahibim…

Öncelikle, tam adını vermek istemediğim, ama anıştırma da yapmak istediğim badem bıyıklı E.S.’nin gereksiz varlığından güç alarak, şair Anıl Cihan’ın başına gelenlerden bahsetmek istiyorum. Cihan’la birkaç kez yazışmışlığımız var. Kendisinin beni, benim şiirimi takip ettiğini de biliyorum.

Daha önce böyle bir iletişime girmiştik. Ben de kendisinin varlığını önemsiyorum. Ben zaten gayet adil olmaya çalışarak, pek çok kişinin varlığını önemsiyorum. Taaa ki… ÖnemsiyorDUM. Anıl Cihan’a yapılanlara kadar… Ne yaptı da Cihan, ona bir linç girişimi başlatıldı? Kendisi ‘‘AT’’ adlı uzun bir şiir yazdı ve içinde İslam’a göndermede bulunan bölümler de vardı.

Ardından, Anıl Cihan dinimize hakaret ediyor diye karalama kampanyaları başlattılar. O da yetmedi, Türkiye’de seksenlerle birlikte varlıkları parlayan, hepsi şu an sanatta Türkiye’nin Özal’ları konumunda olan şairlerden bir bölümü, Cihan’ın yazdığı da şiir değildi diye yorum belirttiler. Ardından, şiirin yayımlandığı dergi, şiiri değilleyerek, anında kapandı.

Derginin seçici kurulunda yer alan şair Kaan Koç’a da saldırılmaya başlandı. Olanları dehşetle takip ettim. Sinirlerimi korumaya çalıştım. Maalesef, her başkaldıran sanatçı gibi, koruyamadım. Neden? Çünkü, bundan aylar evvel, yazması için kendisini teşvik ettiğim ve desteklediğim başörtülü bir arkadaşımın ‘‘facebook’’ duvarına ‘‘şeriat gelse de, bütün bu karmaşa bitse!’’ yazdığını gördüm.

Ben ki, üniversitelere başörtüsüyle -ne üniversitesi, sanat kurumlarına, devlet tiyatrolarına bile- girilebileceğini savunuyordum, heyhat, düştüğüm zavallı duruma bakar mısınız? Türkiye’de resmen, herkes için demokrasi isteyen o ateşli Fransız aydınlarının, o umutlu Alman romantiklerinin durumuna düştüm.

Bir gün, vapurdan indim, İzmir’de hükümet binasında kabartması olan ve savaş anında bir tepede resmedilen Atatürk’e karşıdan baktım. ‘‘Ben de…’’ dedim, ‘‘senin kadar, kalabalıklar arasında, onlar için bir şey yapmak adına çırpınırken, aslında ne kadar yalnızım…’’

Bunları düşünürken, gerginliğim daha da arttı. Ne Kaan Koç’u, ne de Anıl Cihan’ı kimseye yedirtmem dedim. Hele, o çay güzellemesi yapıp, durmadan ağlak Gazze, aşk, latif kadın şiirleri yazan boynu bükük, mistik küheylanlara hiç dedim. YEDİRTEMEM.

Derginin korkudan kuyruklarını bacaklarının arasına kıstıran sahiplerine de… Bu genç, dirençli, bir şeyleri deneyerek şeytanın bacağını kırmaya çalışan insanlara sahip çıkmayanları, hatta onlara düşman ve aslan kesilenleri hiçe sayarak, ben de bir mücadelenin içine girdim, ki tam girdim. İnsanı sonunda zıvanadan çıkartıyorlar.

Taraf olmaklığa doğru bir düzene daha fazla yaklaşıyoruz. Türkiye’de referandum, dünyada yaşanan çoğu olumsuz gelişme, bizi de kendimize yabancılaştırıyor. Tarafımı sanattan, ama öyle kır saçlı, göbekli, ileri yaştaki, köhnemiş sanattan değil, Rollo May’in dediği o cıvıldak, kara öfkeli, kafa tutan, disiplinlerarası sanattan yana seçiyorum. O arada, E.S. ne yapıyor? E.’ciğim, canım ne yapıyorsun? Ses verEmiyor. Yer mi!!!

E.S. çok yanlış bir şey yaptı. Benim gibi kendine has bir kişiliğin entelektüel şiddetine taş attı. Camı çatlattı. Ama, KIRAMAZ!!! Bir zamanlar, bana ve birçok şair/yazar/sanatçı arkadaşıma takmış olan C.A. gibi, E.S. de almış benim iletilerimin ‘‘screenshot’’larını (yok devlet bende kaşıntı yapsa ne olurmuş, yok ben şair miymişim, yok toplumsal cinsiyeti olmayan ortak tuvalet mi olurmuş, neleri savunuyormuşum vd.), üstlerine saçma saçma yorumlar yazmış. Bu E.S.’nin ayyyyy canım minnoş çıkışlarından buhranlı tipine, aidiyetçi öfkelerinden yazdıklarına değin, onun gibi yığınla tip var bu ülkede. Bir de, ağabeyleri, amcaları, hocaları da onlara mistik mistik mis desteklerrrrr veriyorlar. Merkez edebiyattan, muhafazakâr çevreden, din takımından, gelenekçilerden vb… Bunların bir bölümü (tenzih edeyim) ‘‘facebook’’, ‘‘twitter’’ gibi araçlardaki mesajlardan, DM’lerden yürüyerek, özellikle kadın arkadaşlara, kadın şairlere asılıp, hatta onlara aymazca +18 porno iletiler yazarken, önde kadının latifliğinden, Beyatlı’nın, Necatigil’in büyük şairliğinden den den de den den (hep bir ağızdan), İbn Arabi’den vd. dem vuruyorlar. Bunlar temmuz kalkışmasına destan diye övgüler düzen, Gezi Direnişi’ne sessiz kalan ya da çıkışan, erkek-egemen, refleksif, acayip bir güruh… Yapış yapışlar… Kibirlerini edebiyat diye pazarlıyorlar. İşte E.S. -vezirparmağının ortası, kime çattığını bilmiyor. BANA!!! Bana çattı N!!!

Ben bulunduğum noktaya, ‘‘Neslihan HANIM KIZIMIZ DA (!) da daha düzgün şeyler yazacak inşallah.’’, ‘‘vajina diye imge mi olur?’’, ‘‘kadının ağzına yakışmadığı gibi, yazdıklarına da küfür yakışmıyor’’ diye fikir belirtenlerin, ‘‘Am’a’erkil’’ isminden rahatsız olan ağırlıkla erkek ve orta yaşlı, köhnemiş beyinlerin cücüklerini eze eze geldim. N’eslihan H’aaaaanım K’ızınız’a; bence sen yazma, sen yemek yapmayı biliyor musun ki yazıyorsun, senin eteğin uzun, ama aklın kısa, sen de kendini feminist mi zannediyorsun falan diyenler çok oldu beybi.

Yahut, Neslihan Hanım memeleriniz çok güzel, benimle çıkar mısınız, Nesli ses ver, hey, seni orospu, benimle evlen de seni yaşatayım yavrum vb. iletileri göre göre, kendisi dişlerini ve tırnaklarını sanatla biledi. Sen kiminle dans ediyorsun dangi? Varlığını üflemeye bile gerek görmem. Şimdi, kendin toz ol.

Ben ‘‘vajinamdanaşağıkasımpaşa/ğı’’ yazarak, kodları tersine çeviren, çoklu gönderme yapabilen biriyim. Ben Atatürk’ün, Dionysos’un kızıyım; Schiller’in ve Blake’in coşkunu taşıyorum, kime çıkışıyorsun sen ve senin gibi E.S.’giller diyorum. Bre kimsin de kadın yazınına, benim yazdıklarıma, yazdıklarıma bile değil, kişiliğime, seçimlerime saldırıyorsun. Bir de beni ‘‘instagram’’, ‘‘facebook’’, ‘‘twitter’’ üstünden deli gibi takip ediyorsun. Sonunda, foyan ortaya çıkar tabii. Beni silmeye de cesaret edemezsin, engeli bizzat benden yersin. Zaten, kendin bu ülkenin geri kalmış sanat ortamı için büyük bir engelsin.

Bunun dışında, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü bildirilerini de okudum. Her sene aynı bıkkınlığı yaşıyorum. Yurt dışından gelen bildiriler ne denli metinlerarası ve entelektüelse, yurt içinde yazılanlar o denli çapsız, içeriksiz ve güdük oluyor. Hatta, bu çalakalem ve titreşimsiz bayağılık giderek artıyor. Ona da ayrı bir geriliyorum. Gerilmem gayet normal… E.S.’nin dışında, ki kendisi bana solcu diye laf atmış, bir de ben sanatçı diye geçinenlerin sığlıklarının, yalakalıklarının, güç savaşlarının ortasında kendime bir yer (?) edinmeye çalışıyorum. Sınıfım sanatçılık, ama kimseyle liyakatla, ahlak düzeyinde ve dürüstlükle bir araya gelemiyorum. Her gün sinirlenmemek için kendimi telkin ediyorum, gözlerimi kısıyorum, dilimi ısırıyorum. Çoğu noktada ise, yine patlıyorum. Burjuva ikiyüzlülüğüyle gülümseyip, rol yapamıyorum. 

Anladım ki, Türkiye bir Avrupa ülkesi gibi değil. Olamaz da… Burada hüzün diye sahte bir bela kaplamış her yeri. Ama, böyle, artık karşı cinse, doğaya atfedilen, ölümü korkakça hisseden, illet bir şey olarak kronikleşmiş. Katiyen, yeni bir sanat olayının yeşermesine izin vermiyor.

Oysa, bu toprakların has sanatı erkek egemen ve hüzünlü olandan değil (Tanzimat, Servet-i Fünûn vd. geride kalmış, bitmiştir), bizzat direnişten ve öfkeden, mümkünse kadınlardan gelmelidir. Kadının olduğu her yapı, hele ülkemizde, her şeyi tersten okumaya ve iktidarı sarsmaya anında müsaittir. Burada, direnişçi diye doğayı ve iç sesleri güzelleyen, kendini ah’layan sanattan bahsetmiyorum. Bizzat, E.S.’lere karşı direnişe geçen, kontra-sanattan, uygunsa da ‘‘meta-sanattan’’ bahsediyorum. Yetişme hızından… Bir üst modelden…

Avrupa ülkesi olamamasının Türkiye için hem olumlu hem olumsuz tarafı var, her olayda olduğu gibi. Dikotomik bakış… Mühim…

Birincisi, Türkiye asla Avrupa kadar vahşice insan boğazlamadı, dünya savaşı çıkarmadı. Sadece, mecburen savaşa katılmak zorunda kaldı. İkincisi, Avrupa kadar geniş bir vicdansızlıkla başka ırklardan olanları asimile etmedi.

Tabii, 1930’ların faşist diktatörler dünyasında ve savaş ortamında her ülkenin günahları olmuştur. Buna ülkemiz de dahildir. Fakat, dediğim gibi, Avrupa 100 yaptıysa, Türkiye 10 yapmıştır ve bunu yapmaya da her ülke gibi mecbur kalmıştır. Duruma göre belirtirsek, bugün dünyanın (güya) en sakin ülkelerinden biri kabul edilen Hollanda, İskandinavya ve Orta Avrupa bölümü de dahil, her yerde kargaşa olmuştur.

Onların akıttıklarına göre, Türkiye daha az kan akıtmıştır. Tanpınar’ın cumhuriyetin kuruluşundaki tespitinde de belirttiği üzere… Demokrasi, insan hakları ve vatandaşlık için Fransa’da ne kızıllıklar şırıl şırıl akmıştır, tahmin edemezsiniz.

Asıl, işin olumsuz tarafı ironiktir: Yazık ki, o olumluluktan sanat çıkmaz, çıkAmaz. Dünya sanatı dediğimiz şey karanlıktan, kiliseden, merkantilizm/altın/para takasından, petrolden, sömürgelerden beslenmiştir. Beslenmeyi sürdürüyor da… Kendi kültürünü inkâr ederken bile, onun esiri oluyor. Yaşamak bu… Kimse temizlik yapmasın. Anında kirletiyor.

Belçika tarafından uyuşturmadan kesilen, Kongolu çocukların ellerinden, kollarından ve bacaklarından bağımsız bir Avrupa düşünemeyiz. Orada oturduğunuz nezih kafenin ekonomik fiber kabloları, Afrika’nın hortumlanmasından, kuyularda çocuk işçi çalıştırılmasından geçiyor. Oralarda sanat bugün dinle, hatta çoğunluk diniyle dalga geçiyorsa, geçtiği süreçlere de borçludur bunu. Yani, ifadenin özgürlüğü ölümden, toplu ölümlerden de geçer. Ölüm olmadan sanat olmaz. Yıkım olmadan sanat sorgulayamaz. Bir acı, iki-üç mutluluğu saniyesinde kesip atar. Acı aşırı güçlüdür. Aşkındır.

Geçenlerde, terörün (arkadan) destekçilerinden sayılan İngiltere’de patlama olduğunu okumuşsunuzdur. Londra’da bugün dünyanın en ünlü yayınevleri, galerileri, müzeleri vardır. Falan falan… Doğu sömürüldüğü için öyle kalmış, Batı sömürdüğü için gelişmiştir. Velhasıl, ikisi de radikaldir. Doğu artık geriye dönemez; bebeklerin ölümle kanatıldıklarını görmüştür, yoksuldur ve vahşidir. Batı ise, göstermelik hassasiyeti olan ikiyüzlü, lakin gelişime açık, çekici bir kültürdür.

Bugün çoğu yerde İslam’a saldırılması, ama Hıristiyanlık’ın uyguladığı vahşetten, Vatikan’daki çocuk tacizlerinden, Danimarka, İsveç gibi ülkelerde yükselen pedofiliden, hayvanlarla girilen ilişkilerden bahsedilmemesi bu yüzdendir. Aaaaa ciddi misin? Gerçekten mi? Ben sırf Afganistan’da minik kızlarla sevişiliyor zannediyordum. Tüh!!! Tayland’a gidip, erkek çocuklarla anal ilişki yaşayanlar da Iraklı değiller miydi? Bak sen!..

‘‘Harp zorunlu ve hayati olmadıkça, cinayettir.’’ diyen Atatürk’ü şimdi çok iyi anlıyorum. Büyük bir çıkmazmış maruz kaldığı. Boşa da koysan olmuyor, doluya da. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘‘Yaban’’ romanını anımsıyorum. Biz bu cahil, yoksul, okuma yazma bilmeyen, şeyhlerle kafayı bozmuş insan kitlesiyle, bu bozkırda mı cumhuriyeti kuracağız diye soruyordu. Aldı şimdi cevabını. Mezardan bizi duyduğunu düşünüyorum. Üzülmesin. Biz onun yerine de yaşayarak, bayrağı devraldık, aşırı üzülmeye devam ediyoruz. Öyle üzülüyoruz ki, metro çıkışında Suriyeli çocukları çıplak ayaklarıyla yerlere basarken görüyor, ardından yanlarından kıvrılarak ‘‘Yarasa’’ operetinde orta sınıf ve aristokrat hayatları izliyoruz. İçki için diyorlar, şampanya, ‘‘unutabilen mesut olur.’’

Yaşadığımız elemin haddi hesabı yok. Vicdanla sinir arasında durmaksızın harbe dalıyor, adımımızı sokağa attığımız anda, kendimizi mayın tarlasında hissediyoruz.

Ortalık toz duman… Sermayedarlarla dinciler arasında dirsek temasları ve iktidar ilişkileri var. İstenilmeyenleri inciterek karalamak var. Kısa zamanda, kazanılmak zorunda kalınan eşsiz değerlerin tersine dönüştürülerek kaybedilmesi operasyonları var. Şeriatçı başörtülü arkadaş, E.S., C.A. ve diğerleri var. Bunlardan amiplerce, fazlasıyla var.

Cevap vermek zorunda olmadıkça, susmak en hayırlısıdır demeyi arzu ederdim. Fakat, E.S. gibi neye hizmet ettiği belli olmayan, artık şiirleri mağara duvarlarına bile yazılmayacak denli ilkel ve Türkiye’nin anaerkil yapısından bihaber olan karton tiplerine nasıl dayanacağız bilmiyorum. Giderek gaza basan maymun sürüleri gibi oraya buraya burunlarını sokuyorlar.

 Fularlar, bıyıklar, sakallar, otantik görünmeye çalışmalar, geçmişi güzellemeler, hocalara, iktidara yağ çekmeler… 21. yüzyılı, evrimi, sanatı, bilimi, kadın ve eşcinsel varlığını, dünyadaki siyasal, sosyal, kültürel hareketlenmeleri okuyamamalar… Melezleşmeden habersiz tek boyutlu donakalanlar…

Bakın ben geçenlerde yine dayanamadım; şiir kitabı çıkaran -ki artık fotokopi gibi aynı tonda yazılan şiirlerden de bıktım o ayrı- bir kızın yazdığı iletiyi beğendim. Hatta, kendisini kendisinden daha fazla savunmamak adına kendimi tuttum. Yorum yazmadım. Bu kız arkadaş duvarına, arkadaşlarının ve çevresinin yazdığı fikirler neticesinde hislerini yazmış.

Neymiş kadın kitapla uğraşacağına oturup evinde yemek yapsaymış, çocuk ne vakit dünyaya getirilecekmiş. Bakın, bu kızın şiirlerini zerre hissetmiyorum, ama ona yapılanlara, onun kendini ifadesinin engellenmesine üzülüyorum. Bir benim, herkesi kucaklayan (bir zamanlar E.S. gibileri, çıban şeklinde çoğalan muhafazakâr dergilerin temsilcilerini bile) hoşgörüme, berrak yüreğime bakın, bir de E.S.’nin, iletilerimi ‘‘screenshot’’la yayınlayıp, onların hakkında yazdığı üslupsuz ifadelere. Haaaaa, artık dedim, yeter gari, aşkım, kurban olarak bayramımda seni seçtim. Çünkü, ağır bulaştın. Terbiyesizliğini yüzeceğim.

Dayanamadım. Yüzmeye başladım. İsim vermeden bastım edebi küfürü ‘‘facebook’’ duvarıma. Değil midir, Can Yücel’i de Atatürk kadar anlıyorum. Metin Eloğlu, Ece Ayhan ve İsmet Özel de benim babamlarım olurlar uzaktan hepsi. Antonin Artaud’nun tarzına bayılırım. Valerie Solanas’ın, Camille Claudel’in yarım kalmış öçlerini de içimde taşırım. Ateşim yükseliverir.

Sen salon dansı nedir bilir misin E.S.? Valsten anlar ısın? Tangoya günah gözüyle mi bakıyorsun? Senin zekâ kıvrımların Duchamp’a, Dada’ya, metinlerarasılığa, türlerarasılığa, feminizme, kendini ifade etmeyi şiar edinmiş kadın cinselliğine, robotiğe, ‘‘metafiction’’a basar mı? Sen dünya ve Türkiye sanat tarihinin kaçıncı yüzyılında yaşıyorsun şu an? Ben, robotların sümbül koklamadıklarına, regl sancılarıma dair şiirler yazıyorum canım benim. Senin o muhafaza ettiğin zihnin absürd, grotesk, ‘‘in yer face’’, meta-şiir falan alamaz. Dar dar… Ne okursan oku, genişletemezsin. Temmuzdan sonrayı saymayı unutursun sen. Ki, unutmuşsun. Senden bir tık üst seviyede evrimleşmiş ağabeylerinde, amcalarında, hocalarında bile bellek dar… Dapdar aslında… 2 GB anca… Demeçleri geçelim.

Bırak senin cenahı, Ortaçağ tiyatrosunun alegorisine nazaran yazdığım metinlerarası seküler kısa oyunumu anlamayan sevgili tiyatrocu arkadaşlarımda da kafa dar… Ne merak var, ne heyecan, ne sanat ahlakı, ne entelektüel derinlik, ne de (özellikle) özgünlük ve yenilik arayışı. İlerigörüşlülük mü?! Ooo bu ülkeyi en az yüz yıl aşar.

E.S., dağbaşı çeşmesi… Sen ağabeylerinin kitap kapaklarını okumadan paylaşmaya devam et, balım. Açıkçası, aynen böyle ikiyüzlü bir neslin çocuğusun, ecdadınla övünüyorsan. Ecdadın, çıplak bir kadın vücudundan doğduğuna inanılan Türkler’in kadın olanlarını kapatmaya, onları edebiyatta anneliğe, ablalığa, sevgiliye yazıklanmaya, doğaya övgüye davet ediyor. Onların şiirlerinde boğacak kadar, offfff artık sıktı denilen hüzün var. Senin gibiler yüzünden birçoğu evli, evli değilse bile, boşanmış. Çocukları var, çocukları yoksa bile çilekeş anneleri, tontiş anneanneleri var. Senin sakat kültürel belleğin, onlara yalnızca öyle hareket ederek kadın hissedebileceklerini öğretti. Kendilerini kıstırdılar, sustular, hakikatle bağıramıyorlar. Söz hakları ellerinden alınmış, konformistler veya korkuyorlar.

Ama, ben onlardan değilim. Başını sert kayaya tosladın.

Şimdi, tekleyen o silahı indir donundan. 

Neslihan Yalman
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)