Operasyondaki resmin gizemi / Erdem Buyrukçu
Babasının erkenden eve gelmesi şaşırtmıştı Metin’i çünkü genellikle hafta sonları geç ve içkili gelir uyuyan Metin’i uyandırır ve erkek çocuğunu nasıl seveceğini bilemeyen babalar gibi (pazularını şişirerek gösterir kendisini güreş etmeye zorlar, el ense çeker. Sağ elinin ufak parmağını gösterip kendisini bu parmağıyla yenebileceğini ima ederek didişmeye başlardı) sevmeye çalışırdı ter ve rakı kokusuyla. Şarkı söyler (gazel ile başlar ardından sırayla Nereden Sevdim O Zalim Kadını, Yeşil Gözlerinden Muhabbet Kaptım ve Drama Köprüsü ile sonlandırırdı küçük ev konserini) annesi, anneannesi ve teyzesinin yazları kendi elleriyle hazırladığı ve yaptığı acılı tarhana çorbasını içtikten sonra bazen yatağa yatmaz horlamaya başlar yeteri kadar alkol almadıysa kendisine bir duble rakı alıp sabaha kadar daktiloyla yazı yazardı. Böyle geceleri hiç sevmezdi Metin. Sabaha kadar yatağının içinde dönüp durduktan sonra babasının bir ara dinlenmesinden yararlanarak kendini bir Ahtapot gibi saran uykunun kollarına bırakıverirdi. Daktilo sesi yüzünden komşular babasını, uyuyamadıklarını ve işlerine geç kaldıklarını ileri sürerek karakola şikâyet etmişlerdi. (Arkadaşlarıyla bahçeye kurdukları içki masalarının geç sonlanması nedeniyle de birkaç kez eve polis gelmiş babasını kibarca uyarmıştı. Babası ve masada yer alan Türk edebiyatının yanınmış isimleri sivil polisleri de masaya oturtup rakı vermiş, beraberce içmişlerdi.) Şikâyetten sonra geceleri yazdığı zaman daktilosunun altına ince bir battaniye yerleştirip öyle yazmaya başlamıştı…Babası evin içinde derinden çektiği “Offff” larıyla odadan odaya dolaşırken Metin, Milliyet gazetesi’nin spor sayfasını okuyormuş gibi yapıp babasını gözlüyordu. Ankara’dan geldiğinden bu yana tedirgin, endişeli ve anlaşılmaz bir korku içindeydi. Davranışlarını ele geçiren öfkesini kendilerine yansıtması şimdiye dek yaşanmayan olağanüstü bir şeyler olduğunun gösteriyordu...Ne olabilirdi ki babasını bu kadar rahatsız eden ve arap atları gibi çılgına çeviren? Üst üste sigaralar içmesine neden olan?.. Geldiği günden bu yana annesini azarlamasını, küçük düşürmesini tetikleyen o öfke ve huzursuzluğun kaynağını öğrenebilmek amacıyla sabah erkenden Cağaloğluna gitmek isteyen babasının peşine takılmıştı. Babasının tanıdığı kitapçılara, yayınevlerine uğramışlar sonra da dönmüşlerdi. Darbe sonrasında yaşananlardan dolayı herkesin tedirgin bir bekleyiş içinde olduğunu görmüştü babası gibi. Gittikleri yerlerde gördükleri insanların hiç birisinin yüzü gülmüyordu. Çoğunun bakışları korku, endişe doluydu. Bazıları ise hapse atılacaklarından o kadar emindiler ki bavullarını toplamışlar, sevdikleriyle vedalaşmışlardı. İki saat kadar dolaştıktan sonra gittikleri gibi geri dönmüşlerdi ama bu dönüş babasının huzursuzluğunu dindirmemiş aksine çoğaltmıştı. Geldiklerinden bu yana kaşlarını, göz kapaklarının üstüne devirmiş evin içinde dolaşıp duruyor, sigara üstüne sigara içiyordu. Metin eve gelince caddenin girişindeki bayiden aldıkları Milliyet gazetesinin başlıklarına bir göz attı. İnönü, “Tedhişçiler dış yardım alıyor“ açıklamasını yapan Erim ile görüşmüştü. 14 Öğretim üyesi daha gözaltına alınmış, Milli Nizam Partisi’de kapatılmıştı. İzmir'de Sıkıyönetim Komutanlığınca arananlardan Nedim Öztaş dün gece saklandığı evde bazı arkadaşlarıyla polis tarafından kıstırıldıktan sonra yaralı olarak yakalanmıştı. “Baba bak burda bir haber var, Sıkıyönetim Komutanlığı yayınladığı 21 numaralı bildiriyle İstanbul'da ev, yurt ve pansiyonlarda kalanların kimliklerinin liste halinde güvenlik makamlarına verilmesini istemiş. Listeler en geç 22. Mayıs.1971 yani bu gün saat 22’ye kadar teslim edilmesi gerekiyormuş... Ne diyorsun baba?” Babası Metin’e baktı, "Evet oğlum, iktidar tüm solcuların adreslerini tespit edip hepsini gözaltına alacak…” “Nasıl yani?” “Bu akşam askerlerin geç saatlerde operasyon yapacağı söylentileri var beni de götürebilirler!” “Olur mu canım” dedi Metin, ”Senin bir suçun yok ki” “Solcu olmak yeter” dedi babası, masanın üstünde duran birinci sigarasından alıp yaktı bir tane. Elleri titriyordu. ”Toplumlar da insanlar gibidir zaman zaman hastalanırlar o zaman da düzene karşı olan herkes suçlu sayılır.” “O zaman beni götürsünler senin yerine“ dedi Metin korkusuzca. Ayağa kalktı, cam kül tablasına sigarasının söndüren babasına sarıldı sevgiyle.” Sana bir şey yapamazlar! İstersen Bursa’ya teyzemlere gidebilirsin” Eniştesi, Adalet Partili olduğu için onların evlerini aramazlardı ve babası Şerif eniştesi ile blum, pişti oynayarak. Eniştesinin yaptığı o lezzetli domatesli, pastırmalı yumurta, bal, kaymak eşliğinde kahvaltı yaparak. Bursa’yı gezerek vaktini geçirebilirdi. Kendisi de evlerini saran yüzlerce askerin önüne çıkıp, filmlerdeki gibi kelepçelesinler diye ellerini ileri uzatarak, ”Buyrun gidebiliriz” sözleriyle, dimdik ve gururla babası için kendini feda ederdi. Bu kahramanca tavrı, babası için kendini feda etmesi, olaya şahit olan komşular tarafından önce oturdukları mahallede ağızdan ağıza sonra da büyük bir dalga’nın üstüne binerek tüm mahallelere ve koskocaman bir semte yayılacak, insanlar Metin’in bu kahramanlığını konuşacaktı…O artık okuldaki tüm kızların peşine düştüğü bir kahramandı. ”Ne diyorsun eniştem sever seni bilirsin? Babası bir an düşündü, sonra başını salladı -olmaz- gibilerinden, ”Yok kaçmak olmaz hem durumu daha kötüleştirir ayrıca karşımda Hükümet var ordu var nereye kadar kaçabilirim ki?” Metin’in ilgisinden memnun olup, gururlanan babası, ”Oğlum onların istediği benim” dedi gülümsedi yerinden kalkıp Metin’e sarıldı sevgiyle ve başını usul usul okşamaya koyuldu…Altı aylıkken bahçede çektirdiği resmi anımsadı mutlulukla. İlk –baba- sözcüğünü işittiğinde çay içtiği bardağı düşürmüştü elinden. Sevinçten havalara uçmuş ve yaşamındaki en önemli anı rakı içerek kutlamıştı. Orhan’ın göğsü kabardı” Koçum benim” dedi, omuzlarını kavradı, sarstı. Metin’in kahverengi parlak gözlerinden fışkıran yüzlerce soruyu yanıtlamak istercesine,” Toplumlar da insanlar gibidir, zaman zaman hastalanırlar” dedi. Onyedi yaşındaki oğluna bir kez daha sevgiyle sarıldı. İçi yabancı korkularla gerilen Metin babasını tel örgülerle saran ve canını acıtan korkusunu beraberinde yaşıyordu. Ortalıkta söylenen ama gerçek payı büyük olan söylentiler gece yarısı İstanbul’da, muhtarlar tarafından belirlenen yerlere operasyon yapılacağı ve babası ile yüzlerce sol görüşlü insanların tutuklanacağı yönündeydi. Götürülerken bileklerine kelepçe vuracaklar mıydı? Ya polisler, askerler kulakları sağır eden patlamalarla birden ateş edip babasını kalbura çevirirlerse… belki kendilerini de öldürürlerdi? Sonra saçmaladığını hissetti, "Ya bir şey olmaz baba!” dedi “He ya belki de bize hiç uğramazlar” dedi annesi mutfaktan getirdiği bakır kovaları Metin’in ellerine tutuşturdu. ”Çabuk ol ama!” Metin sesini çıkarmadan bakırları alarak evden çıktı. İçme ve kullanım suyunu çeşmelerden, kuyulardan sağlıyorlardı. Onsekiz yıldır böyleydi bu. İlçe henüz kalabalıklaşmadan önce her mahallenin su gereksinimini bir tek çeşme karşılamadığından su almak bir meseleydi, çetin ve yorucu bir işti. Kavga gürültü hiç eksik olmazdı ve çıkan kavgalar sonucu insanlar kovaları, bakırları ile karakola götürülür, kavgacılar barıştırılıp salınırdı. Su sırası yüzünden en yakın ailelerin bile araları açılmış, ilişkileri düşmanlığa dönüşmüştü. İnsanlar gece yarıları tatlı uykularından uyanıp çeşmeye su alma sırasına gider olmuştu. Bir keresinde gece yarısı saat üç sıralarında çeşmeye giden babası kısa sürede geri gelmişti kuyruk var diye ve ağzından köpükler saçarak Hükümete sövüp saymıştı, ”Utanmazlar, reziller. Siz kuştüyü yatağınızda osura osura uyurken biz burada bir damla su almak için çırpınıyoruz. Ben vergi vereyim, oy vereyim ama sen beni süründür...” Çeşmeler çoğalınca yaşanan sorunlar da yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Çeşme evlerine yüz metre uzaktaydı ve hiç sevmiyordu oraya gidip başında su beklemeyi, yapılan dedikoduları dinlemeyi, sıra kavgası yapmasını ama babasının moralini daha da bozmamak için sesini çıkartmamıştı. Çeşmeye annesi gider ama bakırları Metin taşırdı. Bazen evlerine su gelen komşularının alaycı ve küçümseyen bakışlarından rahatsız olurdu. Bazıları ise,” Aman biz kurtulduk bu dertten siz de eve su alın kurtulun…” gibilerinden konuştuklarında ise delirecek gibi oluyordu.Tahta kapıyı açarak sokağa çıktı. Ayla yine köşedeki yerini almış uzun sarı saçlarını sağa sola uçurarak etrafı gözlüyordu. Üzerinde rengini yitirmeye başlamış kısa kollu bir elbise vardı ve buruşuktu. Ayağında yıpranmış kırmızı renkli tokyolar vardı. Metin’i görünce gülümsedi, ”Çeşmeye mi?” dedi ince bir zariflikle. “Mecburen” dedi Metin, ”Yarın sinemaya gidelim mi? Buğulu Gözler oynuyormuş Türkan Şoray’ın..” Ayla kendi etrafında yarım döndü, omuzlarının üstünden Metin’e baktı, ”Ayyy bilmem ki!” dedi saçlarını arkaya doğru savurdu. “Sen hızlı düşün ben bunları doldurduktan sonra söylersin,” dedi Metin boşalan çeşmeye doğru koşar adımlarla yürümeye başladı. Metin ardından gururla bakan Orhan bir sigara daha yaktı,” Mine bana orta şekerli bir kahve yapar mısın?” Metin’in başucunda asılı Che’nin camlı fotoğrafına baktı uzun uzun. Yaşamı, eylemleri efsaneleşen büyük bir devrimciydi. ”Seni ordan indirmek zorundayım Che kusura bakma” dedi hüzünlü, içini acıtan bir sesle. “Neyi indireceksin” dedi Mine mutfaktan. “Duvardaki Metin’in astığı resmi” dedi Orhan. “Üzme çocuğu şimdi” dedi Mine, ”Hem alt tarafı bir resim kime ne zararı var ki?” dedi “Ölmüş gitmiş adamcağız...” “Kimi zaman ölüler dirilerden de tehlikeli olurlar bazıları için. Che benim için de onlar için de yaşıyor.” “O zaman asmasaydınız duvara” dedi Mine, üstü bol köpüklü kahveyi fincan’a döktükten sonra oturma odasında sandalyede oturan Orhan’ın yanındaki masanın kenarına bıraktı ”Afiyet olsun” “Teşekkür ederim” dedi Orhan ve kahveden iri bir yudum aldı.” Mmm çok güzel olmuş eline sağlık”dedi. Metin bakırları doldurduktan sonra oturdukları aralığın başına kadar dinlenmeden getirdi.”Eee ne diyorsun gidiyormuyuz?” Ayla ağzını yayarak “Bilmem,”dedi.”Ama ben sana haber veririm..” Metin su dolu bakırları bıraktığı yerden alarak oturdukları avluya doğru hızlı hızlı yürümeye başladı. Kapının önüne gelince,” Anneee suları getirdim…” diye bağırdı. Suları dökmemeye dikkat ederek perdeyi açıp, açık kapıdan geçerek bakır kovaları mutfağa götürüp bıraktı. Annesi, kovaların içindeki suya baktı,” Aferin hiç dökmemişsin…” dedi ardından ekledi “Baban duvardaki resmi kaldırmak istiyor haberin olsun”dedi fısıldar gibi. Metin nefes nefese kalmıştı, duvara dayanıp dinlendi birkaç saniye. Derin derin birkaç nefes aldıktan sonra doğruldu. Annesinin söylediği şaşırtmadı kendisini zaten babasından böyle bir teklif geleceğini tahmin edebiliyordu! Kaç gündür evdeki kitapları ne yapacağı konusunda kararsız bir şekilde yeni düşünceler üretip üretip duruyor ama nedense düşündüklerinden hiç birini gerçekleştirmiyordu. Dün yaklaşık iki bin kitabı çarşaflara doldurarak oturdukları evin altına gömmek istemiş sonra vaz geçmişti. Daha sonra kitapları tavan arasına koymak istemiş ancak annesinin” Ya o sırada tavan çökerse” sorusunun ardından oradan da vazgeçmişti. Şimdi de Che’nin resmine takmıştı anlaşılan. Che yaşamı, eylemleri ile kurtuluş savaşı veren ülkelerde efsaneleşmiş büyük bir devrimciydi. Onun resmine her bakışında hayallere dalar yiğitliklerini anımsardı...Hayır resmin ordan indirilmesine izin veremezdi. “Ne hesap baba!” Metin’in kendisine karşı olan bu çıkışını beklemeyen Orhan şaşırdı birden,” Durumu biliyorsun o nedenle indirmek zorundayız oğlum...” “Hayır.”dedi Metin kararlı bir sesle. “Oğlum o resmi görürlerse beni duman ederler, hapislerde çürütürler...” dedi Orhan” Böyle durumlarda titiz davranacaksın. Karşı tarafın eline suçu ağırlaştıracak kozlar vermiyeceksin. Durum düzelince daha büyüğünü asarız...” dedi uysal ve inandırıcı bir sesle. “Olmaz...” dedi Metin, ”Siz sosyalistler böyle korkak mı oluyorsunuz?” Metin’in söylediği sözler canını acıtmıştı Orhan’ın ama Metin’in üstüne gitmek istemedi, “Sen korkaklık ile kahramanlığı karıştırıyorsun şu anda. Türkiye’de darbe olmuş, bütün yazarlar, çizerler, aydınlar ve tüm sosyalistler evlerinden teker teker toplanıyor, hapislere atılıp işkencelerden geçiriliyor. Üzerimizde kapkara bulutların dolaştığı bu günlerde daha dikkatli olmalı işimizi şansa bırakmamalıyız. Benimkisi korkaklık değil. O resmi ordan kaldırıp yakmamız lazım…üzgünüm.” “O zaman Ankara’da kalsaydın gelmeseydin” dedi Metin. ”Sen burda olmasaydın askerler de bizim eve gelmezlerdi...” Mine müdahale etmek istedi, ”Oğlum babana karşı nasıl konuşuyorsun?” “Niye anne?” dedi Metin,” Yalan mı söylediğim? Kaç gündür evde huzur kalmadı. Kitapları yakmak istedi, zaten ona da izin vermezdim ya…” dedi içinde babasına karşı yükselen öfkeyle beslenen tepki söyleyeceklerini, nasıl devam ettireceğini unutturunca hırsla kapıyı açtı, bahçeye inen merdivenlerin başına oturdu. Akşam güneşinin ısıtmayan altın rengi tek katlı evlerinin kırmızı kiremitli damlarını aydınlatıyordu. Arada sırada varlığını duyurup insanı hoş bir sürpriz yapan ılık bahar rüzgârı öz sularıyla yeniden dirilen, yeniden yapraklanarak üretime geçen ağaçların güneş toplayan dallarını eğiyordu. Canı sigara içmek isteyince merdivenlerden inip bahçedeki helaya yürüdü. Kapısı yine açık kalmıştı. Bitişiğindeki üstü paslı tenekeler ve dal kurularıyla örtülü pislik çukuru yağmurlar başlayınca taşar, fareler, kediler, köpekler tavuklar eşeler, her yana götürürlerdi. Haftalarca kokardı ortalık. Bütün mahallede durum ayniydi ama nedense Belediye bu konuda hiçbir çalışma yapmıyor ve sokaklarından kanalizasyon borularını geçirmiyordu. Tüm mahalle birleşip Belediye’ye dilekçe yazmışlar, imza atıp göndermişlerdi ama bugüne dek bir yanıt alabilmiş değillerdi. Geçenlerde babası Kızılay’da yönetim kurulunda olan komşuları Seyit amca ile konuşmuş ve bu konuyu Belediye’de halletmesini istemişti. Hela’ya girip kapısını kapattı ve sakladığı yerden sigara paketini alıp içinden bir tanesini yaktıktan sonra paketi tekrar tuvaletin tahta olan tavanında yaptığı yere gizledi. Babasının bu durumlarda olan korkaklığına çok kızıyordu. Zaten adamlar seni götürmeye karar vermişler… Resmi görseler n’olur görmeseler n’olur! Evlerini basıcak olanların çoğunun resmin kim olduğundan bile haberleri olmadığını düşündü. Metin’in ardından Orhan ne söyleyeceğini bilemez bir halde ayağa kalktı odanın içinde dolaşmaya başladı. Sıkışık bir durumda kalmıştı. Oğlunun tutkusu ile resim yakalanırsa başlarına geleceklerin arasında bir seçim yapması gerekiyordu. Oğlu tutkusunu egemenliği altına alabilirdi biraz zorlanırsa ama başlarına bir şey geldi mi hiçbir güç yaşamlarında açılan yaraları saramazdı. Hela’dan çıkıp tekrar babasının yanına dönen Metin “O resim oradan inmeyecek! Kitaplar nasıl yerinde kalıyorsa resim de kalacak. Bu iş öyle içki masalarında ülkeyi kurtarmakla olmuyor. Ben geleceğe –korkak bir baba- anılarıyla gitmek istemiyorum.” dedi babasına baktı etkileyip etkilemediğini anlamak için. Orhan, Metin’in ateş çıkartan gözlerine baktı,” Diyelim resmi tanıdılar o zaman ne olacak? Sana da aranan öğrenciler gibi davranıp, gözlerimin önünde coplayıp, döverlerse, ağzını burnunu kırarlarsa o zaman ben böyle bir duruma nasıl katlanırım? Hayır ben böyle bir şeye katlanamam.”dedi “Baba tartışmamızın bir anlamı yok! Varsayımlardan konuşursan hiç anlaşamayız. Bana öğretmek istediklerinden farklı davranman hiç hoşuma gitmiyor doğrusu…” dedi Metin, ”Sen hem kusursuz bir insan olduğunu, hem de kalabalıkları bilinçlendirme görevini üstlenmiş kitapları olan bir yazar, bir sosyalist olduğunu söylüyorsun ama diğer taraftan Che’nin resmini yakmak istiyorsun? Seni anlamakta zorluk çekiyorum baba...”dedi Metin sorgulayan bakışlarını babasına yöneltti. “Korkuyorum oğlum” dedi Orhan ve günlerdir beyninin hücrelerini kemiren bu gerçeği söyleyebildiği için bir rahatlama hissetti. ”Evet oğlum korkuyorum, benim yerimde olsaydın sen de korkardın…” “Korkmazdım” dedi Metin. “Seninki ezbere bir konuşma. İçinde olmadığın ve yaşamadığın durumlar hakkında fikir yürütmen saçmadır...” “Korkmazdım baba, ben eğer senin her Ankara’ya kaçışında ardından bayılan, hasta olan, sinir krizleri geçiren, sara nöbetleri tutan, yolda bayıldığı için sırtımda taşıyarak eve getirdiğim annemle bu odada delirmeden yalnız kalabiliyorsam, onu üzmemek adına mutlu olabilmesi için kendi yaşamımdan, geleceğimin yapılanmasından ödünler verebiliyorsam, bir resim içinde ayni özveride bulunabilirdim. Ne yani resmi buldular diye on yıl daha fazla mı hapis yatacaksın? Abartıyorsun baba. Her zaman yaptığını yapıyorsun. Bencillik yapıyorsun.” dedi Metin. Söylemek istediği daha çok söz vardı ama tartışmanın dozunu büyütmek istemediği için sustu, çaresizlikten kıvranan babasına baktı kararlı bir şekilde. Annesi girdi araya, ”Baban doğru söylüyor evladım” dedi. Metin, annesine baktı ters ters,” Sen her zaman babamın yanında olduğun için bu durumdayız. Ben senin hakkını savunmaya çalışırken sen onu haklı kılıyorsun. Yapma anne!” “Evet doğru” dedi annesi, ”Ekmeğimizi o getiriyor evin reisi o..” “Yıllardır dedemler bakıyordu bize…ben babamın maaş aldığı gün cebinde bir lira kalmadan geldiği çok günü anımsıyorum… Yalan mı? Bırak gitsin. Mademki bizi istemiyor, biz onu mutsuz ediyoruz…” Orhan, oğlunun suçlayıcı sözlerinin etkisi altındaydı. Bu yüzden duraksıyor, beynini zorluyor, herkesi rahat ettirecek bir çözüm bulmaya çalışıyordu. Birden odayı bir sessizlik kapladı. Çocukken geçirdiği felç nedeniyle sakatlanıp dili tutulan Semra, yüzleri ve içleri buruşturan çığlıklar atıyordu yine. Babası kapıya doğru baktı,” Ne oluyor yine bu kıza?” “Zavallı onun da çekisi bu” dedi annesi. Semra’nın sağ ayağı kalçasından aksıyor, biraz hızlı yürüdü mü ya da öne eğildi mi sık sık bahçeyi süpürmek istiyor ve dengesini kaybedip yere düşüyor sonra bir daha kalkamıyordu. Bu nedenle yüzünden yara, çizik hiç eksik olmazdı. Hem yaşadığı bu durum hem yirmi beş yaşına gelmiş olmasına karşın herhangi bir erkekle ilişki kuramaması, yaşıtlarının evlenip, çoluk çocuğa karışmaları moralini bozuyor Semra’yı kıskançlık krizlerine sokuyordu. Vücudunu sıkıştıran cinsel isteklerinin boşalma olanağından yoksun olması çılgına döndürüyordu. Üç dört gün bilinçsizce ne yaptığını bilmeden bu çılgınlığını sürdürüyor annesine ve yetişkin kız kardeşine saldırıyor, bardakları tabakları kırıyor, işaretlerle –Erkek istiyorum. Onunla yatmak istiyorum. Bulacaksınız.- diyordu. Sağlıklılar bile erkek bulamazken Semra’ya kim bakardı?...Yeni bir çığlık yükseldi giriş kapısı yönünden. “Niye bir hastaneye yatırmıyorlar bu kızı? Belki dili açılır.” dedi Orhan. “Cahil insanlar... Hocalara götürüyorlar arada bir ama...” dedi Mine “Eğer bir çaresi varsa hocalar değil doktorlar bulur ancak...” dedi Orhan, bir sigara daha yaktı. Sağ elinin işaret parmağının sigarayı tutmaktan sararmış olduğunu gördü. Che’nin duvardaki resmiyle göz göze geldi. İki gündür resim hakkında düşündüklerini bir kez daha düşündü, araya sıkışanları da inceledi ama resmi kurtaracak bir işarete rastlayamadı. ”Üzgünüm ama seni yakmam lazım” dedi sigarasından aldığı dumanı resme doğru üfledi. Oturduğu yerden babasını izleyen Metin, babasının resme bir zarar vermemesi için ayağa kalktı, ”Sen resme bir şey yaparsan ben de askere yasaklanan kitapları nereye sakladığını söylerim...” dedi. “Anlayışlı ol...” “Baba olan sensin! Senin beni anlaman lazım.” “Acı çektirme bana Metin. Hayatımız kayar resmi bulurlarsa...” “Sen kendinle çelişkiler içindesin baba, bir söylediğin diğerini tutmuyor.” Babasına baktı kızgın gözlerle ”Sen bu resme neden bu kadar taktın ki? Zaten seni götürmek için geliyorlar! Ayrıca içerde iki binden fazla kitap var bu yeterli onlar için...” dedi Metin babasına baktı, ”Şimdi bu kapıdan aranan öğrencilerden biri girse ve –beni saklarmısınız?-dese ne yaparız?” “Saklarız elbet.” “Başımız belaya girmez mi?” “Bulunursa girer tabi. Ama görevimizi yapmanın rahatlığını da duyarız.” dedi Orhan. ”Tanınan birisi ise kurtaramayız ama tanınmayan birisi ise oğlum diye tanıtırım...” “O zaman Che’nin resminden ne istiyorsun? Her şeyi göze alıp bir kaçağı evde saklama cesaretini gösterirken duvarda asılı bir resmi tehlike olarak görüp korkuyorsun...” dedi,” Metin. Orhan, Metin’in gösterdiği bilinçsiz cesareti gösteremediği için utanıyordu. Beyni kasılıyor, duyguları geriliyor sonsuz acılarla kıvranıyordu. Bu karmaşaya yüreğinin derinliklerinden yükselen bir öfke ekleniyordu. Evinde bulundurmaktan onur duyduğu bir resim birden yaşamlarını tehdit eden bir güce dönüşüyordu. Bunu bir türlü yediremiyordu kendine. Gönlü yaralanmıştı ama hala kişiliğini, kanılarını, inançlarını tutsak olduğu korkudan sıyrılamayarak temel kurumları çiğnemeye çalışıyordu. Zihni karmakarışıktı. Yüzlerce soru beliriyor, hiçbirine karşılık bulamıyordu. Perişandı.Şimdiye kadar olaylardan,deneylerden,yaşamın gürültülü trafiğinden sızdırarak özümlediği en değerli öğeleri harcına katıp sağlamlaştırmaya çabaladığı,her aşamadan geçerken dimdik durmasını sağladığı karakteri her an sarsılabilirdi. “Ben kapının önüne çıkıyorum” dedi Metin, açık kapıdan dışarı çıktı. Eriklerin taze yaprakları büyüyor, renkleri koyulaşıyordu. Meyveleri saçma tanesi gibiydi ve sertti. Temiz, esintili havayı ciğerlerine çekti. Neşe’yi anımsadı özlemle. Bursa yolculuğunu anımsadı ve her saniyesini tekrar yaşamak istediği günü belleğine iyice kazıdığı sırada dişi siyah köpek, arkasına takılan beş köpekle geçip komşularının avlusuna girdi helanın yanındaki kömür küllerinin üzerine yattı. Siyah köpeğin peşindeki erkek köpeklerde plajlarda güzel bir kadının ayak ucuna yatar gibi yeşil çimlere uzandılar. Hem birbirlerini hem de siyah köpeği kontrol ediyorlar, ilk olabilmek için verdikleri mücadelede tetikte bekliyorlardı. Yan komşuları Almanya’ya gidince ev sahipsiz kalmış sokak köpeklerinin çiftleşme alanı haline gelmişti. Köpeklerden çok korkan babası buraya (köpeklerin açık hava kerhanesi) adını takmıştı. İşten ve meyhaneden geç geldiği zamanlar ceplerinde taşlarla, burnundan soluyarak eve gelirdi. Orhan, -belki de gelmezler- olasılığını sevimli buldu ama sadece bir istek, dilekti. Yaşanacak olan gerçekle ilgisi yoktu. Olasılıklara bel bağlamamalıydı. Eğer belli başlı kişileri toplamayı planlamışlarsa bu gece değilse bile yarın gece muhakkak gelirlerdi. Öteden beri kişinin en önemli sorunlarından biri diye nitelediği -bekleme- yi sonunda tonlarca sevinç olsa bile sevmiyordu; beklenen eşya, mektup, insan, çiçek ne olursa olsun canı çıkıyor huzursuz oluyor, etrafını da huzursuz ediyordu. Şimdi de öyleydi. Beklemenin amansız baskısıyla serseme dönüyor, bedensel ve zihinsel uyumunun bozulduğunu hissediyordu. Mediha’yı anımsadı. Çeşitli bahanelerle yılda birkaç kez Ankara’ya gidiyor, üç-dört gün bir arada oluyorlar, ayrılıyorlardı. Yalnız deniz mevsimi başlayınca bir ayın her saniyesini baş başa geçiriyorlardı...Kuruyan vücutlarını Avşa adasının ılık sularına atıyorlar, dalıyorlar, kalabalıktan uzak yan yana yüzüyorlardı. Elele tutuşup sevdalı bakışlarla birbirlerini süzüyorlardı. Suyun ılıklığını yitirmeye başladığı derinliklerde filmlerdeki gibi öpüşmeye çalışıyorlardı. Bir keresinde Mediha’nın ağzına su kaçmış az kalsın boğuluyordu. Tatilden sonra Mediha Ankara’ya kendisi de karısının yanına dönüyordu hiçbir şey olmamış gibi ve ilişkilerini mektuplarla, telefonlarla sürdürüyorlardı. Ama bu ilişki artık Mediha’ya yetmiyor, karısını boşayıp kendisiyle evlenmesini istiyordu. Belki o vakit Orhan’ın tüm isteklerini gerçekleştirme olanağı bulabilirdi. Bir sigara yakıp, Metin’in çerçevelerini beyaz plastik boyayla boyadığı camdan arka bahçeye baktı. İncir ağacına takıldı bakışları. Dalları eğri büğrü, gövdesi pudralı gibiydi. Sivri kahverengi tomurcuklar patlamış, tutam tutam yaprak fışkırmıştı. Cins bir incirdi. Yağmur yese de kurtlanıp yarılmaz, yalnız olgunlaştığında kabuklarında gerginliğinden yol yol beyaz çizgiler belirir, yuvarlak ağızlarından bal akardı. Kuşlar oyarlardı kimilerini. Olgunlaşan incirler çoğaldığında Metin’e toplatır ve bağırsaklarının bozulmasına aldırmadan yiyebildiği kadar yerdi. Sokağın köşesindeki ağacın dibine kendine yaptığı yere oturan Metin içinde yükselen kızgınlık dalgalarını önleyemiyor öfkesi arttıkça yerinde rahat duramıyor ellerini ayaklarını oynatıyordu. Bir sigara yakıp uzun uzun içine çekti dumanı. Bıkmıştı artık. Babasının kendisine ve annesine yaşattıklarına katlanamıyordu. “Metin...” Muammer yanında eniştesi Oktay ile karşısında durmuş kendisine bakıyordu. Hemen yerinden kalkıp sarıldı içtenlikle, bir an ağlamak geldi içinden ama utandı. ”Nasılsın?” dedi titrek bir sesle. Sonra elini uzatıp eniştesi ile tokalaştı. ”Enişte merhaba. Nasıl gidiyor işler?” “Kaza geçirmişsiniz?” dedi Oktay. “Ya enişte bildiğin gibi değil…” dedi Metin, ”O günü benim gibi Muammer’de unutamaz sanırım”. Muammere bir kez daha sarıldı sevgiyle yanaklarından öptü…” İki tane kızın Muammer için kavga ettiğini biliyor musun sen?” Oktay güldü, ”O bir tanedir…” dedi sevgiyle. “Unutulur mu hiç. Sabah kavgayla başladı akşam kaza ile bitti. Gelişme yerinde ise başrolde dört kişi vardı. Metin, Muammer, Neşe ve Arzu. Manitaları atmışık otobüse, öpmeler, ellemeler gırla ama gerisini getiremedik. İçimizdeki ateş Bursa’ya giden otobüsün tekerleklerini patlatmaya yetti. Neyseki şansımız varmışta devrilen otobüsten ufak tefek sıyrıklarla kazayı ucuz atlattık...” dedi Muammer, Metin’e sarıldı. “Büyük geçmiş olsun…” dedi Oktay. "Yarın akşam toplantı var gelirmisin?” “Bilmem!” dedi Metin önce anlamlı anlamlı güldü,” Rüya’da geliyorsa koşa koşa” dedi erotik bir ses tonuyla. Oktay, Rüya’nın adını duyunca gülümsedi kalın bıyıklarının altında” Devrimci disiplinden kopmayalım arkadaşlar o bizim yoldaşımız...” “Yapma Oktay abi kız fıstık gibi. Ya bana ayarla ya da Muammere…” Muammer çocuk gibi sevindi birden, ”Helal sana Metin...” “Yuh be!” dedi Metin, ”İki tane manken gibi hatun senin için yanarken bu gariban kardeşini düşünmemen beni derin ızdıraplara sevk etti birden…” “Ah canım benim...” dedi Muammer, ”Mahalledeki kızların sana yetmemesi de beni derin mevzulara sevketti…” “O zaman seni düelloya davet ediyorum…” dedi Metin... Muammerin yanağından öptü. “Tamam ben kazandım…” Gülüştüler. Metin birden ciddileşti Oktay’ın omuzuna elini koydu, anlamlı anlamlı baktı, ”Yalnız bu akşam büyük bir operasyon yapılacakmış haberiniz olsun istersen birkaç gün toplantı yapmayalım” dedi. Oktay –operasyon- sözcüğünü duyunca ürktü birden, tüylerinin diken diken olduğunu hissetti, huzursuzlandı. Hapis günlerini, kendisine yapılan işkenceleri anımsadı bir anda ve korktu ”Nerede yapılacakmış?” “Bu bölgede” dedi Metin” Muhtarlar bölgelerinde yaşayan tüm solcuların adreslerini askerlere vermişler. Babam şu anda beklemede, kendisini bu akşam götüreceklerini söylüyor… Tedbirinizi alırsanız iyi olur. Kendine dikkat et abi sen bize lazımsın… Korkulacak bir durum yok değil mi bizim bilmediğimiz?” “Yok yok” dedi Oktay telaşlı bir sesle,” Biz seni tutmayalım.” Görüşürüz ”dedi. Metin’in kolunu okşadı. ”Hadi Muammer gidelim..” “Tehlikeli bir durum varsa bu akşam eve hiç gitme istersen” dedi Metin. “Haberleşiriz” dedi Oktay... Öpüşerek ayrıldılar. İki gün önce Türkiye’nin içinde bulunduğu zor şartlar altında yapılması gerekenleri konuşmak, tartışmak ve hücre yapılanmasını tamamlamak için Haliç tersanesinde çalışan ve sendika görevlisi olan Oktay abinin evinde toplanmışlardı. Metin, Muammer ve Oktay abinin dışında kendi yaşlarında ikisi kız üç kişi daha vardı. Son günlerde gördüğü her kızı, bir haftadır göremediği Neşe’ye benzeten Metin toplantı boyunca karşısında oturan kalın siyah kaşlı esmer kızı süzmüştü. Siyah kalın fitilli kadife pantolon, siyah balıkçıl kazak vardı üstünde. Gözleri bir kömür gibi simsiyahtı ve odanın loş ışığında bir mücevher gibi pırıl pırıl parlıyordu. Dudakları davetkar bir biçimde etli ve biçimliydi. Sigarayı yakması, içişi, dumanı dışarı üflerken etli dudaklarının mimikleri, çay bardağını tutarken ince ve narin parmaklarının ortaya çıkan güzelliği Metin’i etkilemek için yetmişti... Kimdi acaba? Toplantı boyunca gövdesi yer minderinde otururken düşünceleri karşısında oturan kızla tatile çıkmıştı… Oktay abi bıkmadan usanmadan darbe sonrasında olanları anlatıyordu ama Metin’in kulakları kızın nefes alıp vermesinden başka bir şey duymuyordu “Arkadaşlar darbeyi ilk alkışlayanlardan biri TİP lideri Behice Boran olmuştur. DİSK, Sol Kemalist dernekler, DEV-GENÇ, Deniz Gezmiş ve arkadaşları darbeye anlaşılmaz bir nedenle destek vermişlerdir. Muammer Aksoy, Nadir Nadi, Mümtaz Soysal, Ferruh Bozbeyli gibi isimler de bize göre darbe onlara göre muhtırayı desteklediklerini ilan etmişlerdir ancak 12 Mart darbesini gerçekleştirenlerin 1961 darbesini yapanlar gibi düşündüklerini sandılar ve büyük bir yanılgıya düştüler...Noldu? Askeri yönetim ilk olarak kendisini destekleyen solcuların başlarını ezdi. Türkiye İşçi Partisi, DEV-GENÇ kapatıldı ve liderleri tutuklandı. Darbeciler Türkiye’nin aydınlık yüzleri olan yazarları, çizerleri, ressamları, aydınları gerçekleştirdikleri operasyonlarla gözaltına almaya başlamışlar aldıkları önemli isimleri işkence merkezlerine götürmüşlerdir. Zor ve tehlikeli günler içinde yaşıyoruz o nedenle çok dikkatli olmalıyız. Bizi böyle hücre çalışması yaparken yakalarlarsa anamızı bellerler.” demiş. Daha sonra kendilerine devrimci davranış ve disiplin konusunda anlatılarda bulunmuştu. Toplantı bittikten sonra son çaylar içilirken kızın adının Rüya olduğunu öğrenmişti.Lise öğrencisiydi.Muammer’in evlerine yakın bir yerde oturuyordu.Evden ayrılırken akşam olmasını ve ortamın tehlikesini öne sürerek kendisine eve kadar eşlik etmeyi teklif etmiş ama kabul etmemişti. Köşebaşında bakkal Hasan’ın dükkanının yanındaki sokak lambası etrafına sarı ışıklar yayarak, alacakaranlık içinde birden yanıverdi. Canan’ın oturduğu evin tahta kapısının açıldığını gördü, siyah eteği, beyaz hırkasıyla Canan çıktı kapıdan, kendisini görünce gülümsedi, başını öne eğdi. O sırada komşularının çatısında yaşayan küçük yarasa çıktı ve evlerin etrafında, serçelere katılarak sokakta hızla uçmaya başladı. “Metinnnn” annesinin sesini duyunca ayağa kalktı oturduğu yerden. Yıllardan beri yemek hazır olduğu zaman diğer çocukların anneleri-babaları gibi bağırarak çağırıyorlardı. Canan’a baktı, ”İstersen yarım saat sonra görüşelim? Ama üzerine siyah bir şeyler giy” dedi. Canan anlamadığını ifade eden şaşkın bakışlarla Metin’e baktı. “Siyahlar giyersen karanlıkta görülmen zor olur canım” dedi. Dudaklarıyla bir öpücük gönderip hızlı hızlı eve yürüdü. Annesi, Bulgaristan’dan getirdiği beyaz çiçek işlemeli üç tabağa ağzına kadar kuru fasulye doldurmuş kendisini bekliyordu.” Karnım da nasıl acıktı bir bilsen,” dedi annesinin yanaklarından öptü. Annesi işaretle babasının da yanaklarından öpmesini istedi ama Metin görmezden gelip sandalyeye oturdu. ”Anne kırmızı soğan var mı?” “Getiriyorum oğlum” dedi Mine, elinde iki tane büyük kırmızı soğan ve bir tabak üstünde dumanı tüten pilavla mutfaktan çıktı. “Mmmm pilav da nefis olmuşa benziyor...” dedi annesine baktı sevgiyle. Onu babasından korumak istiyor ama annesi babasına olan derin sevgisinden dolayı Metin’i değil babasına ve onun söylediği yalanlara inanıyordu. ”Hadi baba neden yemiyorsun” dedi Metin önüne konulan tabaktan bir kaşıp alıp geri çekilen babasına,”Uzun zaman bu kadar güzel yemeği bulamayabilirsin?” dedi sitem dolu bir sesle. Orhan birden parladı,” Dalga mı geçiyorsun ulan sen benimle!” dedi elini kaldırdı vurmak için… Metin oturduğu sandalyeden ayağa kalktı,” Ne o bana vurmak mı istiyorsun?” dedi saatlerdir içinde biriktirdiği öfkeyi kusarcasına.” Sen korkuyorsun diye bize bu tür davranmaya hakkın yok. Biz senin kölen değiliz!” “Senin o dilin çok uzamış dikkat et...” dedi Orhan, karşısında yumruklarını sıkmış öfkeyle kendisine bakan Metin’e baktı korkutmak istercesine. “Hadi oturunda yemeğinizi yiyin. Soğucak sonra...” dedi Metin’e oturması için işaret etti. Metin tekrar masaya oturdu. Annesinin getirdiği kırmızı soğanlardan iri olanını alıp masaya boş kısmına koyduktan sonra yumruğunu üzerine indirdi. Soğanın cücüğü fırlayıp babasının tabağına çarpıp yere düştü. Metin yere düşen soğanın cücüğünü alıp sildikten sonra ağzına attı. Acıydı hafiften ama tadı güzeldi. Hiç konuşmadan tabağındaki yemeği bitirip üzerine de bir bardak su içtikten sonra boş tabağı alıp mutfağa götürdü. Tek çocuk olduğu için böyle konularda annesine yardımcı oluyordu sık sık. Kurufasulyeyi çok seven Orhan tad almadan, yaşamın erişilmez sıcaklığını ve diriliğini duymadan iki-üç lokma birşeyler yedikten sonra geriye çekildi. Başka zaman olsaydı Mine’nin çok güzel yaptığı yemeklerden biri olan kurufasulye ve pilavı bitirmişti şimdiye kadar. ”Canım istemiyor, ”dedi bir sigara yaktı. Midesinde bir baygınlık vardı ama açlıkla ilgili değildi. Bir şeyler beklerken, tasarlarken iştahı kesiliyor, kaygılanıyor, hayallere dalıyor, ancak amacına ulaşınca normale dönüyordu. Şimdi de kim bilir kaç saat sonra burun buruna geleceği olayın sinir sisteminde yarattığı gerginliği yaşıyordu. O ömrünün en verimli, en başarılı anlarında -sen acıdan başka bir şeye layık değilsin tavrıyla-beliren ve varlığının önemli merkezlerine yerleşen tedirginlik ruhunu allak bullak ediyor, benliğinden uzaklaştırıyordu. Bu bir toplumsal yazgıydı sanki. Mine, ”Gelecekler mi dersin?” dedi kaygılı bir sesle. Tam Mediha ile ilgili anılarıyla kendini içinde yaşadığı tedirginlikten kurtarmak isteyen Orhan, Mine’nin sorusunu duyunca, ”Ne bileyim ben yahu” dedi öfkeli bir sesle. Sesteki öfkeden ürken Mine, ”Temin şey...” dedi. “Öyle söylüyorlar.” dedi Orhan ve -temin- sözcüğünü sahibiyle birlikte çiğnedi, küçümsemelerin, alayların çukuruna fırlattı. -Dikkatsiz, yeteneksiz. Seni boşayacağım dediğim zaman-benim ne suçum var-diyor. Peki bir kelimeyi doğru telaffuz etmemek suç değil mi- cigaradan çektiği dumanları dışarıya üflerken burun deliklerinin genişlediğini duydu. “Senin bir kabaatın yok ki” dedi Mine. “Solcu bir yazar olmam yetmez mi?” Babasının annesine verdiği yanıta gülümseyen Metin, Che’den konuşulmamasından dolayı içi rahatlamış hissediyordu kendisini. ”Ben köşeye çıkıp biraz gözcülük yapayım” dedi. “Köşede kal ama..” dedi babası emir verircesine. “Köşedeyim...” dedi Metin kapıdaki perdeyi iterek sahanlığa çıktı. Terliklerini ayağına giydikten sonra karnı doyan ve bundan dolayı da mutlu olan her insan gibi sallana sallana yürümeye başladı. Kapıdan çıkarken bir sigara yakıp dumanı gökyüzüne doğru üfledi. Mahallenin ufak Yarasası başının üstünden uçup gitti kayboldu, ”Seni gidi yaramaz” dedi Metin, yarasanın arkasından işaret parmağını salladı. Tahta kapının boşluğundan Metin’in çıktığını gören Canan’da kapıyı açıp çıktı. Dişlerini fırçalamış, saçlarını taramış, koltuklarının altını ve memelerinin altını Limon kolonyası ile temizledikten sonra annesinin, babasından gizli aldığı parfümden sıkmıştı azıcık. Metin’in kollarında güzel kokmalı ve Metin’in kendisine olan bakış açısını değiştirmeliydi. Kim bilir belli mi olurdu Ahmet derken Metin kısmet olurdu kendisine. Umutların yeşerttiği duygularla kendisine yaklaşan Metin’in elini tutup kendine doğru çekti. Sıcacık eli sertleşmiş memelerine sürttürdü -yanlışlık olmuş gibi- kalbinin üstünde tuttu bir süre... Metin’in babasını elinde ufak yeşil bir valizle gördükten sonra birden morali bozulmuş eve gelişiyle sevişmelerini ve yaşattığı tüm hayallerini engellediği için babasına kızmış, beddualar etmişti. Ya bir daha bu tür fırsatlar ele geçmezse?” "Nasılsın” dedi, Metin’in elini öptü usulca. “Nasıl olayım? Evinde problemler yaşayan umutsuz ve çaresiz insanlar gibi bombok…” dedi Metin. “Baban mı” dedi Canan. Metin başını salladı -evet- anlamında. Canan’ın elini tutup kendin çekti, beline sarılıp dudaklarından öptü hırsla. “Görmezler değil mi?” dedi Canan, içinde kaynayan, dumanlarını çıkartan patlamaya hazır şehvet duygularının yönlendirdiği ses tonuyla… “Görseler de önemli değil” dedi Metin, komşularının yüksek duvarının kenarına, sokaktan görünmeyecek bir noktaya oturdular. ”Birer sigara içelim mi?” Babasının annesine karşı olan tutumunu, eline geçen en ufak fırsatta annesini küçümsemesini, ona bağırıp hakaret etmesini anlamaya çalışıyor ama başaramıyordu. Duyarlıklı, buluttan nem kapan, en ufak bir terslikte dünya başına yıkılırmışcasına tedirgenleşen ve bu tedirginliğin etkisinden günlerce kurtulamıyan birisiydi babası. Eksiklikler, düzensizlikler, zamanında yapılmayan işler sinirlendirirdi babasını o zaman en sert ve kırıcı sözleri kullanmaktan kaçınmaz ama kısa bir süre içinde hiçbirşey yaşanmamış gibi davranır, uysallaşırdı. Babası kendisini çok yönlü, kimseye benzemeyen, kimseyle kıyaslanmayan, zekasıyla, özellikleri ile, insanlığıyla kişileri kendisine çektiğine ve bağladığına inanan birisiydi. Tamam yazar olabilirdi, kitaplarda çıkarabilirdi, hayranları etrafında dolaşan ve kendisine yaklaşmak isteyen kadınlar da olabilirdi ama Metin sadece kendisine babalık yapmasını istiyordu. Yaz gelmişti ve babası her yaz olduğu gibi onları eve bırakıp kendisi tatil yapmaya gidecekti Ankara’da yaşayan o kadınla birlikte. Sonra annesinin kendisine olan sevgisini kullanıp tekrar İstanbul’a dönecek sonra tekrar uydurduğu bir yalanla Ankara’ya kaçacaktı. İstanbul’da yaşananlar, annesinin geçirdiği sinir krizlerine Metin’in tanıklık etmesi, çaresizlik içinde ağlaması, annesinin yaşadığı üzüntüler ve hastalıklar onu hiç ilgilendirmiyordu! Babasının gözünde sadece Ankara’daki kadın vardı. Onla yatıp onunla kalkıyordu. İçiyordu, sarhoş oluyordu günlerce, aylarca ortalıkta görünmüyordu. Sonra bir akşam kapıyı çalıp içeri giriveriyordu... Eve geldiğinde ise dışardan aldığı, içinde biriktirdiği bütün zehri kusuyordu. Annesini yerin dibine geçiriyor, sözleriyle paramparça ediyordu. Babasını deliler gibi seven annesi ise yuvasının dağılmasını istemediğinden bu hakaretlere göğüs geriyor, lezzetli, babasının sevdiği yemekler pişiriyor, çamaşırlarını kar gibi yıkıyor, giydiriyor, her şeyiyle ilgilenerek ona olan sevgisini anlatmaya çalışıyor ve evliliğine dört elle sarılıyordu. Sanki bu dünyada tek dürüst, tek hatasız insan babasıydı? Cahil bulduğu annesinin sorularına,” Anlamadığın şeye burnunu sokma”, ”Ben böyleyim işine gelirse...” türünden karşısındakini küçümseyen ve küçülten yanıtlar veriyordu. Babasına göre ayrılmamaları için tek neden annesinin bol bol-kitap-okumasıydı. Denemiş ama başaramamıştı, başı ağarmış, bunalmış ve okuduklarını anlayamadığı için kızmıştı kendisine, komplekslere girmeğe başlamıştı. Aklı almıyordu. O zaman babası annesinin üzerine daha çok gidiyor, ”Hayvan gibi yaşamaktan hoşlanıyorsun, değişmek istemiyorsun. Boşayacağım seni...”diyordu ve annesi hasta oluyordu. “Durgunsun bu akşam” dedi Canan, Metin’in elini entarisinin içine soktu sevişme isteğini göstermek istercesine. Yaklaşıp boynundan öptü. “Bu akşam buralarda bazı evlere operasyon yapılacakmış bu nedenle babam çok sinirli. Senin de haberin olsun...” “Bize de gelirler mi acaba?” Canan oturduğu yerde doğruldu, dalgalı denizde limana sığınmak isteyen bir sandal gibi Metin’e iyicene yaklaştı. “Yok size neden gelsinler ki? Babamın gazeteci olduğunu biliyorsun? Siyasi nedenlerden dolayı kendisini alıp götürücekler bu akşam veya yarın akşam...” “Babam bütün bu olayların öğrencilerin yüzünden meydana geldiğini söylüyor?” “Baban yanılıyor, öğrencilerin davranışlarında aşırılıklar, tutarsızlıklar olabilir ama yürüdükleri yol doğrudur. Onlar da sosyalist, onlar da benim ve benim gibi düşünenler için düzeni değiştirmek istiyorlar, yalnız aceleciler ve yöntemleri değişik” dedi Metin ve Canan’ın bu açıklamadan sadece -düzeni değiştirmek istiyorlar-ı anlayabildiğini, geri kalanlara akıl erdiremediğini boş bakışlarından sezdi. ”Anladın mı?” “Pek anlamadım ama önemli değil benim için önemli olan şu an seninle beraber olmam.” Metin’in yanağından öptü hafifçe. Metin vücudunu kaplayan, ele geçiren tedirginliği, sıkıntıyı boşaltmak istercesine Canan’ın etli, ürkek dudaklarını arayıp buldu dudaklarıyla ve öptü uzun uzun ta ki nefessiz kalana dek. Memelerin avuçladı, sıktı, okşadı. ” Boğuluyorum” dedi Canan kendini geri çekti. ”Gel” dedi Metin, Canan’ın eteğini kaldırıp kucağına oturttu. Canan bir an ürktü, kendini geri çekti,” Tam biz sevişirken askerler baskın yapmasınlar? Rezil oluruz sonra...” “Korkma”dedi Metin, ”Yanında ben varım...” Canan kendini Metin’e bıraktı. Birbirlerini ağızlarını parçalarcasına öpüşmeye başladılar, boynunun yanlarını ısırdı, emdi sonradan mora dönüşecek lekeler oluşturuncaya kadar. Memelerinin birini bırakıp birini emdi, ısırdı, yaladı. ”Dayanamıyorum artık” dedi Canan, sesi heyecandan ve şehvetten titriyor kesik kesik, hırıltılı sesler çıkartarak konuşabiliyordu. Metin, Canan’ı kalçalarından tutup kendine çekti yavaş yavaş. Canan içine giren sıcaklığı hissettiğinde ne yapacağını bilemedi bir an öylece nefessiz birbirlerine kenetli kaldılar. Metin arada bir hareketleniyor ve tüm vücudunda depremler yaratan duyguları yaşatıyordu. ”Bana bir şeyler oluyor” dedi Canan daha sıkı kenetlendi Metin’e ve içinden çağlayanların sele dönüşüp ılık ılık aktığını hissetti. Başını omuzuna yasladı ve nefes alıp vermesi düzelene, vucutlarının sıcaklığı azalıp üşümeye başlayıncaya kadar öyle kaldılar. Metin bir sigara yaktı rahatlamanın verdiği istekle. Bir süre sessiz kaldılar. Canan eğilip Metin’in boynundan öptü kuruyan dudaklarıyla ama bu öpüş Metin’i tekrar uyandırdı. ”Öyle kal…” Tekrar seviştiler bir önceki sevişmeye nispet edercesine… “İyice ıslandım…” dedi Canan.Metin’in kucağından kalkarak nemli toprağın üzerine oturdu. ”Bir ara korktum çok!” “Neden korktun canım benim…” “Geçen ay sokakta iki köpeğin çiftleşmesini seyretmiştik.. Hatırlıyor musun?.. Hani kimse birleşmiş olan iki köpeği ayırmamıştı…” “Evet…” dedi Metin, “Bütün güçleriyle çiftleştiklerinde ayrılmaları kolay olmuyormuş…” O günde öyle olmuştu. Her zamanki yerinde köşebaşında sigara içiyordu gelip geçenlere bakarak. Canan’da aralığın başına çıkmıştı. Üzerinde renkli kendisine yakışan bir şalvar ile siyah bir tişört vardı. Birbirlerine bakarak gülüşüyorlar, işaret diliyle anlaşmaya çalışıyorlardı kimse aralarındaki ilişkiyi anlamasın diye. Kamyoncu Osman’ın evinin önünde yatan Siyah renkli erkek köpek, Terzi Nadir’lerin aralığından çıkıp kendisine doğru gelen boz renkli köpeği görünce ayağa kalkmış, birkaç kez etrafında dolaşıp dişinin kıçını kokladıktan sonra üstüne binivermişti. İşini bitirince kendisini kurtarmak istemiş ama başaramamıştı. Birkaç kez birbirlerinin çevresinde dönmüşlerdi hızlı hızlı acı acı uluyarak…ama sonuç değişmemişti. Üstteki köpek yer değiştirip kıç kıça gelince tüm gücüyle ayrılmak için ileriye doğru haraket etmişti. İkisinin de gözleri kan çanağına dönmüştü. Şaşkınlıkla korku arasında yaşadıkları çaresizlikle ne yapacaklarını bilemez bir duruma gelmişlerdi…Havlamaları ise acı doluydu. İnsanlar kendilerinden yardım isteyen köpeklerin yanından gelip geçerken anlamlı gülümsemelerini bırakıyorlardı arkalarında. Bazı anneler ise kızlarının gözlerini kapatıp, ”Kızım çok ayıp... Bakma sakın” gibi sözlerle çocuklarının köpeklerin çiftleşmesini görmelerini istemiyorlardı… Sonra Osman çıkmıştı ortaya... Önce yolun ortasında haykırışlarla birbirlerinin etrafında dönüp duran köpekleri yakalayıp zeytinyağ dökmüşlerdi…Ama sonuç değişmemişti… Ayrılmak için daha çok uğraşıyorlar, tozların içinde yuvarlanıp duruyorlardı. Yoldan geçen yaşlı bir adam Osman’a sopayla vurması halinde ayrılıcaklarını söyleyince Osman eline aldığı bir sopayla köpeklere vurmaya başladı… Bunu gören bazı çocuklarda buldukları ufak taşları atmaya başladılar ayrılmaları için. Osman’ın annesi elinde bir kova su ile çıkıp hayvanların üzerine boşalttı... Zavallı hayvancıklar senede bir yaşadıkları iki dakikalık bir zevk için ne hale gelmişlerdi… Birbirlerinden kaçmaya kalkıyorlar ancak başaramıyorlardı. Osman’ın hayvanları kurtarma adına yaptığı işkence de bu arada boyutlarını çoğaltmaya başlamıştı. Artık sokaktan geçenlerde ilgilenir olmuş köpekler etrafını saran insan topluluğu arasında kalmışlardı. Yarım saatten fazla süren bu zorunlu birleşme birden kendiliğinden sona erince dişi köpek can havliyle kalabalığın arasından kaçıp gitmişti. ” Sen heyecanla köpeklerin çiftleşmesini seyrederken bende seni seyrediyordum…nasıl da kendini kaptırmıştın, sanki o köpeklerin birisi sendin ve benimle sevişiyordun… Nasıl da canın istemişti o gün?..” “Aaaa sen nerden biliyorsun?..” dedi Canan şaşkın bir sesle. Gerçekten de öyle olmuştu. Köpeklerin çiftleşmesi kendisini tahrik etmiş bir tuhaf olmuştu. Metin’i hayallemişti. Onunla sevişmelerini… “Ben bilirim…” dedi Metin yumuşacık, yatışmış bir kedi uysallığıyla… “Birden aklıma o köpekler geldi… Ya bizde öyle yapışıp kalırsak diye düşündüm bir an…” dedi Canan. ”Ne güzel olurdu değil mi?” “Benim de birkaç kez ayni düşünce aklıma geldi. II. Dünya Savaşı sırasında ailesi tarafından güvenliği için uzak bir köye gönderilen bir çocuğun savaşın içinde savruluşunun sinirleri hırpalayan hikayesi olan Boyalı Kuş, diye bir kitap var. Dehşetle vahşetin, masumiyetle sevginin yakınlığını irdeleyen müthiş bir kitap. Savaş içinde çeşitli maceralar yaşayan kitabın kahramanı çocuk bu macera içinde iki olaya tanık oluyor. Biri iki kedinin çiftleşmesi, diğeri de Piyotr denen bir adamın yahudi bir kıza tecavüz etmesi… Savaş sırasında köylüler ormanda Almanlardan kaçan genç bir yahudi kızı bulurlar… Aldıkları karar sonucu kızın Alman askerlerine teslim edilmesi gerekirken köyün ileri gelenlerinden olan ve karısını bir süre önce kaybeden Piyotr denen adam alınan bu karardan sonra kızın kendisinde kalabileceğini söyleyerek alıp eve götürür… Ama yarı çıplak kız uzun süredir kadınsız kalan adamı tahrik eder… Önce kızı soyup çırılçıplak bırakan adam kendisi de soyunduktan sonra önce kızın üzerine, ata binercesine oturur sonra da dirsekleri üstünde doğrulup kızın üstüne kayıp, bütün ağırlığıyla kendini bırakır. Kaskatı kesilen genç kız içler acısı bir çığlık atar. O an garip bir şey olur ve kızın üstüne uzanan Piyotr doğrulup kalkmak ister ama kalkamaz.. Aynen köpekler gibi birbirlerine yapışmışlardır. Kız bacaklarını iyice açıp, kalçalarını kaldırır ve eliyle adamı karnından iter ama bir şey değişmez. Görünmeyen bir bağ onları birbirine yapıştırmıştır...Daha sonra kendisine yardıma gelen büyücü ve köylülerin yardımıyla kızı öldürdükten sonra kurtulabilir ancak… “Ayyy çok korkunç bir şey… Tüylerim diken diken oldu… Zavallı kız. Kız öleceğine o hayvan herif ölseymiş ya…” Metin’e baktı, ”Bizim başımıza öyle bir şey gelseydi sen ne yapardın? Beni öldürmeye kıyabilir miydin?” “Bana dünyanın en güzel zevklerini, duygularını yaşatan bir kızı nasıl öldürebilirim ki?” Canan sevindi… ”Kız gerçekten öyle mi? O kadar iyi miyim?” “Çok iyisin” dedi Metin.. ”Ablama sinemaya gidelim demişsin bu gün doğru mu?” “Evet” dedi Metin, ”Sinemalarda güzel filmler var bu hafta...” Orhan Gencebay’ın -Bir Teselli Ver-, Yılmaz Güney’in-Ağıt-ı, İzzet Günay ve Hülya Koçyiğit’in oynadığı -Bebek Gibi Maşallah-, Filiz Akın ve Ediz Hun’un-Cambazhane Gülü- Yılmaz Güney’in –Çirkin ve Cesur-u, Türkan Şoray ve Tarık Akan’ın-Melek mi Şeytan mı-, Yılmaz Güney’den bir film daha -Umutsuzlar-bir de yabancı filmler var. “Sen Aşk Hikayesine gitmek istemişsin ama?” dedi Canan sözünü anlamlaştırmak istercesine Metin’in gözlerine baktı. ”Ablamla sevişmek mi istiyorsun? “Ben sana onun kitabını vereyim okuman için” dedi Metin, Canan’ın söylediklerini duymamış gibi davrandı. ”Yarın ben sana haber veririm eve gelirsin...” “Sevişir miyiz?” “İstersen?” “Şimdiki gibi olursa her gün isterim ama sorduğuma cevap vermedin? ”Sen ablanla sevişmemi ister misin?” Canan şaşırdı, yanıt veremedi bir an…” Neden olmasın? Sonuçta benim ablam… Benim yaşadığım duyguları onun da yaşamasını isterim doğrusu…” “Ciddi misin sen?” “Evet… istersen aranızı yapayım. Ama beni bırakmak yok!” “Peki, seninle evlenmiş olsak yine ayni yanıtı verebilir miydin?” “Beni yabancı birisiyle aldatacağına ablamla aldatmanı tercih ederim…” dedi Canan. Metin’in kulak memesini ısırdı hafiften… ”Çapkın çocuk seni…” Metin. Canan’ın elini tuttu bir kez daha öptükten sonra, ”Ben eve gideyim. Yapılacak işler olabilir” dedi. Mutluluktan başı dönen ve şişelerce içki içmiş gibi kendini sarhoş hisseden Canan, yerden kalkması için kendisine yardım eden Metin’in sertleşmiş erkeklik organını hissedince nefesinin kesildiğini hissetti bir an. ”Tamam o zaman yarın görüşürüz..” dedi Canan isteksizce son bir kez daha Metin’e sarıldı. Ablasına anlatacağı çok şey çıkmıştı. Öpüşüp ayrıldılar. Sözlerini dinlemekten bıkmadığı Mediha’nın, yüreğinin temizliğini yansıtan kahverengi iri gözleri, biçimli etli dudaklarını anımsayan ve öpmek için hazırlanan Orhan, Mine’nin” Saat kaçta gelirler acaba?” sorusunu duymamazlıktan geldi ama bir ressam ustalığıyla çizdiği ve düşüncelerinde canlandırdığı öpme sahnesini bir daha yakalayamadı. Kızdı, dişlerini sıktı gıcırtıyla, başını cama dayadı” Bir yastığa baş koyduğun insan senin her şeyine yabancı. Düşüncelerini anlamıyor, dilini beceremiyor. Bu ne rezalet, bu ne talihsizlik. Daha ne kadar dayanacaksın? Yoksa bu cehennemden hoşlanıyor musun? Hasta mısın, mazoşist misin nesin. ” Yerinden kalkıp mutfağa girdi. Ağzında yerleşen ve her yutkunuşunda karnını acıktıran lezzetli kurufasulye tadının üstünlüğüne son vermek için cam bir bardak içinde duran İpana tüpünü alıp sıktı, fışkıran nane kokulu beyaz macunu dik ve sık kıllarının üzerine yatırdığı fırçayı dişlerini sürerken Mediha’nın sesi çınladı kulaklarında, ”Dişlerini tahta fırçalar gibi fırçalıyorsun. Minelerini çatlatacaksın." Dalıp gitti bir an az kalsın başını musluğa çarpıyordu. Temizlenen ağzını suyla çalkaladıktan sonra havluyla silip mutfaktan çıktı. Metin’in gitmesinden sonra başlayan ve devam eden sessizliği bozmak isteyen Mine, ”Bir kavecik pişireyim mi sana? Belki sinirlerin biraz yumuşar...” Kızgınlığını unutan Orhan, ”Pişir. Bakarsın uzun zaman içemem” dedi şakayla ama hemen ciddileşti. En basit gereksinimlerin bile lüks sayılabileceği kısıtlamalarla daraltılmış bir dönemi yaşayabilirlerdi. Merdivenlerin önüne geldiğinde bir süre içersini dinledi Metin. İçerden ses gelmemesine sevindi. Perdeyi aralayıp içeri girdi. Babası önüne aldığı sarı saman kağıtlara bir şeyler yazıyor annesi de karşısına oturmuş kendisine bakıyordu. Hiç bir şey olmamış gibi ”Kitapları ne yapacağız baba? Zaman geçiyor.” dedi. Orhan -baba- sözcüğünü duyunca duygulandı birden Ankara’da kaldığı yedi ay boyunca kendisine -baba- diye seslenilmediği için çıldıracak gibi olmuştu. Bir sözcüğün bu kadar anlam yüklü olduğunu, eksikliğinin kendisinde korkunç bir boşluk yarattığını, acılarını çoğaltan öğelerin başında geldiğini daha önce söyleseler inanmazdı. Metin’i hataları, yanlışlıkları, çocuklukları nedeniyle zaman zaman kızıyordu, dövdüğü de olmuştu ama ağzından çıkan -baba-kulaklarına çarptı mı akan sular duruyordu. Metin’le beraber odayı dolduran sigara kokusundan rahatsız oldu, ”Yine götürmüşsün sigaraları? Kaç tane içtin?” Metin masanın üstünde duran cam kültablasının içinde yarım yarım bastırılmış sigara izmaritlerini işaret etti, ”Senin kadar içmediğim kesin...” dedi. ”İstersen kitapları hiç ellemeyelim?” “Çarşaflara doldurup tavan arasına ya da bodruma koyalım.” dedi Mine. “Oralara bakarlarsa” dedi Orhan. “Nerden akıllarına gelecek?” dedi Mine başını iki yana salladı -gelmez- der gibi. “Gelir, gelir." dedi Orhan, ”Sen de bir yere baskın yapmak istersen tüm seçenekleri öğrenip, ezberleyip öyle basarsın...” “Annemlerin tavanına saklayalım orda bulamazlar.” dedi Mine. “Aradılar ve buldular diyelim sonra ne olacak? Benim yüzümden annen ve babanın ensesinde boza pişirmelerini istemem. Gözlerinin önüne getirebiliyor musun seksen yaşında iki ihtiyarın solcu diye götürülmesini?” güldü Orhan. “Amma matrak olur ha...” dedi Metin, ”Ama dedem eski partizandır onlara kolay pabuç bırakmaz.” Elinde havluyla mutfaktan çıkan Mine, ”İstersen Selim’e söyleyelim? AP’lidir ama iyi insandır, yardımsever birisidir. Hem o Kızılay’da çalıştığı için onu aramazlar...” “Ne kadar iyi olursa olsun AP’li değil mi güvenemem.” “Selim öyle değildir,” dedi Mine, ”Bağırır, çağırır ama tanıdığımız günden bu yana kimseye kötülük yaptığını ne gördüm ne de duydum.” “Ama bizim kitapları onda bulurlarsa gözünün yaşına bakmazlar. O da sıkışınca tüm gerçeği anlatır sonra daha kötü olur. Hayır saklamayacağım. Ben yazarım. Yazarın evinde tahviller, altınlar, kat kat giyimler bulunmaz, hatta ekmek bile bulunmaz ama kitap bulunur. Ne resmi indiriyoruz ne de kitapları saklıyoruz...” dedi Orhan. “Aslan babacığım...” dedi Metin, sandalyede oturan babasının arkasından sarıldı, ”İşte benim babam bu.” Birden babası hakkında düşündüklerinden utanır gibi oldu, yumuşayıp kendisini affeder gibi oldu ama Ankara ve o kadın aklına gelince sevinç gösterisini kısa kesti. ”Anne bir çay içeriz şimdi” dedi annesine göz kırptı. Herşeyin yoluna girdiğine sevinen Mine, ”Tamam oğlum şimdi demlerim” dedi tekrar mutfağa girdi. Metin odaya girip lambayı yaktı. Kapıyı kapatıp sigara içmeyi düşündü ama babası farkeder ve kızabilirdi bu düşüncesinden vazgeçti. Kitapların içinden Asturias’ın (Gözleri Açık Gidenler) kitabının birinci cildini alıp babasının bir tanıdığının verdiği tek koltuğa oturdu. Üç kez okumuştu. Masal, efsane, gerçek karışımı bir yapısı vardı. Sömürücülere karşı örgütlenen devrimciler ve sömürücüler anlatılıyordu. Babası tavsiye etmişti okuması için gerçi o babası eve hangi kitabı getirisse getirsin hepsini okuyordu bir ayırım yapmadan ama devrimcilerin savaşımlarını anlatan kitapları daha çok seviyordu. Kitap kahramanlarıyla bütünleşiyor ve sabahlara dek kitabı bitirmeden rahat edip uyuyamıyordu. Kitap hoşuna gittiyse birkaç kez daha okuyordu. Sabah erkenden babasıyla Cağaloğlu’na gitmelerini anımsadı. Yeni kitaplara sahip olma düşüncesiyle babasının arkasına takılmıştı bu sabah ama uğradıkları yayınevlerinde, gazetelerde çalışanların, oralarda rastladıkları konukların suratları asıktı. Kimsenin canı konuşmak istemiyordu. Konuşsalar bile iki söz ediyorlar, uzun, sıkıntılı bir sessizliğe gömülüyorlardı. Yüreklerini heyecanın, çaresizliğin, korkunun büyük karanlığı kaplamıştı. Hepsi şiddetli fırtınanın kokusunu almıştı. Bugün yarın ortalığı altüst edecekti. Gerçek burunlarının dibindeyken bir şey yapamamak, elleri kolları bağlı durmak kahredici bir durumdu. Sigaralar, çaylar içiliyor sinirli sinirli konuşuluyordu. Bu geceyi kazasız belasız atlattık mı korkmayın. İnönü bir demeç verecekmiş. Kitaplarımın çoğunu yaktım. Elimi bile sürmem valla. Götürürlerse götürsünler. Kitaplardan bu kadar korkuyorlarsa yayınlatmasınlar birader. Saat onikiden itibaren sokağa çıkma yasağı uygulanacakmış. Korkmayın yahu sadece kaçakları arayacaklarmış. Çocuk gibi konuşma. Gene yol göründü şen gönüle.Hakkınızı helal edin.Bir daha ya görüşürüz ya görüşmeyiz. Bu canım havada yapılır mı bu gavur eziyeti. Ben iyice kafayı çekeceğim geldiklerinde sarhoş bulsunlar. Biraz sonra kaçıyorum İstanbul’dan. Ya kaçamayanlar ne olucak? Gemisini kurtaran kaptandır. Böyle durumlarda kimse kimseyi düşünemez. İnsanlık dışı birşey bu onuruma dokunuyor. Sakın karşı koymayın. Koyarsanız kurşunu yersiniz beyninize. Listeler hazırlanmıştı. Tutuklanacakların sayısı onbini aşıyordu. Bazıları güvenli yerlerden alınan haberlere göre Endenozya’daki gibi -kesim- yapılacağını ileri sürüyorlardı. Gerçekten bir katliam yaparlar mıydı? Babası girdi içeriye, ”Kitap’mı okuyorsun?” “Düşünüyorum” dedi Metin, ”Sabah Cağaloğlu’nda yaptığın ziyaretler sonrasında çoğunluğun öğrencileri suçlar gibi bir tavır içinde olduğunu gördüm de...” dedi Metin. “Haksız sayılmazlar,” dedi Orhan. Bugün yaşanan bütün karmaşa ve pislikle henüz koşullar elverişli değilken silahlı eyleme girişen ve düzeni değiştirme gibi çok ağır sorumluluk isteyen bir görevi yüklenen militan öğrencilerin yanlış tutumlarından doğuyor. Bu yurtsever, içtenlikli ama duygusallıklarını frenleyemeyen delikanlılar, bütün ciddi uyarılara kulaklarını tıkamışlar, sonunda kendilerinin dışında bulunan ve asıl gücü oluşturan kalabalıkları, toptan cezalandırma, etkisiz hale getirme fırsatını yöneticilerin ellerine vermişti. Avuçlarının ovalayarak pusuda bekleyenlere “Gel beni öldür” çağrısını çıkartmış oldular. Oysa toplumdaki iktisadi çöküntüyle şaşkına dönen ve halkta susturulmaz bir öfke uyandıran yöneticilerin karşısına akıllı davranmak, demokratik yöntemlerden ayrılmamak, tuzağa düşmemek gerekiyordu...” “İyi ama bir yerden başlanılması gerekiyordu Türkiye’de bu başlangıç yapıldı sadece. Okuduğum bütün kitaplarda devrimin bedelini insanlar canlarıyla ödüyorlar. Sen demokratik yöntemlerden bahsediyorsun? Yoksa sen öğrenci olaylarına karşı mısın?” “Karşı olmadığımı sen de biliyorsun” dedi Orhan, ”Birkaç bomba patlatmak, birkaç banka soymak, adam kaçırmaya kalkışmak bu eylemleri düzenleyenlere heyecanlı anlar yaşatıyordur, adlarının radyolarda, gazetelerde söz edilmesini sağlıyor belki ama yaşamlarındaki dengesizlik nedeniyle iktidardakileri belli bir düşünceye dayanmadan içgüdüsel çıkışlarla eleştiren halkta antipati yaratıyor, yakınlık duymaya başladıkları sol ve solculardan uzaklaştırıyor. Ayrıca öteden beri politikalarının doğruluğunu benimsetmek için çırpınan iktidar sahipleri ekmeklerine yağ sürerek olayların birbirini izlemesini beklemiyorlar mıydı? Bekliyorlardı. Eylemler yoğunlaşınca sevinçten şapkalarını havalara fırlatmışlardır, mal bulmuş mağribi örneği durumu kendi lehlerine çevirmeyi başarmışlardı. -Görüyorsunuz huzuru biz değil solcular bozuyor, demokrasiyi yaşatmamıza engel oluyorlar- diye bağırıp sert önlemlere başvuruyorlardı.” “Nasıl yani darbenin nedeni öğrenci olayları mı? Yapma baba! Dökülen kanların hepsi solcuların kanı? Ayrıca öğrenciler yürümekten, protesto etmekten başka ne yapıyorlar ki? Şiddet yok, bomba yok, silah yok, saldırı yok, bir tarafta düşünce diğer tarafta silah ve şiddet var sonrasında yine öğrenciler suçlu…” dedi Metin. ”Hayır bunu dışardan cahil birisi söylese anlarım ama senin söylemen ilginç...” “Ben etrafta konuşulanları sana anlatıyorum. Bazı kesimler sana anlattıklarımı yetersiz buluyor. Onlara göre Darbe yapılmasının asıl nedeni Halk Partisinin dışında ortamın koşullarından yararlanan ve o koşulları iyi değerlendiren solun yaygınlaşmasını, etkim bir güç haline dönüşmesini engellemekti. Bazılarına göre ise beceriksizlikleriyle, tutarsızlıklarıyla, yolsuzluklarıyla afişe olmuş sivil kadroyu geçici bir süre için de olsa iktidardan uzaklaştırmak, sermayenin desteklediği, sermayenin çıkarlarını koruyacak nitelikteki bir askeri yönetimi işbaşına getirmekle ilgiliydi. Ve bu hareketi Türkiye’deki yatırımlarını tehlikede gören Amerika planlamıştı...Kimsenin Türkiye’de demokrasinin kurulmasını istediği yok. Kurulmaması için çabalıyorlar. Kurulmaması işlerine geliyor. Ham madde deposu, tüketimi güçlü bir Pazar olarak kalması onların ekmeğine yağ sürer. Demokrasiye yönelirsen, gerçekten onların memleketlerindeki bütün kurumları kurarsan, eşit duruma gelirsen o zaman korkarlar senden. Kişiliğini kazanacaksın çünkü. Bağımsızlığını elde edeceksin. Yem olmazsın...” dedi Orhan, Metin’in kıvırcık uzun saçlarını okşadı sevecenlikle. Yattılar. Rüyasında Bulgaristan’da Hisar denen bir kaplıca kasabasında tanıştığı Maria ile göl kenarında balık tutuyordu. Çırılçıplak olan Maria’nın boynunda, altından yapılmış koskocaman bir haç vardı. Kötülüklerden korumak için taşıyorum ben bunu dedi. Metin’in ağzını niğde başlı memelerine doğru çekti, bastırdı sertçe. -Em em utanma.- dedi. Simsiyah bir at dolu dizgin kendilerine doğru yaklaşmaya başladı. Birden kendisini atın üstünde buldu Maria ile beraber. İkisi de çıplaktı ve yüz yüze oturuyorlardı. Atın her hareketinde birleşiyorlar ve zevkten çığlıklar atıyorlardı. At bir kiraz ağacının önünde durdu. Biraz ilerde tarlada kadınlar soğan toplamaya gelmişlerdi ve Bulgarca bir türkü söylüyorlardı akordeon eşliğinde. Metin kendisine ikram edilen soğanı alıp Maria’nın memelerine sürdü süt vermesi için... Birden Canan ve Cansu geldi ve elinden tutup çekti kendisini -sen bizimsin- dediler şehvetli şehvetli güldüler, dillerini çıkartıp dudaklarını yaladılar baygın bakışlar eşliğinde… Metin eliyle Maria’nın memesini tutuyordu.-Ben üçünüzü de idare ederim-dedi Metin üçünü de kucakladı kendine çekti... Birden kapının -dan, dan, dan- diye yumrukla vurulduğunu duydu. Maria’nın memesini tuttuğu elini çekip yataktan fırlayıverdi. Babası da beyaz uzun iç donuyla yatak odasının kapısında belirivermişti. ”Kapıyı aç...” diye buyurdu bir ses. Sert ve emir vericiydi. Beklenen misafirler gelmişlerdi anlaşılan. ” Bir saniye açıyorum” dedi Orhan, aceleyle ayağına uzun çizgili pijamasını giyiverdi. Anahtarı kilitte döndürüp kapıyı açtı ve geri çekildi. Metin yatağın üzerinde oturuyordu. Kapı açılınca önce sırtında manevra giysileri olan orta boylu, soluk ama aydınlık yüzlü bir teğmen girdi içeriye. Bir adım gerisinde bekleyen beş polis, bir astsubay ve ellerinde makineli tüfekli beş asker içeriye giriverdi. Dışarda evin etrafı, silahlarını, kapıya, pencereye çeviren askerlerle doluydu. Metin ilk kez böyle bir görüntü ile karşılaştığı için şaşırdı. Sinemalarda gördüğü filmlerden bir sahne gerçek olmuştu. Orhan, şaşırmış ve korkmuştu, kuruyan ağzından, ”Buyrun” sözü zorlukla çıktı. “Korkucak bir şey yok Orhan Bey, gecenin bu saatinde rahatsız ettik ama evi arayacağız...” dedi Teğmen. Arkasında ve yanında duran polislere kitapların durduğu odayı işaret etti başıyla. Metin askerlerin elindeki silahlara bakıyordu hayranlıkla. Elinde bir tane olsaydı hepsini öldürebilir miydi acaba? Güçlü kuvvetliydi, askerin bir tanesinin elinden alıp tetiğe basması yeterliydi ama o zaman hepsini göz kırpmadan öldürürlerdi. Teğmen ve babası karşılıklı duruyorlardı kıpırdamadan. Annesi, babasının hemen yanındaydı ve yaşananları meraklı ve kızgın bakışlarla takip etmeye çalışıyordu. Polislerin çamurlu ayakkabılarla gezindiğini görünce sesini yükseltti, ”Bari ayakkabılarınızı çıkartsaydınız!” Esmer, kalın bıyıklı, yanağında şark çıbanı taşıyan dört köşe suratlı, kısa saçlı polis ters ters annesine baktı. Orhan ürktü bu bakıştan, durup dururken acılarını uzun zaman unutamayacakları bir -meselenin- çıkmasını istemeyen Orhan, ”Ziyan yok sonra temizlersin” dedi ve -her şeye burnunu sokma- dercesine Mine’ye baktı. Kitaplığın bulunduğu odaya girip kapının hemen yanındaki düğmeyi çeviren polis, ışığın odayı doldurmasıyla kitaplarla karşılaştı -Denizi göreceksin sakın şaşırma- yaşamında ilk kez bu kadar kitabı bir arada gördüğünü anlatmak istercesine uzun bir ıslık çaldı. Annesine terslenen polis içerden bağırdı, ”Nerden buldun bu kadar kitabı?” Kapının yanında haraketsiz Teğmenle karşılıklı bir şekilde bekleyen Orhan, ”Satın aldım, hediye ettiler...” dedi. “Okudun mu hepsini?” Orhan içinden -sen benimle böyle konuşamazsın ama-şu anda üstün durumdasın diye geçirdi. ”Okumadıklarım vardır.” “Bu mahallede herkes okuyor” dedi kısa boylu sarışın polis. Teğmen baktı anlamlı anlamlı, ”Bir gecekonduda bu kadar kitap, şaşırtıcı doğrusu...” dedi. “Kitapların hepsi benim” dedi Metin, ”Babam onları bana alıyor...” “Peki sen okudun mu” dedi ayni polis. “Çoğunu okudum” dedi Metin, yerinden kalkmak istedi ama başında bekleyen polisin kendisini engelleyeceğini anlayınca vazgeçti. Yüzü çıbanlı polisin yere sigarasını atıp, çamurlu ayakkabısıyla söndürdüğünü görünce kızdı, ”Komutanım yerlere sigara atıyorlar...” dedi heyecanlı bir sesle. Teğmen kendisini -komutanım- diye çağıran Metin’e baktı yorgun gözlerle... ”Dikkat edin...” dedi sonra annesine dönüp odaya bir kültablası koymasını istedi. Teğmen, karşısındaki Orhan’a, ”Siz ne işi yapıyorsunuz” dedi “Yazarım ben...” “Hangi gazetede?” dedi Teğmen meraklı bir sesle. Cumhuriyet’in, Milliyet’in adını verirse belki de iş sarpa sarar, kendisini kuşkulu ve cezalandırılması gereken bir kimse gibi görmeye başlayabilirdi. ”Serbest yazarım ben. Romancıyım. Gazeteyle ilişkim yok...” Metin’in babasını götüreceklerinden bir şüphesi kalmamıştı. Adamlar babasının adını biliyorlardı, kitap odasının nerde olduğunu, lambanın nerden yandığını. Zaten teğmenin elinde bir liste vardı üstü mavi bir kalemle çizilmiş isimlerin, adreslerin olduğu. Kitap odasına kendilerini sokmayan polisler ve askerler ellerine aldıkları kitapları inceledikten sonra aldıkları yerine koyacaklarına yere atıyorlardı.Kütüphanenin önünde kitaplardan oluşan ufak bir küme oluşmuştu.Başucunda duran polis duvarda asılı Che’nin resmine baktı bir süre sonra Metin’e dönüp, ”Sen misin” dedi. “Evet” dedi Metin. Resmi tanımayacaklarını biliyordu. Bütün günü bu resim yüzünden anlamsız bir şekilde tedirgin, sıkıntılı ve sinir harbiyle geçirmişlerdi. Bak tanımamışlardı işte. Polis’in Metin’le konuşmasını duyan Orhan’ın endişesi bir kat daha arttı. Biliyordu bu resmin problem çıkaracağını. Bir de bu resim yüzünden ceza verebilirlerdi kendisine -ah be oğlum ben sana demiştim- dedi. “Güzel çıkmışsın ama şapkan güzel değil” dedi polis içerde kitaplarla ilgilenen çıbanlı polise, ”Bunu da götürecek miyiz?” dedi Babası atıldı, ”O daha çocuk birşeyden anlamaz o..” dedi heyecanlı bir sesle. “Teğmenim bakar mısınız...” dedi çıbanlı polis, elinde tuttuğu-Ve Durgun Akardı Don- ciltlerini gösterdi kapıdan. “Roman kitabı” dedi Orhan. “Okudum ”dedi Teğmen, ”Bırak o kitabı.” Kısa boylu sarışın, sık sık gözlerini kırpıştıran polis Karamazof Kardeşlere baktı. Evirdi çevirdi, ”Dostoyevski, Rus herhalde..” “Kalsın” dedi Teğmen. “Burada Çetin Altan’ın kitabını buldum” dedi çıbanlı polis, ”Hem de imzalı! Çetin Altan’ı tanır mısınız?” “Tanırım. Bütün yazarlar birbirlerini tanırlar...” “Onu ayır...” dedi Teğmen “Gazetelerden derlenmiş fıkralar onlar ”dedi Orhan, ”Yasak değil.” Aydınlar ve Toplum kitabıyla Emperyalizm ve Ampriokritism kitaplarını alan teğmen, "Kâfi” dedi. Masanın yanındaki sandalyeye oturdu. Evini kirleten, alt üst eden bu insanlara içinden yıldırımlar gönderen Mine, başları olduğunu anladığı askerin oturduğunu görünce, yaklaştı, ”Bir şey içermisiniz efendim” dedi masum bir sesle. "Yorulmuşsunuzdur” “Teşekkür ederim” dedi teğmen, ”Gideceğimiz daha bir sürü adres var. Sokağın başındayız” dedi. Elindeki isim listesinden Orhan’ın adının üstünü çizdi. “Siz bilirsiniz” dedi Mine, Orhan’ın yanına yaklaştı. “Zabıt tutmam gerekiyor bir kâğıt verebilir misiniz” dedi teğmen. Orhan’ın yatak odasından getirdiği beyaz kağıdı aldı masanın üzerine koydu. -Zabıt- Orhan... evinde yapılan aramada aşağıda adları yazılı dört adet sol kitap bulunmuş ve müsadere edilmiştir. 1. Marks ve Bilim. 2. Aydınlar ve Toplum 3. Ampriokritism ve Kutisizm (Lenin) 4. Kopuk Kopuk (Çetin Altan) İmzaladı bir nüshasını Orhan’a uzattı. ”Giyinin lütfen bizimle geleceksiniz” dedi boğuk ve isteksiz bir sesle. Tam ucuz atlattık diye sevinmeye hazırlanan Orhan, ”Giyinin” sözünü duyunca dondu, buz kesti. ”Bu kitaplar için mi?” dedi, teğmene baktı. “Biz emir kuluyuz aldığımız emri yerine getirmek zorundayız” dedi teğmen, Orhan’a baktı -çaresi yok geleceksin- der gibi. "Lütfen giyinin.” Orhan kendisini takip eden onlarca bakışın arasında pijamasını çıkardı, laciverte çalan çizgili elbisesini giydi. Ceplerine iki paket sigara, üç tane tükenmez kalem, mendil ve fildişi tarağını yerleştirdikten sonra ceketinin düğmelerini ilikledi. Kendisini ayakta bekleyen teğmenin yanına geldi, ”Benim götürülmem hakkında herhangi bir emir var mı?” “Evet” dedi teğmen cebinden çıkardığı daktiloyla yazılmış bir listede altı kırmızı kalemle çizilmişi adını gösterdi. ”Mersi” dedi Orhan. “Babamı neden götürüyorsunuz? Bir yazarın evinde her türlü kitap bulunur komutanım. Babam çok iyi bir insandır...” dedi Metin. “Haklısın genç ama biz görevimizi yapıyoruz. Askerlik yaptığında beni daha iyi anlarsın sanıyorum.” dedi Metin’e baktı. “Kocamı nereye götürüyorsunuz” dedi Mine ağlamaklı bir sesle. Gözleri yaşardı. Orhan’ın ellerinden tuttu sevgiyle. “Karakola kadar götüreceğiz. İfadesi alındıktan sonra dönecek merak etmeyin” dedi kendisin de inanmadığı bir sesle. Sanki çocuk kandırıyorlardı. Evin kitaplık dışında hiçbir yerini aramamışlardı. Herşey önceden planlıydı. Demek darbe böyle bir şeydi. Karşıysan, gecenin yarısında gelip seni götürebiliyorlardı. Babasına sarıldı. ”Aslan babacığım...” dedi. Yanaklarından öptü sevgiyle. “Ya dönüp gelmezse ya bırakmazsanız. Nasıl haber alacağız?” “Biz size haber veririz. Benim görevim beyefendiyi götürmek. Ben de istemiyorum ama mecburum...” “Üzülmeyin” dedi Orhan, ”Kendinize iyi bakın. En yakın zamanda görüşürüz inşallah” dedi kendisine sarılan Mine’nin yanaklarından öptü, ”Metin’e dikkat et bir delilik yapmasın” diye fısıldadı kulağına. “Tamam sen merak etme...” dedi Mine yaşlı gözlerle. Metin, annesine sarıldı, ”Sen üzülme anacığım ben babamın nerde olduğunu bulurum” dedi. “Kendinize iyi bakın... herhalde dönerim!” dedi Orhan ama teğmenin ve polislerin duruşlarından ve alaycı gülümsemelerinden öyle dediği gibi kolayca dönemeyeceğini anlamıştı. Bugün sabahtan bu yana kafasının içini dolduran ve kendisini korkutan olasılıklardan biri gerçekleşebilir kurşuna dizerlerdi. Demek ki yaşam hikayesinde böyle bir olay gizliymiş. Birden yüreğinin genişlediğini, hiç bir şeyden korkmadığını, yeni tanıdığı bu duygunun karakteriyle bağdaşan yüce bir duygu olduğunu ve hiçbir zaman kendini terk etmeyeceğini anladı. Kurşuna dizilmek, bilmem ne vız gelirdi artık. Yalnız bir tek düşünce kemiriyordu beynini, tasarladığı işler yarım kalacaktı. En büyük yapıtlarını veremeyecekti. ”Boş ver yazdıklarınla yetinsinler şimdi başkalarının yazacağı bir roman yaşıyoruz.” Çıktılar. Bahçenin etrafında yer alan polislerin, namluları üstüne çevrilmiş makineli tüfekleri taşıyan askerlerin arasında avludan çıkıp görülmez oldular. “Çabuk gel.” dedi Mine. Metin haklı çıkmıştı. Hiçbirisi resmi tanımamışlardı. Gülümsedi. Yatağa uzanıp gözlerini kapattı artık uyuyabilirdi. Erdem Buyrukçu
Gerçekedebiyat.com