Komşu Roman
Yalın ve neşeli görünümüyle uzun süredir ‘Dünya Romanları’nın bayrağı sayılıyormuş… Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki gezgin tekerlekle özgür bir hayatı simgeleyen bu bayrağın tasarımını yapan dostumuz bir grafiker-karikatürist olmalı: Bugün 8 Nisan… 1990 yılından bugüne Dünya Romanlar Günü… Bu yazıda, başına buyruk tekerleklerinin kırıldığı için değil, Dağlarca’nın dediği gibi, “insanlığın saadetini bölen” yurtların sınırları yüzünden çakılı kalmış Romanların küçücük bir öbeğinden bahsedeceğim size. Bir zamanlar Kadıköy-Hasanpaşa’da yaşarken komşum olan Romanlardan… O günlerde, hoparlörden yayılan klarnet sesi odamı doldurmaya başladığında, yaz tam olarak geldi demekti. Yalnız yaşadığım evin balkonundan ayan beyan görülen, bugün artık “kentsel dönüşüm”e kurban gitmiş o mahallede, sakin akan Kurbağalıderenin hizasına kurulmuş, yıkıldı yıkılacak, rengârenk konduların rengârenk sakini Romanların her hafta sonu düğünleri olurdu. Koca bir yıl daha geçmiş, gelinlik yaşa getirdikleri “pandispanya”larını, uzun zamandır oynaştığını herkeslerin bildiği, mahalleli genç “laço”ya verme vakti gelmiştir artık… Önceleri kuşluk vakti başlayıp, gece yarılarına kadar süren bu “umumi yayın” güzel olur, hoşuma giderdi. Müzisyenler, yer yer “caz müziği” tadında ezgiler de sunarlardı bedavadan. Ama itiraf etmem gerekirse bıktırıcı bir hâl aldı zamanla… Çünkü onlar çalmaktan yorulmazlar ama hadi yoruldular diyelim, kulağımızın arkasına kadar yapılan hizmet durmaz; “kasetten yayın” olarak devam ederdi bütün gün. Bizim mahalleye, sokaklarımıza da sık sık uğrarlardı komşu mahallenin bitirim erkekleri, dişi mi dişi kızları… Karton mukavva, şişe, teneke kutu gibi atık şeyler toplarlardı eksilmeyen neşeleriyle. Hele aralarında konuşurken kulağınıza gelen özgün cümleler, anında neşelerine ortak ederdi sizi: “Kurban olduğum nakış, o ne biçim bakış?..” “Çatıdan atlarım, babanın ağzına yumurtlarım!..” O gece yine bir düğün sürüyordu komşu mahallede: “…ben o yâre kalbimi, yatağımı, döşeğimi sererim haberi olsun.” Şarkıya bildiğim kadarıyla eşlik ederken, kafamın içinde Romanların şenlikli dünyası, yazar Metin Kaçan’ın nefis Ağır Roman’ı, yönetmen Mustafa Altıoklar’ın bu romandan sinema uyarlaması, bu filme gelen eleştiriler, gibi şeyler geçiyordu. Aklımda kalan eleştirilerden biri, hiçbir şeyi ‘içinde’ olmadan “balkondan izleyerek” anlayamazsınız, dolayısıyla da anlatamazsınız, idi. Yönetmen iyi niyetli de olsa başarılı olamamıştı. Bu düşüncelerin dürtüsüyle olacak, komşularımızın mahallesine gidip düğünü yakından izlemeye, “içlerinde” olmaya karar verdim birden. Saatim 22.14’ü gösteriyordu. Sokağa çıktığımda, kararımı duymuşlar ve sanki tedirgin olmuşlar gibi müzik sustu. Merakını yenemeyen bir kedi gibi aralarına usulca sokuldum. Kimsenin umurunda değildim. “Takı merasimi” başladığı için müziğe ara verildiğini anladım. Büyük bir telaş ve uğultu içindeki insanları, bir köşeden kırk beş dakika kadar izledim. Müzisyenler, Türk bayrağı asılmış duvarın hemen altında kurulmuş tesisatlarının yanından ayrılmadan, içerek dinleniyorlardı. Evlenen gençlerse kutlamaları ve takıları kabul ediyorlardı. Takı merasimini yöneten, filmlerden çıkma bir afet, güzelliğinin farkında, masalardan yapılma bir eğreti sahne üzerinde, elinde mikrofon bağırıyordu; “Kızın (h)alasından bir altın bilezik…” Bu esnada, arkamdaki yüksekçe duvara nasıl çıktığını anlayamadığım, 5-6 yaşlarında bir çocuk, aşağı inmek istemese de imkânsızı istiyor, bu gürültüde sesini “Muzaffer’e” duyurmaya çalışıyordu; “Muzaffeeeer… Muzaffeeeer… Lan sana diyom Muzaffeeeer… Baksana lan a…na koduğum… Muzaffer laaaan...” Dikkatimi dağıttığı için sonunda dayanamadım; “Boşuna bağırıp durma, bu gürültüde kimse seni duymaz… Kim bu Muzaffer?.. Göster bana, ben çağırayım…” “Şurda duran adam var ya abi, beyaz gömlekli…” “Niye çağırıyorsun o adamı, kim o?..” “Eniştem abi…” “Ulan utanmaz!.. İnsan eniştesini öyle küfürlü çağırır mı?” “Çok seviyom onu ben abi, onun için...” Oradan ayrıldığımda takı merasimi sürüyordu ama ben burada susayım… Bu kadarcık gözlemle bir “Roman Düğünü” anlatmak, “içinden olmadığın için olmamış” diye eleştirilen sinema yönetmeninin durumuna düşmek olur… Biz en iyisi bu işi Osman Cemal Kaygılı, Metin Kaçan gibi ustalara bırakalım. “Balkondan izlediğim” kadarıyla vakıf olduğum bir dünyayı anlatamam belki ama kendi evimin balkonundan, kadehimi, hayatımızın “gerçek renkleri” olan bütün Romanlara ve onları anlatan gerçek edebiyat eserlerine kaldırmama engel yok… Bu yazının karikatürle ilişkilisi neresi derseniz, o da şudur: Karikatürcü dostumuz Kamil Masaracı bir sohbet ortamında şöyle dedi, “Dünyadaki bütün milletlerin atasözlerini toplayan büyük bir antolojide, Romanlara tek sayfa ayrılmış, o sayfada da, sadece bir tane atasözü yazılıymış: Evde duran erken ölür.” Mustafa Bilgin
Gercekedebiyat.com