Direnen İran neyi simgeliyor
Bu son savaşta bütün olgular
gösterdi ki, İran'ın ABD/İsrail'e karşı savaşı sadece kendi
ulusu ve vatanı için bir savaş değildir. Onun ulusal egemenlik,
güvenlik ve ekonomik çıkarlarının çok ötesindedir. İran'ın direnişi, yöneticilerinin
düşüncesi, inancı ne olursa olsun, nesnel olarak, emperyalist
saldırı ve tehdit altındaki bütün ezilen Asya, Afrika, Latin
Amerika uluslarının en ön cephedeki direnişini simgeliyor. Bu
öyle bir denklem ki eğer İran sadece kendi çıkarını düşünerek
evrensel bir cephenin aktif bir parçası olmayı kabul etmeseydi,
onu destekleyen onunla kader birliği içinde olan, başta Asya olmak
üzere geniş bir dostlar cephesi de olmayacaktı.
İran, boğayı boynuzundan, yılanı
ümüğünden yakalayıp cepheden direndiği ve Trump'un yüksek
perdeden “İran'ın direnişini kırdık, yakında teslim olacak
...” gibi küstahça böbürlenmelerinin palavra olduğu ortaya
çıktı. ABD'nin yenilmez bir güç olmadığı,
şu sıralar buna çok ihtiyacı olan dünya milletlerince
anlaşılmaya başladı. Bunun sonucu, ana saflaşma ve gerçek
dostlar, bu iki haftalık yoğun boy ölçüşme sürecinde peyderpey
netleşiyor. Tersinden baktığımızda da, Trump gibi zeka özürlü,
Netanyahu gibi ırkçı bir piskopatın bütün ayartma çabalarına
karşın, direnen yönetimin yanında ulusal onurunu koruyarak saf
tutan İran halkı başta olmak üzere, giderek genişleyen ve sağlam
duran bir dünya cephesinin oluşması, İran'ının daha yüksek bir
moral ve kararlılıkla direnmesini sağladı. Bu durum, onun kendi
direnme gücünden aldığı irade ve kararlılığa büyük enerji
ve ivme kattı. Kısacası, İran, arkasında geniş bir
antiemperyalist cephenin varlığına inandığı için direndi,
direnişini kararlıca yürüttüğü için de bu cephe, daha da
sağlam ve genişleyen bir güce dönüştü. Bu girişle baştan özetlediğim temel
düşünce ve inancın dayanaklarını, gerekçelerini açıklamaya
çalışayım.
*** Gelişmelere, gelip geçici günlük
olaylara bakarak değil, dünya çapında büyük siyasal güçlerin,
Atlantikçiler ile Avrasya-BRİCS bloklarının stratejik
konumlarına, mevzilenmelerine bakarak belki uzun sürecek bu savaşın
sonuçlarını daha doğru değerlendirebiliriz. Bu değerlendirmede,
özellikle geleceği belirleyecek ekonomik, toplumsal, kültürel
dinamikleri açısından kimin yükselmekte, kimin gerilemekte
olduğunun tespiti de son derece önemlidir. En azından, İran'ın
arkasında Çin ve Rusya varsa ve kararlı bir biçimde yapılabilecek
her türlü desteği veriyorlarsa, bu, stratejik kamplaşmanın
boyutlarını ve geleceğini analiz etmek ve belirlemek açısından
tayin edicidir. 1. Trump yönetimi, milyarlarca dolara
ve ciddi insan kayıplarına mal olacak ve Amerikan kamuoyu için
meşru olması açısından Senata vb'nin desteğini de almadan,
halkın en az yüzde ellisinin muhalefet ettiği, diplomasi sürecinde
de hile yaparak uluslararası kuralları çiğneyen bu savaşa neden
girdi? ABD'nin Ortadoğu'daki operasyon gücü olan piyon devlet
İsrail'in isteğiyle oldu açıklaması ise, ancak daha önemli daha
derin bir şeyleri gizleyen ahmakça bir gerekçe olabilir. Asıl
hedef, en azından son beş yıldır bütün stratejistlerin
vurguladığı gibi, ABD'yi her bakımdan dengeleyecek, üstelik bazı
alanlarda onu geçen Çin'in gelişmesini önlemektir.
ABD ve Çin arasındaki, dünya
çapındaki stratejik sonuçları olacak son hesaplaşmanın
Pasifik'te olacağı kesindir. Bu hesaplaşmadan önce ABD Ortadoğu
enerji kaynaklarına çökerek büyük enerji arka cephesini kontrol
ederek, hem dünya egemenliğinde stratejik üstünlüğünü korumak
hem de AB ülkelerine de istediğini yaptırmak istemektedir. İran
ve Körfez ülkelerinin elindeki petrol kaynaklarını kontrol etmek,
körfezin önemli bir petrol alıcısı olan Çin'i de köşeye
sıkıştırmak demektir. İkincisi, bütün bölge ülkelerini
birleştiren Çin'in İpekyolu projesini İran üzerinden
baltalamaktır. Çok önceden planlandığı anlaşılan ve çok ince
hesaplamalara dayanan Azerbnaycan-İsrail yakın işbirliğinin,
demek ki hem bu baltalamaya hem de -ham hayal de olsa- İran'da bir
Azeri-Fars çatışması yaratmaya programlı olduğu anlaşılıyor. 2. İran toplumsal dokusunu tanımayan,
onun tarihini ve temel dinamiklerini bilmeyen, bütün emperyalist
kibirli, küstah işgalcilerin, onların ödünç kibirli devşirme
aydınlarının yaptığı gibi, İran halkını, İran tarihini ve
coğrafyasını tanıma zahmetine katlanmayanlar bu cahilce
küstahlıklarının, hödüklüklerinin bedelini ödemeye
mahkumdurlar. Yıllardır uğraştılar, Azeri (Türk) ve Fars
çatışması yaratarak İran ulusunu bölmek için. Oysa, en başta
şunu söylemek gerekir ki, İran'ın ulusal kimliğini belirleyen
etken, Fars veya Azeri (Türk) gibi bir etnik kimlik değildir.
Ulusal kimliği belirleyen esas etken Şiiliktir. Birincisi, İran'ın
yüzde elliye yakını Fars, yüzde kırkı Azeri Türküdür,
dolayısıyla Fars kökenliler birleştirici baskın bir etnisiteyi
tek başına oluşturmazlar.
İkincisi ve çok daha önemlisi,
birleştirici kimlik olan Şiiliğin kurucusu ve bu inanç birliğiyle
bütün İran'ı da birleştiren irade Türk kökenli Şah İsmail ve
onun kurduğu ve yaklaşık 250 yıl ülkeyi yöneten Safavi
Devletidir. Bu nadenlerle Şiilik bütün İran halkının
birleştirici ulusal kimliği olmuştur; Azeri (Türk) ve Fars diye
bölünmesi mümkün değildir. 3. İran'ın güçlü direnişinin iki
etkeninden biri, halkın iktidar etrafında ulusal bir duyarlılıkla
kenetlenmesi ile oluşan moral üstünlüktür. Son bir yıl içindeki
gelişmeler göstermişti ki, iç cephedeki çağdaş-laik
muhalefetle Molla yobazlığı arasındaki çatışma, bir çok
muhalifin katledilmesine karşın, hele emperyalist bir saldırı
karşısında, hiç bir zaman ulusal çıkar ve ulusal birliğin
önüne geçmemektedir. İkincisi de, bu moral üstünlüğü
tamamlayan, savunma sistemindeki çok yönlü, derinlikli teknik,
teknolojik hazırlıktır. Bu hazırlığın arka planındaki olmazsa
olmaz müttefik güçler Çin ve Rusya'dır, onların koşulsuz
stratejik desteğidir. Neden koşulsuz? Çünkü, stratejinin önemini
çok iyi bilen ve uygulayan bu büyük devletler, Avrasya dünyasının
Suriye'den sonra en sağlam, en kararlı ön cephesinin İran
olduğunu, o da çökerse, kendileri dışında ön cephe olarak bir
direnme mevzisi kalmayacağını çok iyi biliyorlar.
Bu durum, 1920'lerde Sovyetler
Birliği'nden sonra Avrasya'nın güneydeki ön cephesi Türkiye'nin
aynen Kurtuluş Savaşıyla emperyalist saldırıya direnişine ve
Sovyetlerin koşulsuz desteğine benzemiyor mu? Çünkü, Türkiye
direnmeseydi, emperyalistlerin gemileri boğazlardan geçecek ve
Sovyet iktidarına karşı ayaklanan Batı destekli Vrangel, Danikin
ve Kornilov gibi generallerin başını çektiği karşıdevrimci
güçler devrimi boğacaktı. Aynı şekilde Türkiye direnmeseydi,
Suriye ve Irakta'ki sömürge rejimleri sağlamlaşacak, yarı
sömürge İran, arkasından Gürcistan, Azebaycan, Ermenisten
İngiliz sömürgeleri olacaktı. Böylece, Türk Kurtuluş
Savaşı'nın öncülük ettiği ve simgesel rol oynadığı,
1980'lere kadarki dünyanın rengini değiştiren, onlarca halkın
ulusal devletini kurduğu ulusal bağımsızlık dalgalarının ateşi
bir dönem için söndürülmüş olacaktı. 4. Ulus gerçeğini yeterince
kavramaktan uzak ve emperyalist yalan ve propagandanın etki
alanındaki Batıcı mandacı yarım aydınlar için, İran'ın bu
başarılı direnişi beklenmedik bir gelişmeydi. Çünkü,
emperyalizmin askeri, teknolojik üstünlüğüne adeta tapar hale
gelen bu devşirilmiş aydın ve “uzman” çevreye göre ilk
birkaç gün içinde Trump ve psikolojik savaş odaklarının
öngördüğü gibi İran yenilecek ve teslim olacaktı. Neden teslim
olmadığını, son olarak Trump'un “biz amacımıza ulaştık
savaşı sonlandırabiliriz” açıklamasına karşı, İran'ın,
diplomatik görüşme ve uzlaşmayı reddederek savaşa devam tavrı
ve stratejik, psikolojik üstünlüğü gösteriyor. Üstelik İran,
bırakın uzlaşmayı, barışın tek koşulu olarak saldıran ve
bütün yıkımların sorumlusu olan ABD/İsrail'in, yıkımın
onarımı için gerekli tazminatı ödemesini şart koşuyor, değilse
barış yok diyor. Ki bu, büyük bir moral üstünlüğün
göstergesiydi. 5. Bütün konuşma üslubu ve
tavırlarıyla kapitalist akbabaların açgözlü, kan emici
niteliğini yansıtan Anglo-sakson ırkçılığının kibirli, geri
zekalı temsilcisi Trump'ın, son günlerdeki bütün manevralarının
fos çıkmasıyla büyük bir telaş içinde olduğu görülüyor.
Çünkü, özellikle İran'ın Hürmüz'ü kapatması karşısında
Trump'un Avrupa ülkelerinden destek çağrısına verilen yanıt
olumsuzdur. Bunun sonucu olarak, çaresiz ABD ve AB'nin ambargo
koyduğu Rusya'dan petrol almına karar verilmesi ve Çin ile
ilişkileri yumuşatma çabaları, Trump'un hem ABD kamuoyu desteği,
hem de önümüzdeki seçimler açısından son derece zorda olduğunu
gösteriyor. Yani maganda kovboy zorda! 6. Özetle, yediği sopalarla biraz
aklı başına gelen, taşıdığı sorumluluğun ve yanlış karar
verirse başına neler geleceğinin ayırdına varmaya başlayan
Trump, haydutlaşmış, açgözlü kapitalist-emperyalist duyguları
istese bile, ABD'nin tam bir çöküşünü getirecek kara savaşına
karşı çıkmak zorunda kalıyor. Velev ki, iktidar çevresinde
etkili olan İsrail yanlısı lobinin ısrarı galip gelip aptalca
bir kara savaşına girişilse bile, bundan sonraki süreci
belirleyecek olanın İran ve arkasındaki Avrasya güçleri olacağı
kesindir. Çünkü ABD ve İsrail, ellerindeki bütün en üstün
teknolojik silahlarını kullandı ve psikolojik savaş etkenleri
ters tepti. O nedenle Yahudi lobisi ve silah tekeli baronları tek
seçenek olarak kara savaşını gündeme getiriyor. Ama onda da
kazanma şansları yok. İran ise bunun farkında ve keşke diyor,
hatta “gelin, gelin” diye tahrik ediyor. *** Sonuç olarak; çağımızın en başta
gelen altın kuralı, tartışmasız hükmünü yürütüyor: Hiç
bir ulusun eşit ve egemen varoluş hakkına, “demokrasi”,
“özgürlük” vb gerekçelerle müdahale edilemez; edilirse eden
mutlaka bedelini şu veya bi şekilde öder. Yönetenler ne kadar
haksız ve yanlış içinde olursa olsun; onu değiştirmek her
ulusun kendi iç sorunudur. Bu ilke yalnız bir BM yasası değildir;
aksine o yasanın vazgeçilmezliğine damgasını vuran, bilinçlere
kazınmasın sağlayan, 20. yüzyıl boyunca emperyalist
sömürgeciliğe, işgallere ve müdahalelere karşı egemenliği ve
bağımsızlığı için direnen ve zafere ulaşan dünya uluslarının
mücadelesidir. Üstelik yüz yıllık bu destansı direniş ve
mücadele, gerek insanlığın gerekse Türk, İran, Hint, Çin, Arap
ulusları başta olmak üzere, ulusal devletini kuran bütün ezilen
dünya uluslarında geri dönüşsüz yüksek bir bir bilinç
yarattı. Emperyalist haydutların en çok korktuğu bu bağımsız
vatanda özgür yaşama yurttaşlık bilinci, bugün İran'da bütün
çarpıcılığı ve öğreticiliğiyle tarih yazıyor. Bu bilincin, bu kültürün, bu çağdaş
temel insani değerlerin gerisindeki çok önemli, tarihsel
deneyimler, bize sadece biyolojik değil, toplumsal ve evrensel
insanlığımızı kazandıran yüksel bedellere ve acılara mal
olmuş deneyimlerdir. Anımsamakta fayda var; tarihsel olarak
sıralarsak, Türk Kurtuluş Savaşı, Sovyet Devrimi ve bağımsızlı
savaşı, Afganistan bağımsızlık savaşı, Çin Devrimi,
Hindistan'ın kurtuluşu, Mısır, Suriye BAAS devrimleri, Vietnam,
Kore, Cezayir devrimleri, Küba ve Latin Amerika devrimleri, en son
onlarca ulusal devletin kurulduğu Afrika devrimleri... Hepsi de
milyonlarca insanın hayatına mal olan, ama bunun karşılığında
özgürlük ve bağımsızlık haklarının kazanıldığı
devrimlerdir bunlar.
Özetle, modern çağın en az iki yüz
yıllık deneyiminden sonra, insanlığın geleceğe doğru daaha
eşit ve özgür olma, kardeşce yaşama isteğini ve istencini
içeren genel eğilimi ve bilincinin önünde hiç bir güç uzun
süre duramaz. İnsanlığın bu yüce değerleri, yapay zeka dahil
bütün teknolojik ve askeri güçlerden her zaman daha üstündür
ve hep öyle olacaktır. Aksini iddia edenler, “bilgi” diye,
“bilim ve teknoloji” diye yücelttikleri, özü sahteleşmiş ve
emperyalist çıkarlara göre tasarımlanmış Batı imalatı
şeylerin, sözkonusu doğal insani değerler karşısında bir süre
sonra çöp yığınına dönüştüğünü zamanla göreceklerdir. Mehmet Ulusoy
Hemen şunu da vurgulamalıyım: ABD
İran'a boyun eğdiremezse, Batı Asya'da başta enerji kaynaklarının
tek başına egemeni olmak için harcadığı bütün çabalar,
Vietnam, Irak ve Afganistan gibi boşa gidecektir. Zaman zaman yarım
ağızla dile getirilen kara savaşıyla İran'ı teslim almak gibi
bir hayalin ise sıfır şansı vardır. Başarı şansı sıfır
olan böyle bir girişimde bulunmak, ekonomik, siyasal ve moral
olarak ABD/İsrail aleyhine çok eksi sonuçları olacağı, üstelik
ABD'nin dünya iderliğine son verip çöküşünü daha da
hızlandıracağı kesindir. Çünkü İran, özellikle ABD ve Batı
ekonomilerine ciddi darbeler indiren Hürmüz Boğazı'nı kapatma
eylemiyle birlikte, bundan sonra artık tek başına bir İran değil
bütün Avrasya'dır.
Gercekedebiyat.com














