Üreticiden tüketiciye / Selim Esen
Türkiye’nin gündemi başta adalet. Sonra, ekonomi... Televizyon ekranlarında halkın pazarlarda dolaştıklarını ama alışveriş yapamadıklarını görüyoruz. Neden? Para yok! Kimi vatandaşlar pazarların sona erdiği saatlerde esnafın tezgâhlarını boşalttıkları yerlerde ‘çıkma’ sebze meyve topluyor. Kimileri ucuz yiyecek, kimileri belediyelerin ücretsiz çorba kuyruklarında, kimileri de sosyal yardım arayışında. O kadar mı? Hayır! Akaryakıta gelen dev zamlara ne demeli? Konut sorunu da sarsıyor düzeni. Kiraların yüksekliği, her gün mala, hizmete gelen zamlar… Türkiye 76 yıl önce de, 50’lı yılların başında da benzer bir durum yaşamıştı. İstanbul Vali ve Belediye Başkanı (o zamanlar bu iki görev tek kişi tarafından yürütülürdü) Asabiye uzmanı Ordinaryüs Profesör Dr. Fahrettin Kerim Gökay’dı. Bu görevi 1949-1957 yılları arasında yürüttü. (1. FKG) Çok kısa boylu olduğu için ona “mini mini vali” adı takılmıştı. Mini mini valimiz “tarlada 25 kuruş eden domatesin çarşıda 2 liraya satılmasının müsebbibi (sorumlusu) aracılardır” dedi. Onların ortadan kaldırılmasıyla hayatın ucuzlayacağını söyledi. Londra’daki Türk Basın Ataşeliğindeki görevinden ayrılarak Türkiye’ye dönen ve CHP’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi’nde gazetecilik kariyerine başlayan Bülent Ecevit ise, aracıya tümden karşıydı. Onların “kökünü kazımak” niyetindeydi. İslamcı siyasiler de aynı görüşteydiler. (2. Karikatür) Durum bu noktaya gelince… Durumdan vazife çıkaran Vali Gökay, “tanzim satışları” yapmaya karar verdi. “Fiyatları indirmek için gerekirse Taksim’de tezgâh açar, belime önlük kuşanır ve bizzat domates satarım” dedi. Gazetelerde karikatürist Sururi’nin çizdiği, mini mini valinin Taksim Meydanı’nda domates satarken hayali resimleri yayınlandı. Bir süre sonra, “ucuzluk için aracıları ortadan kaldırma” seferberliğine devlet de katıldı. İşletmeler Bakanı Prof. Fethi Çelikbaş’ın girişimiyle 1954 yılında İsviçre Kooperatifler Birliği Mi-Gros (Yarı-Toptancı) ile İstanbul Belediyesi ortak oldu ve “Migros Türk” ortaya çıktı. (3. Migros Türk) O günlerde Migros’a “Migros” demek ayıptı. İstanbul beyefendileri ve hanımefendileri, “migro” diyordu. Yarı toptancı ucuzluk meleği Migros Türk’ün ilk faaliyeti, şehrin mekân rantı en yüksek yerlerinde kaldırımları işgal eden kamyonlarla satış yapmak oldu. Ne belediye beslemesi Migros ne ardından kurulan bir sürü “asalak kamusal girişim” ne “seyyar esnaf sabit satış pazarları” ne de şehirlerin en gözde meydanlarında kurulan “kamyon pazarlan” aracıları ortadan kaldırmadı. Çünkü bu “aracıları ortadan kaldırma” tezinin bilimsel bir dayanağı yoktu. (4. Migros kamyonu) Migros zarardan kurtulamayınca 1975’te Koç’a satıldı, başarılı bir şirket oldu. 2015’in başında Anadolu Grubu’na satıldı. Bugün, 3.385 Migros, 229 Macrocenter, 105 Mion ve 1 Petimo olmak üzere 81 ilde 3.720 mağazayla hizmet veriyor. (5. Migros bugün) Ticaret, üretici ile tüketici arasında bağ kurma işlevinin adı. Ne ki, Adı ne olursa olsun (ister üreticinin kendisi veya bir başkası yapsın) aracılık denen ticaret olmadan “değer yaratılamıyor”. Tüccar (tacir’in çoğulu) ise, satma riskini üstlenerek mal alan kişi. Tüccar olmazsa, üretilen mal üreticinin elinde kalıyor. Tüketici de ihtiyaçlarını gideremiyor. Ticaret sadece üretilen malın değerinin oluşmasını sağlayan “son işlemi” yapmakla kalmıyor, kendisi de katma değer yaratıyor. Bu değer ve bu değeri yaratmanın maliyeti, özellikle yaş sebze ve meyvede, üretim aşamasında yaratılan katma değerden ve onun maliyetinden daha büyük. Onun için tarlada 2-3 lira seviyelerinde olan domates manavda 53 ila 85 lira arası satılabiliyor. (Rakama takılmayalım.) (6. Pazar yeri) Ticaret miktar, zaman ve mekân eksenlerinde değer yaratıyor. Bunun tarihteki en büyük kanıtı, İpek ve Baharat yollarının kurulmasıdır diyebiliriz. Ticaret olmasaydı ne Çin ipeği ne de Hint baharatı Paris’te, Londra’da ya da İstanbul’da tüketiciye ulaşamazdı. Üretim, büyük sayılarla yapıldıkça ucuzluyor. Ama büyük miktarlar, küçük miktarlarda yurda ya da dünyaya dağıtılamazsa, ucuz ve kaliteli üretim yapılamıyor. Sonuçta, rekabet varsa, haksız kazanç olmuyor. (Ege Cansen, Sözcü, 2.2.2017, s.7) 1930’larda karşılaşılan, 40’larda kendini bir kez daha gösteren İstanbul’un susuzluk sorunu da hatırlatalım.… 1950’lerin başlarında tek parti döneminin sessizliğinin ardından gelen siyasi açılımla birlikte, çizerlerin büyük bir coşku ve hınçla kaleme sarıldığı bu dönemde, susuzluk temasının da siyasi bir boyut kazandığı görülür. Cemal Nadir’in öğrencilerinden Sururi’nin bir karikatürü bu dönemin çok canlı mizah ortamında üretilen sayısız susuzluk esprilerinin tipik bir örneğidir. Çizgileriyle Cemal Nadir’i hatırlatır; ancak Cemal Nadir’in ilk bakışta çok basit görünen tipleştirmelerinin gerisinde yatan derinlikten ve çağrışımlardan yoksundur. (7. FKG) Yeniliği, 1950’lere özgü susuzluğu siyasi bir bağlam içine oturtmasıdır. Nereden nereye geldik… Bir dönem İstanbul Sular İdaresi hem vali hem de belediye başkanı olan Fahrettin Kerim Gökay’ın sorumluluğundaydı da onun için. Gökay’ın muhtelif karikatürleri, tüm diğer siyasi liderlerin yanı sıra hemen her gün gazete ve dergilerde yer alıyordu. Yılların sansür ortamından sonra, Demokrat Parti ileri gelenlerinin karikatürlerini çizebilmek bu dönemde başlı başına bir eğlence kaynağıydı. (8. Demirel) Siyasi liderlerin değişik kıyafetlerde çizilmiş karikatürleri, söz gelimi Menderes’in kadın kıyafeti ile çizilmesi, ya da “küçük vali” Gökay’ın başına oturtulan zerzevat ile süslü bir kadın şapkası, alışılagelmiş tabuları yıkmanın verdiği keyifle mizah olabiliyordu. Şimdi: Sıkıysa çizin… Selim Esen
Gercekedebiyat.com














