onur-bilge-kula-kadin-hak-432024164010.jpg


Atatürk’ün düşünsel önderliğinde, toplumsal koşulların, durumların ve gelişme eğilimlerinin gerçekçi çözümlemesinden türetilen ve sürdürülen devrimler, Türkiye’ye saygınlık kazandırmaktadır.

Atatürk’ün deyişiyle, “başarı umudu” canlı tutularak, devrimler sürdürülmek zorundadır.

Büyük Fransız Devrimi’nin “yüz yıl” sürdüğü unutulmamalıdır. İdare maslahatçılar “asla devrim yapamaz”; bu nedenle onlara fırsat verilmemelidir.

Yaşanılan büyük sefalet ve yoksulluk içinde kimseyi hoşnut etmek olanaklı değildir. Bu nedenle, “hocaları hoşnut edeyim; İslam dünyasını hoşnut edeyim, dersek, devrim yapamayız”  (Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 14, s. 299- 303).

Bu belirlemenin anlamı çok açıktır: Dinci gericilik ile uzlaşarak hiçbir ilerleme ve devrim gerçekleştirilemez.

Gericilik, var olan kazanımları bile korumaz; sürekli geriye bakar, geriye gitmeye çalışır. Böylece, her türlü güncel gerçeklikten kopar ve yeni eğilimleri, ilerleme girişimlerini engellemeye çalışır.  

Öte yandan, gericilik ile savaşımın başarısı, halk ile toplumun çoğunluğuyla bütünleşmekle olanaklı olabilir.

İlerleme ve uygarlaşma, halkın çıkarlarını öne çıkaran, çağdaş gelişmelerin yönünü iyi anlayan sağlam bir düşünce birikimi, örgütlü bir yapı ve kararlı bir önderlik gerektirir. “Çoğunluk olmadan devrim başarılı olamaz” diyen Atatürk’ün nitelemesiyle, kurulması düşünülen partinin adı ‘halk fırkası’ olmalıdır.

Devrimin yasası, “var olan yasalardan üstündür. Bizi öldürmedikçe ve bizim kafamızdaki düşünceyi boğmadıkça, başladığımız yenilikçi devrimler bir an bile durmayacaktır.” Partinin programının oluşum ve gelişimine bütün “aydınlar ve uzmanlar” katkı yapmalıdır ve bu program tüm ulusun gereksinmelerine uygun olmalıdır. Tüm ulus, o programla kendini özdeşleştirebilmelidir.

Ayrıca, geri kalmış bir toplum yalnız kendi bilgi birikimiyle yetinemez; çeşitli uygar ulusların birikimlerini ve "yaşam aşamalarını" da bilmek gerekir.

Bu saptamalar, ulusal kültür birikimi ile evrensel birikimi bireşimleme anlayışının somut görünümüdür. Ayrıca, daha sonra CHP’nin temel ilkelerinden biri olan devrimcilik ve yenilikçilik kavramlarının oluşum sürecinin anlatımıdır. 

EŞİT VE ÖZGÜR YURTTAŞLIK İLKESİ, KADINLARA SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ VERİLMESİ

Toplumsal-kültürel ilerleme, tümel toplumun bir kazanımına dönüştüğü zaman gerçekleşir ve kalıcılaşır.

Kadınların, anneleri, kız kardeşleri ve eşleri olduğunun bile ayrımına varamayan erkeklerin ürünü olan eril anlayış, toplumsal ilerleme ve uygarlaşma istencini zayıflatır.

Bu anlayışı etkisizleştirmek için, tüm toplumun eşit yurttaşlık ilkesi doğrultusunda yeniden yapılandırılması gerekir. Atatürk, toplumsal ilerleme ve uygarlaşmanın kadınların eşit ve özgür yurttaş durumuna yükseltilmesini yaşam ilkesi olarak görür.

Kadınların seçme ve seçilme hakkını kamuoyu önünde dile getiren Atatürk'ün anlatımıyla, kadınlar da "gerekli oyu aldıkları takdirde seçilebilir"; böyle kadınlara da "seçim hakkı" verilmiş olur.

Ülkenin ve toplumun kalkınmasını sürdürmesini sağlamak için, bir fırka/parti kurulmalıdır; "ulus örgütsüz ve hedefsiz" bırakılamaz.

Üç yıl süren ulusal savaşın, çalışmanın ve özverinin sonuçları, "tam bağımsızlık" ve onun kadar önemli olan "yeni hükümettir" (Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 14, s. 263- 306). 

ATATÜRK, KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ KAVRAMININ BELİRGİNLEŞTİRİR

Atatürk 'Bursa Sultani Mektebi’nde Konuşma' (23 Ocak 1923) kapsamında özellikle kadın erkek eşitliği kavramını evrensel düzeye yükselten şu ilkesel belirlemeleri yapar: Kadın ve erkek, “bu iki parça her bakımdan birbirine denk olmak zorundadır.  Aklın, mantığın, doğanın ve dinin de buyurduğu şey budur.” Bu iki varlık arasında söz konusu olan “bu denklik, toplumun geneli için de söz konusudur.  Dolayısıyla, kadınlarımız, erkeklerimizle bilimde, fende, etkenlikte denk olacaktır.” Bir başka anlatımla, “aynı olgunluk derecesine ulaşacaklardır. Biri diğerinden aşağı kalmayacaktır ve yaşam ve etkenlikte beraber olacaklardır” (cilt 14, s. 375- 378).

Kurtuluş Savaşı sırasında kadınların da erkekler denli çalıştığını, sabanıyla tarlasını sürdüğünü, bağını temizlediğini, sütünü sağdığını, pazara gittiğini, kağnı ve benzeri araçlarla “cephane taşıdığını” vurgulayan Atatürk’ün deyişiyle, kadınlar, “toplumun gücü için, yetkinliği için, her türlü yüksek ulusal amaçlara ulaşılması için, erkeklerle beraber olmak ve beraber çalışmalıdır.”

 Nitekim kadınlar öyle yaptıkları için “konumları çok yüksektir.” Erkekler, “onları her zaman bu hürmet konumunda görürler” ve saygı gösterirler.

Kadınların toplumsal-kültürel yaşamdan soyutlanmasına, kapatılmasına karşı ilkeli olarak savaşım veren Atatürk’ün anlatımıyla, “kadınlarımızın genel çalışmaya katılması için hiçbir engel, hiçbir dinsel yasak yoktur.” Kadınların da bilimsel eğitim görmeleri gerekir. Böyle bir eğitim gören kadınlar hem kendilerine, hem de her bakımdan topluma yararlı olacak ve erkeklerle birlikte “parlak bir geleceği” hazırlayacaklardır (cilt 14, s. 376- 378).

İNSANLIĞIN İLERLEMESİNİ SAĞLAYAN KADINDIR

Yaşamı sürekli bir savaşım olarak tanımlayan, başarının ancak savaşımla elde edilebileceği ilkesinden yola çıkan Atatürk’ün anlatımıyla, insanlığın gelişim sürecinde “görülen her şey kadının eseridir.” Bir toplum “ilerlemek, uygarlaşmak ve gelişmek isterse”, kadın erkek eşitliğini sağlamak zorundadır. Yaşamak demek “yükselmek denektir” ve bu kadının eşit ve özgür olmasıyla, bilim ve teknik yolunda ilerlemesiyle olanaklıdır.

Bu nedenle, kadın “erkeklerin geçebileceği bütün öğrenim aşamalarından geçecektir.” Böylece her türlü bilgi ve bilimi edinecektir. Sonra kadınlar “toplumsal yaşamda erkeklerle beraber yürüyecektir. Biz adam olmak istiyoruz. Bizi adam edebilecek analarımız olmak zorundadır.” Ülke, ulus, “bağımsızlık, egemenlik, onur, her ne diyorsak, her güzel şey” yalnız ve ancak kadınların bilgi ve görgüsüyle olacaktır (Cilt 15, s. 68- 75).   

TÜM HALK EĞİTİLMELİ, AYDINLATILMALIDIR

Kadının özgürleşmesi, erkeklerin geleneksel erkinin, dolayısıyla, eril anlayışın aşılmasıyla olanaklıdır. Bu amaca ulaşmak için, çocukları yararlı yurttaşlar olarak yetiştiren “analar, babalar, kardeşlerin tümü aydınlatılmalıdır.” Bunun için gazete ve benzeri yayınlar, köylere değin ulaştırılmalı, köylerde okuma bilenler, bilmeyenler için bunları okumalıdır; çünkü mutluluk, tüm ulusun mutluluğuyla olanaklıdır.

Azınlık, “çoğunluğun bilgisizliğinden yarar çıkarmaya uğraşırsa, felaket kaçınılmazdır.” Şimdiye değin izlenen yol/yöntem, ne yazık ki “azınlığın refahına” yönelik olmuştur. Ulus ve ülke, “beş on kişinin mutluluğu ve serveti” yüzünden bu duruma gelmiştir (cilt 14, s. 344).

Eğitimin her aşaması “mutlaka insanlığın ve uygarlığın gerektirdiği bilimi ve tekniği” kazandırmalıdır.

Bu bilim ve teknik, yalın ve işe yarar olmalıdır; “üstün mesleki nitelikler kazandırmalıdır”: Çocuk okulu bitirdiğinde, “aç kalmayacağını” bilmelidir. Uzmanlaşmış insan gücüne gereksinme vardır. Bugün madenlerimizi yabancılar işletmektedir.

Ulusa “yaşam ve sağlık” gerekli olmasına karşın, öldürücü ve bulaşıcı hastalıklar, ulusu tehdit etmektedir. Bu tehlikeyi gidermek için, bilimsel anlayışla yetiştirilmiş uzmanlar gereklidir.

Eğitimde “var olanı iyileştirmeye çalışma” anlayışı hemen terk edilmelidir. Ülke ve ulus için yapılması gereken kararlılıkla gözü kara tavırla yapılmak zorundadır.

Prof. Onur Bilge Kula
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler