Yılan büyüsü / Sedat Erden
Yılan büyüsü / Sedat Erden
Bazı insanlar hayatı yalnızca hazların toplamı olarak görürler; onlara göre insan hayatı mutlu anlardan, tadılmış lezzetlerden, unutulmaz cinsel birleşmelerden ibarettir; gerisi bir angarya, bir yük, yaşanmamış zamandır. Bense hayatı acıların, mutsuzlukların, düş kırıklıklarının ve pişmanlıkların bir tortusu olarak görürüm. Çünkü hazlar gelip geçicidir, bunlar ise biz farkına varmasak da bir nabız gibi içten içe hayatımızı yönetmektedirler. Sadullah Ağa’yı her düşündüğümde duyduğum pişmanlık ve acı işte böyle aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ canlı ve taze. Ankara’nın, kurşuni bulutlarla kaplı soğuk, kasvetli bir günüydü. Karımın diyaliz işleminin bitmesini beklerken hastanenin bekleme salonunda dikkatimi çekmişti bu yaşlıca adam. Ak sakalları, başındaki köylü kasketi, ceketinin altındaki yeleğin cebinde fark edilen köstekli saati, üst düğmesine kadar ilikli beyaz gömleği ve lacivert şalvarı onun buralardan olmadığını haykırıyordu adeta. Karımı haftada üç gün getirdiğim diyaliz günlerinde ona devamlı rastlayınca onun da aynı amaçla burada olduğunu anladım. Belli ki, o da bir yakınını muhtemelen karısını diyalize getirmekteydi. Salonda oturup sakince bekliyor bazen de dışarıya sigara içmeye çıkıyordu. Bir keresinde yanına yaklaşıp: “Geçmiş olsun ağabey, dedim. Hastanız diyalize mi giriyor?” “Öyle, yeğenim. Hafta üç gün gelip gidiyoruz.” “Memleket neresi, ağabey?” “Malatya’dan geldik,” diye yanıtladı. Kızım burada, Ankara’da oturuyor. Hanım böyle olunca gelmemizi istedi. Benim tek başıma ona bakmam zor, elbet.” “Ne zamandır diyalize giriyor, yenge?” “Valla, altı ay kadar oldu. Daha önce tansiyonu varmış. Baş ağrılarından yakınır dururdu. Kulunç tuttu der pek aldırmazdık. Köylük yer, şehre gidip gelmek kolay değil. Bacaklarda şişme olunca hastaneye götürdüydük, o zaman çıktı ortaya böbreğin bitik olduğu. Doktor da kızdı bize, niye böyle ihmal ettiniz diye. Ses çıkaramadık, hata bizde.” Paketi çıkarıp bir sigara ikram ettim. “Ben ondan almayayım, yeğenim. Kim bilir neler katıyorlar bu fabrikasyon cigaralara. Ben gençliğimden beri bundan içerim,” deyip tütün tabakasını çıkardı. “Mis gibi Bitlis tütünü. Sarı kız deriz buna. Sigara zararlı derler ama kulak asma sen. Doğal tütünün ne zararı olacak? Olsa bana olurdu. Sana da sarayım bir tane. Karşılıklı tüttürelim.” Usta parmaklarıyla bir bana bir de kendine sarıp fitilli çakmağıyla sigaraları yaktı. “Senin hanımın nesi var, peki? Uzun zamandan beri mi gelir gidersin?” Bir bankta oturup sigaralarımızı içerken ona karımın uzun zamandan beri psikiyatrik tedavi gördüğünü, hareketsizlik ve içtiği ilaçlar yüzünden çok kilo aldığını, günde içtiği dört paket sigara yüzünden sağlığının tamamen bozulduğunu ve sonunda böbreklerinin iflas ettiğini anlattım. “Birbirimizi severek evlendik. İncecik kız şimdi yüz kilo! Yerinden kıpırdayamıyor. O da katlanamıyor bu hayata. Artık bıktım, ne olur beni öldür!’ diyor. Ben böyle bir şey yapabilir miyim? İki çocuğumun annesi o.” Derinden bir “off!” çekti. “Bu dünyaya gelen çeker. Herkesin çilesi bir başka türlü.” Daha sonraki gün doğrudan gelip yanıma oturdu. Bir paketi elime verdi. “Bunu hanım kızıma verirsin. Bizim bahçenin kayısısı bunlar. Hilesi hurdası yoktur.” “Kayısı bahçen mi var, ağabey?” “Evet, bizim geçimimiz de bundan?” Saat on ikiyi geçiyordu. Bir şeyler atıştırmak için hastanenin kantinine gitmeyi teklif ettim. Kabul etti. Ancak yemek bedelini ödemek için cüzdanımı çıkardığımda yüksek sesle öyle bir itiraz etti ki insanların bize bakmasından sıkılıp onunla tartışmayı göze alamadım. Böylece hediye ettiği kuru kayısıya karşılık bir yemek ısmarlama fırsatını kaçırmış oldum. “Olur mu, yeğenim? “diye söyleniyordu hâlâ. “Ben ağabeyin değil miyim senin? Üstelik de aynı kaderi paylaşıyoruz seninle.” Üç gün sonra karımı hastaneye getirdiğimde salon hayli kalabalıktı. Kantinden bir gazete alıp bahçedeki banka oturdum. Enflasyonun yüzde seksene çıktığı, maaşların sürekli eridiği, sendikaların genel grev tehdidi savurdukları, bir yol ihalesinden kötü kokular yükseldiği türünden haberler vardı. Bu ülkede hiç olumlu bir iş yapılmıyor muydu? Acaba okuduğum bu muhalif gazete mi hep olumsuz haberleri bulup karamsarlık yayıyordu? “Ooo, yeğenim! Dalıp gitmişsin gazeteye.” Sadullah Ağa’ydı bu. Yanıma oturdu. “Seni salonda göremeyince burada olduğunu tahmin ettim,” dedi. Var mı gazetede önemli bir havadis?” “Yok ağabey. Hep aynı şeyler, işte.” Bir ara, üçüncü sayfada bir kuyu fotoğrafı dikkatimi çekti. Fotoğrafın üstünde “DEFİNECİNİN ÖLÜMÜ” yazıyordu. Habere hızlıca göz attım. İki ahbap bir kuyunun dibinde gömü olduğu bilgisine ulaşıp harekete geçerler. Karanlık çökünce halat, fener, çuval ve el aletleri getirip işe girişirler. Önce biri halatla kuyuya iner, diğeri malzemeleri aşağı sarkıtır. Aşağıdaki daha işe koyulmadan birden fenalaşır ve kendinden geçer. Arkadaşı ona yardım etmek için halatla aşağı iner ama o da bir daha kuyudan çıkamaz. Sabah olunca ahali bunları fark eder. Polis ve itfaiyeye haber verilir, ikisinin cansız bedeni kuyudan çıkarılır. Muhabire göre define avcıları kuyunun dibinde biriken zehirli gazı düşünemediklerinden ihtiyatsızca kuyuya inmişler ve bu cehalet onların hayatına mal olmuş. Bu haber nedense Sadullah Ağa’yı pek sarstı. Uzun süre hiç konuşmadı. Üst üste birkaç sigara sardı ama daha önce yaptığı gibi bana da ikram etmedi. Başı eğik, düşünceye dalmıştı. Onu rahatsız etmek istemedim. Sonra bana döndü. “Yılan büyüsü,” dedi. Bir şey anlamamıştım. “Nasıl yani, ağabey?” diye sordum. “Yılan büyüsü bu,” diye tekrarladı. “Yazık olmuş gençlere.” Söylediğinden bir şey anlamayınca açıklama gereğini duydu bu kez. “Bazı defineler yılan büyüsü ile korunur. Önce bu büyünün bozulması gerekir. Her defineci bilir bunu.” Şaşırmıştım. “Sen bunu nereden biliyorsun, ağabey? Yoksa definecilik mi yaptın?” “Yok, yeğenim. Benim o taraklarda bezim yok. Ama üzüldüm işte o çocuklara,” dedi ve konuyu kapattı. Cebinden tesbihini çıkardı ve onunla oyalanıp durdu. O gün onu ilk kez böyle durgun, düşünceli görüyordum. Karımı hafta sonu diyalizine getirdiğimde Sadullah Ağa’yı yine bekleme salonunda oturmuş beklerken gördüm. Hemen yanına gittim. Beni görünce ayağa kalktı, sarılıp yanaklarımdan öptü. “Kusura bakma yeğenim,” diyerek gönlümü almaya çalıştı. “O gün canım sıkkındı. Sohbet edemedik. Nasıl yenge hanımın durumu?” “Nasıl olsun, abi. Her zamanki gibi. Bunlar kronik hastalıklar. Düzeleceği filan yok.” “Haklısın, yeğenim. Allah sabır versin hepimize.” Sonra koluma girdi. “Hadi, bahçeye çıkalım. Birer cigara yakarız.” Yine Bitlis tütününden iki tane sardı. Derin bir nefes çekti. “Bak, yeğenim,” dedi. “Belki şaşırdın dünkü halime. Hayatım boyunca kafamı meşgul eden ama son zamanlarda unutur gibi olduğum bir mevzuyu hatırlattı dünkü gazete havadisi.” Onu ilgiyle dinliyordum. Söze karışıp dikkatini dağıtmak istemedim. “Benim Malatya’daki bahçemde bir define var. Şaşırdın, değil mi? Evet, dedemden babama, babamdan da bana intikal eden bir emanet. Olay 1915 yılında geçiyor. Dedemin çok yakın bir arkadaşı Ermeni Kirkor bir gün dedeme gelip şöyle diyor: ‘Bak, Hüseyin Ağa, çocukluğumuzdan beri seninle dostuz. Şu sokakta beraber oynadık, beraber koştuk. Rahmetli anan oynarken bizi çağırır, ekmeğe pekmez sürüp elimize tutuştururdu. Başka bir gün de anam bizi içeri çağırır sıcacık cevizli helvayı önümüze koyardı. Devran değişti ama dostluğumuz hiç bozulmadı. Duyuyoruz ki devlet bütün Ermenileri tehcire tabi tutacakmış. Bizim payımıza da Halep tarafı düşermiş. Yapılacak bir şey yok. Boynumuz kıldan ince. Biz çoluk çocuk hazırlığa başladık. Yollarda başımıza ne gelir bilemeyiz. Umulur ki bu badireyi atlatır, baba ocağımıza tekrar döneriz. O gün gelene kadar senden dileğim evime sahip olasın. İstersen kendin gelip yerleş. Böylece evi korumuş olursun. Kuyumcu dükkanımdaki malları ise yanıma alamam. Dünyanın bin bir türlü hali var. Düşündüm de en iyisi onları bir küpün içinde senin tarlana gömmek! Ne dersin? Mahzuru var mı senin için?’ Dedem bu duruma çok üzülmüş. ‘Kirkor, demiş. Biz Müslümanlar sizinle dokuz yüz yıl kardeş gibi yaşadık. Size millet-i sadıka dedik. Aramıza nifak sokanları Allah ondurmasın. Daha beterini yaşasınlar. Nasıl istiyorsan öyle yap. Gömdüğün yeri bana söylemene de gerek yok. Nasılsa savaş biter, siz de tekrar dönersiniz buraya. Dönmezseniz de çocukların gelir alır emaneti. Malın bana emanet. Emanete hıyanet edenin canı çıksın. Sen gönlünü ferah tut.’ Kirkor: ‘Sana itimadım tam. Ancak defineyi kötü niyetlilere karşı korumak için yılan büyüsü de yaptırsam diyorum.’ ‘Nasıl istiyorsan öyle yap, Kirkor. Büyük oğluma da vasiyet edeceğim. Emanete hıyanet etmesinler.’ Kısa bir süre sonra Malatya’da bütün Ermeniler toplanmış, askerlerin nezaretinde Suriye’ye doğru yola koyulmuşlar. Gidiş o gidiş! Dedem ölüm döşeğine düşünce babama olanları anlatmış. Babam da ölmeden önce bu hikâyeyi bana iletti. O tarlaya kayısı ağaçları diktiydim. Öyle bir gömüye de rastlamadım hiç. Bir ara şeytan dürttü: Ölen ölmüş, giden gitmiş. Bu gömü ananın ak sütü gibi helal sana. Fena mı olur? Alır altınları, göçersin İstanbul’a. Şu dünyada hayatını yaşarsın. Ama serde tembellik var. Ağaçları söküp bahçenin altını üstüne getireceksin. Ben karar versem hanım elimi tutar. Derken yıllar geçti, kocadık. Artık parayı ne edeyim? İşte bizim hikayemiz de böyle…” * Sadullah Ağa’nın anlattıklarını kafamda evirip çeviriyordum. Nasıl bir şeydi bu? Adam bahçesinde bir define olduğunu biliyordu ve hiçbir şey yapmıyordu. Tuzu kuru olmak böyle bir şeydi demek. Bir de bahçeyi aramaya üşeniyordu. Hey Tanrım! Ben olsam değil bahçeyi aramak bir şehrin altını üstüne getirirdim böyle bir hazineye kavuşmak için. Bir küpten söz ediliyordu. Kirkor bir kuyumcu olduğuna göre küp altın ve mücevherle dolu olmalıydı. Neresinden bakılsa inanılmaz bir servetti söz konusu olan. Bu servetin bir kısmı bile bana kalsa neler yapmazdım ki… Önce kirasını güçlükle ödediğim o köhne evden çıkıp yeni bir ev satın alırdım. Sonra lisede okuyan iki çocuğumun üniversite masrafları için bir miktarını bankaya yatırırdım. Sonra yeni eve yardımcı bir kadın alır böylece temizlik, yemek yapma gibi külfetlerden kurtulurdum. Karım böyle şeylere elini sürmeyeli yıllar olmuştu. Sonra da emekli olur özgürlüğüme kavuşurdum. Eğer bu tahminimden daha büyük bir servetse ticarete bile atılabilirim. Elli yaşındayım, gencim daha. Dünya nimetlerinden yararlanmak benim de hakkım. Üç gün sonra Sadullah Ağa ile karşılaştığımda zaman kaybetmeden konuya girdim: “Ağabey, anlattıkların beni çok etkiledi. Uzun uzun düşündüm. Bu olanlar yüz yıl önce geçmiş. Sonra ne arayan olmuş ne soran. Kirkor çoktan toprak olmuştur. Bu define bahçende seni bekliyor. Bu Allah’ın bir lütfu, sana bir hediye. Onun lütfunu başın gözün üstüne kabul edip yararlanman gerekmez mi? Bence yanlış düşünüyorsun. Bu hediyeyi küçümsemekle günaha giriyorsun.” Daha birçok kanıtlar getirdim. Sessizce dinliyor bir taraftan da tesbihini evirip çeviriyordu. “Dedemden babama, babamdan da bana geçmiş bu emanet. Olmaz ki, öbür dünyada yüzlerine nasıl bakarım onların?” Diyaliz bitene kadar diller döktüm, misaller getirdim. Sonunda direncinin kırılmaya başladığını sezdim. “Az tamah çok zarar getirir, yeğenim. Hiç girmesek bu işe,” diye mırıldandı. “Ağabey, dedim, bu kadar muhtaç insan var çevremizde. Hele senin oralarda durum daha da kötüdür. Yatağa aç giren yavrular var, sakat olan çocuklar, okula gidemeyen kızlar var. Kim bilir kaç ailenin derdine derman olur bu para. Onlara da yardım edersin. Sevap kazanmak istemez misin?” “Ben bu işlerden anlamam,” dedi kısık bir sesle. Gömü nasıl aranır? Ağaçları kesip bütün bahçeyi tarumar mı edeceğiz?” “Yok, ağabey,” dedim. “Detektör denen bir alet var. Toprağın üstünde gezdiriyorsun, altında ne var şıp diye gösteriyor. O aletten bir tane alırız, kolayca anlarız gömünün nerede olduğunu.” “Ama bir mesele daha var.” “Nedir?” “Yılan büyüsü! Sana daha evvel söylemiştim. Gömü yılan büyüsü ile korunuyor. Yerini bilsen bile paldır küldür çıkaramazsın. Buna cüret eden ölümü çağırmış olur. Korkunç acılar çekerek can verir böyle gafiller. Önce büyünün çözülmesi gerek. Kim çözecek bunu? Gel vaz geçelim bu işten.” Telaşlandım: “Bu işi bana bırak. Ulus’ta bir kahvehane varmış. Defineciler burayı mesken edinmişler. Ben gider araştırırım. Hem detektör nerden temin edilir hem de yılan büyüsünü kim çözer öğrenirim.” Ben bunları deyince Sadullah Ağa başını kaldırdı: “Bak yeğenim. Sen becerikli birine benziyorsun. Benim bu işle uğraşacak ne zamanım var ne de mecalim. Bunu halledelim gömünün yüzde otuzu senin.” “Anlaştık, abi! Ben hemen çalışmaya başlıyorum.” * Üç gün sonra yeniden bir araya geldiğimizde: “Haberler iyi, abi,” diye başladım. Kahvehanedekilerle ahbap oldum. Detektör işi kolaymış. Bir haftalığına kiralık bulabilirmişiz. Yılan büyüsünü çözme işine gelince bir hocayı salık verdiler. Hayrettin Hoca. Adam Kastamonu taraflarında bir ilçede cami imamı. Diyanetten maaş almıyor, meccanen hizmet ediyormuş. Batıni ilimler tahsil etmiş. Bir süre Mısır’da kalmış. Bu konuda en ehil kişi odur, dediler. Öyle anlaşılıyor ki, bize yol gözüktü. Oraya gidip görüşmeliyiz Hayrettin Hoca ile.” * İlçeye varıp Hoca’yı sorduğumuz ilk kişi bize hemen yolu tarif etti. Belliydi ki, buralarda onu herkes tanıyordu. Küçük bir evdi, gecekonduyu andırıyordu. Dik bir bayıra inşa edilmişti. Dar bir patikadan zorlukla tırmanıp kapıyı çaldık. Kapıyı Hayrettin Hoca açtı. Kır sakallı, saçları dökük, kısa boylu bir adamdı. Bizi içeri aldı. Karısının hazırladığı çayları mutfaktan tepsi ile kendisi alıp bize sundu. Karısını hiç görmedik. Sonra Sadullah Ağa konuyu açtı. Hoca dikkatle dinliyordu. Bir ara gömünün tam olarak yerini ve ne zaman gömüldüğünü sordu. Bunları öğrendikten sonra Sadullah Ağa’ya: “Yılan büyüsü olduğundan emin misin, ağa?” diye sordu. Sadullah Ağa: “Babamdan öyle duydum,” deyince biraz düşündü. “Yılan büyüsü çeşit çeşittir,” dedi. “En tehlikelisi ‘kara büyü ’dür. Tehlikelidir, çözülmesi de zordur. Ben şahsen ondan çekinirim. Bana biraz zaman verin. Hazırlık yapmam lazım. Bir hafta sonra tekrar gelin. Birlikte gider Allah’ın izniyle gömüyü çıkarırız.” Sadullah Ağa bunun üzerine sordu: “Sana borcumuz ne olacak, Hocam?” “Önemli değil. Hele bir gömüyü çıkaralım.” Sadullah Ağa bunun üzerine şöyle dedi. “Seni de ortak yapalım, hocam. Gömünün yüzde otuzu senin olsun. Ananın ak sütü gibi de helal olsun.” Yine cömertliğini göstermişti Sadullah Ağa! Hayrettin Hoca tekliften pek etkilenmiş görünmüyordu. “O kadarına gerek yok,” dedi. “Yüzde on kâfi. O da ödemem gereken bir borcum var, onun için.” * Bütün engelleri temizlemiş, işleri yoluna koymuştum. Sadullah Ağa bile eski çekingenliğinden kurtulmuştu, İstanbul’a yerleşmekten söz ediyordu. Kendisi Kastamonu’ya otobüsle gidip Hayrettin Hoca’yı getireceği için karısıyla kızı ilgilenecekti. Benim o imkânım yoktu, çocuklar okula gidiyorlardı. Onu yalnız gönderdim. “Hocayı getirince sen de bir yol koşup detektörü alırsın. Kira bedeli neyse öderiz,” dedi. Bu onu son görüşüm oldu. Ondan bir haber de alamadım. Sanki yer yarılıp içine girmişti. Adresini bilmiyordum. O zamanlar cep telefonu da yoktu. İzini kaybettim. Bir ara, karısı hâlâ diyalize giriyor mu diye merak ettim. Bir doktordan bilgi alabilmek umuduyla diyaliz salonunun kapısında beklemeye başladım. Beyaz önlüklü biri çıkınca hemen yanaşıp: “Af edersiniz. Bir şey soracaktım doktor bey. Bir hanım hastanız vardı, Malatyalı. Hâlâ diyalize giriyor mu?” Doktorun acelesi vardı. Hızlıca yürürken: “İsmini biliyor musunuz? Burada çok hasta var.” “Bilmiyorum, efendim. Kocasını tanıyorum. Kasketli, şalvarlı, yaşlı bir adam.” “Ha, hatırladım. Eşi iki haftadır diyalize gelmedi. Biz de nedenini anlamadık,” dedi ve uzaklaştı. Sadullah Ağa, ne oldu sana? Kanına mı girdim senin? Hocayla gelirken otobüsün uçuruma mı yuvarlandı? Yola çıktığında çok yağışlıydı o bölge. Hoca ile görüşürken ev heyelana mı kapıldı? Kara büyüye tutulan kişi acılar içinde can verir diyordun. Bir çamur deryası içinde mi kaldın? Kırık kemiklerinle inlerken beni de düşündün mü? Bu dünyada izin bile kalmadı. Nasıl bir kara büyüymüş bu? Az tamah çok zarar getirir, derdin. Seni yoldan ben çıkardım. Ama ben de Şeytan’ın hilesine kapıldım. Ne olur, beni bağışla. Sedat Erden
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR