Yeni Yıl’a giren ‘çizgisiz karikatür’ anılar
Çok sevgili kuzenim, ‘Yeni yıla Venedik’te girelim’ önerisi yapmasa, hadi yaptı, ısrar etmese aklıma bile gelmezdi.
Aslında İtalya gezisi çoğu faninin olduğu gibi benim de hayallerimi süslüyordu fakat bu yaşıma kadar, yeni yıla Venedik’te ya da başka bir ülkenin turistik bölgesinde girmeyi aklıma getirecek kadar maddi manevi “romantik” olamadım. Sonunda halden bilmez dövizler denkleştirildi, plan hazırlandı. 7 gece 8 gün sürecek İtalya gezisi yapacak, yeni yıla Venedik’te girecektik… 25 Aralık 2017 günü İstanbul’dan havalandık… Kaza korkusunu savuşturmak için, hostesin getirdiği viskiyi grubun diğer üyelerinin alaycı gülüşleri arasında fondip eden bir karikatürcünün de bulunduğu uçağımız iki buçuk saat sonra Roma’ya indi… Dünyanın on asırdan fazla egemeni olmuş zengin bir imparatorluğa ismini veren bu başkentin “açık hava sanat müzesi” gibi meydanlarına, caddelerine attık kendimizi. İmparatorluğun sembol isimlerinden Jül Sezar’la karşılaştık… Sezar’ın başına konmuş poz veren martının def-i hacet lekeleri, kötü kalp ve kudret sahibi her ölümlüden alacaklı kalmış mazlumların ‘kısmi öcünü’ imliyordu sanki. Martıyı sevgiyle selamladık. Günü tamamlamış, gece yarısı otelimize dönerken karşımıza güleç bir ihtiyar çıktı. “Kutsal pelerinimin içine girin gençler, benimle kalın…” diye seslendi bize. Sesindeki sahte şefkat hemen fark ediliyordu. Meczup olduğunu düşünerek derhal uzaklaştık oradan. Ertesi gün kiraladığımız bir otomobille kuzeye doğru yolculuğumuza devam ettik. Floransa’da Leonardo Müzesi, Milano’nun mimarisi, Cenova’da sabahın köründe ‘Lotta Comunista’ gazetesi satan gençler, Verona’da ‘Juliet’in Evi’ derken, sayılı günler çabuk geçti. Gezimizin sonuna doğru “Moena” isimli köye vardık. Dört kişilik gezi grubumuzdan tek ricam bu köye gelmekti. Televizyonda izlemiştim; “İtalya’da bir Türk köyü” diye tanıtılan Moena’da geleneksel bir festivalden bahsediliyordu. Bu festivalde “Türk kıyafetleri” giyen yerli halk, ‘ay yıldızlı’ bir kaidenin üzerinden ‘büst’ şeklinde olan biteni izleyen ‘El Turco’ya minnetlerini sunuyorlardı. İddia odur ki, bir zamanlar Alman prensliklerinden birine bağlı olan bu dağ köyüne, 2. Viyana kuşatması zamanlarında yaralı olarak sürüklenen bir yeniçeri askeri, kendisini sağaltan köylüleri yüksek vergi haracından kurtardığı için bugün bile saygı görüyor, anısı yaşatılıyordu. Bu köyü görmek, sihirli lamba cininden dileyeceğim üç şeyden biri olmuştu artık… Görünce anladım ki, geliri kış turizmine bağlı olan bu küçük dağ köyü, her yılın ağustos başında düzenlenen bu festival sayesinde yazın ıssızlıktan kurtuluyor, köyün yöneticileri, özellikle civardaki gurbetçi Türkleri avlamak, böylece yaz aylarında da gelir sağlamak için bu “panayırı” köpürtüyorlardı. Ne gam… Gittiği yere adalet getirmiş El Turco’ya dokunmak kuvvet verdi bana. Yılın son günü geldi, artık Venedik’teyiz… “No Mafia Venezia E’Sacra” pankartı karşıladı bizi. Venedik’in turizm gelirlerine el koyan prenslikler yoktu artık ama günümüzde mafya vardı. Venedik’in diğer İtalyan şehirlerinden çok daha pahalı oluşunun biricik nedeni olan mafya… Bu esir şehrin “kurtarıcı El Turco”su belki ben olabilirdim… Köprülerden birinde, kadrajın solundaki o gondolcu signor, “fotoğrafımızı çeker misin?” ricamıza kesin bir dille; “No!” demeseydi… Vee, 2018 yılına girdi Dünya… Venedik’ten İstanbul’a döneceğiz artık… Kendime gezi hatırası bir mutfak önlüğü beğeniyorum; Dünyanın gelmiş, gelecek bütün Sezar’larına, gelmiş, gelecek bütün din baronlarına, yoksul halkların gelirlerini gasp eden bütün prensliklerine, büyük küçük bütün mafyalarına bu önlükle yemek yapıp sunmak için! Mustafa Bilgin
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR