Yengemi Çok Sevdik / Necati Güngör
İnsanın dış görünüşü, iç dünyasını yansıtmazmış... Bunun en iyi örneği yengemdi. Yani, amcamın karısı Günsu… Bizi hiçbir zaman kendi çocuklarından ayırmaz, hepimizi aynı sevecenlikle kucaklardı. Sofrası soframızdı. Eli açık, gönlü boldu. Sevgisi de, ekmeği de hepimiz içindi.
Amcam ne zaman kente inse, eli boş dönmez; leblebi şekeri, akide şekeri, kuşüzümü getirir, yengem de ertesi gün cebimize doldururdu bunları.
Diyeceksiniz ki çocukların ağzı tatlandırıp aklını çelmek kolaydır. Belki başlangıçta öyleydi, doğru… Ama çocukluktan sıyrıldıkça, insan aklıyla sevmeye başlar. Bunu da unutmamalı.
Daha önemlisi, amcam da pek severdi karısını! Uyumlu bir çiftti onlar. Ara sıra amcam bir şeylere öfkelense, bağırıp çağıracak olsa, Günsu yengem, olanca soğukkanlılığıyla alttan alır, kocasının öfkesini söndürmesini bilirdi.
Onun bize gelin delişi, dün gibi gözlerimin önündedir. Kaç yaşındaydım? Yedi, sekiz yaşlarında var yoktum. Yengemlerin köyüne gitmiştik, gelin almaya. Atlarla, at arabalarıyla. Atların hepsi de süslenmişti. Boyunlarına püsküllü havlular, ipekli şallar bağlanmıştı. Hayvanlar, gelin almaya gideceklerini biliyor gibi öyle vakur edalı ve rahvandı. Kendilerine kamçı vurulmadan yola koyulmuşlardı. Sanırım komşu köylere gitmeye alışkındı atlarımız. Biraz uzaktır yengemlerin köyü. Öyle sık sık gidilip gelinmezdi. Yine de atların ayağı yolunu bulmakta güçlük çekmiyordu.
Amcam boylu poslu, görkemi yerinde adamdı. Ya da ben küçük olduğum için gözüme öyle görünüyordu. Lacivert bir takım elbise giymişti. Bu damat elbisesi için kente inilmiş, terziye özel ısmarlanmıştı.
Damat, gelin odasına götürülürken, ben de annemle beraber girmiştim. Çocuk olduğum için kadınlar benim de girmemde sakınca görmüyordu. Yoksa damat dışındaki erkekleri sokmuyorlardı gelin odasına. Damat da, yaşlı kadınların yanı sıra girebiliyordu ancak.
Köyümüzün girişinde biriken komşular, akrabalar, çoluk çocuk, büyük bir coşkuyla karşılandık. Damadın ve gelinin atları, yularından tutulup evimizin kapısına kadar götürüldü. Kapı önünde atından atlayan amcam, yengemin elini tutarak onun da atından inmesine yardım etti. Kadınlar yengemi alıp içeri götürdü.
Evimizin avlusunda masalar kurulmuştu. Bu sofra erkekler içindi. Mevlit okunacak, düğün yemeği yenecekti. Salonda da kadınlar için yer sofrası kurulmuştu. Gelin odası da günler öncesinden hazırdı. Kız evinden gelen çeyizler, armağan eşya sergileniyordu burada. Odayı dolduran halılar, kilimler, saten yüzlü yorganlar ardındaki gelin yatağını önceden kapalı tutmuşlar, biz çocukların o odaya girmesi yasaklanmıştı. Doğrusu, o yasak odanın içi, biz çocukların merakını daha fazla kamçılıyordu.
Dedemin varlığı, kadınların homurtulu kaynaşmasını kesmiş olmalıydı.
GERCEKEDEBİYAT.COM
Yengemi yalnızca ben değil, herkes severdi. Ailemize geldiği gün, düş kırıklığına uğrayan herkesin gönlünü zamanla kazanmıştı.
Sabahın erkence bir vaktinde yola çıkmıştı gelin alayı. Kasabadan davulcu, zurnacı tutmuştu dedem. Zurnacı yeri göğü inletiyor; davulun gümbürtüsü yedi köy öteden duyuluyordu desem yalan olmaz.
Oraya varıncaya dek arabaların üstünde oyunlar oynandı, türküler söylendi. Öndeki arabada babam, köyün ileri gelen erkekleri vardı; arkadaki arabada da kadınlarla, biz çocuklar… Dedem gelin almaya gelmemişti. O, evde, başka köylerden düğüne gelen konukları ağırlamak için kalmıştı.
Gelin köyüne vardığımızda, köyün tüm erkekleri, yaşlı kadınları bizi karşılamak için yola çıkmıştı. Genç kadınlar damlara çıkmış, düğün şenliğini oradan izliyordu. Davulla zurnanın coşkusu herkese bulaşmış, herkes olduğu yerde oynuyordu.
Baharın kapısı henüz aralanmıştı, sürülmüş tarlalarda, toprağın yüzünden adeta buğular tütüyor; ağaçların dallarına su yürümüş, tomurcuklar baş vermişti.
Gelin evinin kapısını babam parayla açtırdı. Davulla zurna konağın geniş avlusunda yine neşeli havalar çaldı bir zaman. İki köyün erkekleri halka olup oyunlar oynadı.
Birkaç oyundan sonra, yaşlı kadınlardan biri damadın, yani amcamın koluna girip gelin odasına götürdüler.
Tepeden tırnağa kapalıydı gelin. Örtülere sarınmıştı. İğne ucu kadar olsun, bir yeri görünmüyordu! Beyaz örtülerden oluşan yapma oyuncak bir gelin sanırdınız. Koluna yapışarak onu yürüten amcamdan kısaydı boyu. Başını örten örtüler yüzünden ayağını bastığı yeri göremiyor gibi bir hali vardı. Önünü görebilmek için eğiliyor gibiydi.
Babasının konağından çıkıp, kapı önüne kadar taşıdı onu amcam. Kapı önüne vardığında, gelin için süslenmiş ata bindirdiler yengemi. Yanı sıra amcam da yine süslenmiş bir ata bindirildi. Gelin atının yuları amcamın elindeydi.
Bizler de arabalara doluşarak davul zurna eşliğine yola vurduk.
Bizi karşılayan köy halkı bu kez uğurlamak için dizilmişlerdi.
Yengemin annesi gözyaşlarını tutamayıp ağlamıştı, ardımızdan bakarken…
Annem: “Mutluluk gözyaşları!” dedi. “Tanrı her anneye nasip etsin kızının mürüvvetini görmeyi!”
Amcamın atı önde, yengemin atı onun bir baş gerisinde, gelin alayımız yola çıktı. Davulcuyla zurnacı bıkıp usanmadan aynı havaları çalıyordu.
Komşu köyden gelin almamış da, sanki o köyü teslim almış, utkuyla ülkesine dönen kahramanlar gibiydik.
Gelini kendi odasına aldı köyün kadınları. Kadınların en başında büyükanam vardı; ardı sıra annem, halam… Sonra hatırı sayılır komşu hanımlar. Büyükanam ne derse öyle yapıyordu ötekiler.
Benimle birlikte bir iki çocuk daha, kadınlar arasında gelin odasına girdiğimizi görünce, annem kızmış, bizi dışarı çıkarmıştı.
“Burası çocuklara göre değil!”
“Gelin yengemi göreceğim,” diye direttim.
“Sen gelirsen, bütün çocuklar girmek ister,” dedi annem tatlılıkla. “Hem daha çok görürsün…”
Komşu köyden çağrılan Mevlithan avludaki erkekler sofrasında Mevlit okumaya başladı.
Gidip dedemle babamın arasında durdum. Dedem yanında yer açtı, beni yerleştirdi. Babam, fısıltı halinde çıkıştı: “Dedenin yerini dar etme! Annenin yanına gitsene!” Dedem elini kaldırıp babamı susturdu. Saçımı okşadı. İçime bir güven duygusu yayıldı. Geniş masanın çevresinde oturanlara baktım tek tek.
Herkes suskunluk içinde, önüne bakıyor gibi duruyordu. Kimi içini çekiyor, kimi boynunu bükmüş, kiminin kaşları çatık… Gözyaşı döken bile vardı. Mevlithanın sesi dokunaklıydı.
Birden üst kattaki kadınlar arasında bir kaynaşma oldu. Kadınlar bir şeyler konuşuyor, sesleri avluya kadar taşıyordu. Mevlithanın sesine karışmaya başlayınca dedem de, babam da rahatsız oldu. Dönüp o yana bakmaya başladılar. Kadınlar, gelin odasına girip çıkıyordu.
Dedem, yerinde beni bırakıp yukarıya çıkan ayakçaklara yöneldi. Yukarıdaki kaynaşma sürüyordu.
Dedem yukarı çıkınca bu sesler kesilir gibi oldu. Babamın aklı orada olmalı ki, gözlerini dikmiş, bir yanıt arar gibiydi. Amcamsa, kendi yaşıtı gençler arasında, ayrı masada oturuyor, hiç sesini çıkarmıyordu. Yukarıda ne olup bittiği sanki onun sorunu değilmiş gibi sanırdınız.
Yüzü kaygılı ve asık olarak geri döndü avluya. Herkes doğruca ona bakıyor, ne olduğunu öğrenmek istiyor, ama okunan Mevlidin kutsal havasını bozmamak için açıkça bir soru yöneltmiyorlardı.
Dedem sakin görünüyordu. Ama yüzü gittikçe düşünceli bir hal almaktaydı. Neredeyse beni bile gözü görmüyordu şimdi.
Babam gözünü dedeme dikmiş, onun tavrından bir ipucu yakalamak istiyordu.
Derken Mevlit bitti. Mevlithan Hoca, sesini yükselterek, dua okudu; yeni evlilere mutluluk dileğinde bulundu. Büyükler gibi ben de ellerimi açtım; onlara bakarak dudaklarımı kıpırdattım, en sonunda herkes gibi ellerimi yüzüme sürdüm.
Kazanlar içinde pişen yemekler geniş tepsiler içinde masalara dağıtıldı. Bir kişi deste deste yufkalar getirip herkesin önüne birer tane koydu. Bir başkası, elindeki desteden birer kaşık alıp önümüze bıraktı.
Yemekleri pişiren de, dağıtanlar da komşularımızdı. Bugün bize hizmet etme görevini üstlenmişlerdi. Sanki biz konuktuk, onlar ev sahibi.
Mevlithan Hoca besmele çekerek yemeğe başlayınca, herkes tepsilere saldırdı. Etli kurufasulye, bulgur pilavı, tas tas ayranlar… Boşalan tasları, elindeki kovayla biri dolaşarak yeniden dolduruyordu. Kaşıklar önce tepsideki et parçalarına saldırıyordu. Gizli bir yarış içindeydi kaşıklar. Önce, ben de kaşığımı etlere uzatıyordum. Sonra dedemle babama baktım, onlar et almıyor kaşığına, konukların önüne doğru itiyordu. Ben de onlar gibi yaptım.
Yemekler bitti, üzerine tatlı tepsileri geldi. Yine önce Hoca başladı tatlıya. Hoca’yı ötekiler izledi. Boşalan tepsiler hemen toplanıyordu.
Tatlıdan sonra, yaşlılara kahve, gençlere çay dağıtıldı. İkram edilen sigaralar yakıldı. Kahvesini yudumlayan yaşlılardan biri, dedeme, az önce yukarıdaki kaynaşmanın nedenini soracak oldu; dedem onu, kaşını gözünü oynatarak susturdu.
Kahvesini içen Mevlithan Hoca ayağa kalkarak dedemi kutladı; sonra orada bulanlara topluca selam vererek “Allah herkese böyle mutlu günler nasip etsin!” dedi ve köyüne yollandı. Dedem ile babam onu kapı önüne kadar uğurladı. Hoca, kendi atına binip gitti.
Hoca gidince, sofra dağıldı. Bir iki yakın komşu ve akraba dışında, herkes “gençlere mutluluklar” dileyip ayrıldı.
Dedem, yaşlı komşularla beraber, amcamla babamı da çağırarak herkesi bir odada topladı. Dedemin bir şey demeyeceğini bildiğim için ben de hemen onun yanında içeri girdim. Yaşlılar, iki divanın üzerine sıralanıp oturdu. Arkalarına yastıklar verildi. Babamla amcam, yer minderinin üzerinde dizüstü oturdu. Ben dedemin yanına sokulmuştum. Dedem:
“Hadi git, büyükananı buraya çağır!” dedi.
Hemen koşup kadınlar tarafına geçtim. Odada, derin bir suskunluk, bir yas havası vardı. Kadınlar arasında oturan büyükanamın bakışları ıslaktı. Yanında bir tepsi içinde kolonya şişesi duruyordu.
Dedemin, kendisini çağırdığını söyledim. Karşılık vermedi bana. Annem, büyükanama:
“Yaşlılar toplanmış, onları bekletmek ayıp olur,” dedi. Elinden tutup ayağa kaldırdı onu.
Hemen koşup dedeme haber verdim:
“Büyükanam geliyor!”
Odada herkes suskun, bekliyordu. Dedem bana bir şey demedi. Bir köşeye siner gibi oturdum. Kimse benimle ilgilenmiyordu zaten. Sabahki davul zurnalı düğün şenliği çoktan bitmiş, evimizden bir ölü çıkmış gibi yas havası gelip çökmüştü ortaya!
Babaannem gelince, kapının eşiğinde, bir suçlu gibi boynu bükük, ayakta durdu öyle:
Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Dedem, büyükanama bakarak, dingin bir sesle sordu:
“Nasıl oldu bu iş? Hele bir anlat da cemaat dinlesin, ona göre bir karar verelim.”
Büyükanam, ağlamaklı:
“Kör oldum! Kör oldum!” diye yerindi. “Ben bu kızı nasıl alıp getirdim? Nasıl fark etmedim, nasıl?”
Herkes gözünü büyükanamın üstüne çevirmiş, şaşkınlık içinde bakıyordu. Büyükanam ağıt yakar gibi konuşmasını sürdürdü:
“Bu nasıl bir iş geldi başımıza Allah’ım! Ölseydim de bugünleri görmeseydim… Bize ceylan gösterip it verdiler! Başından aşağı örtüler örtmüşler, gizlemişler! Kimin aklına gelir böyle bir şeytanlık?”
Babam ayağa kalkıp geri oturdu: “Uyuz bir eşeğe bindirip babasının kapısına geri gönderelim!” dedi öfkeyle…
Dedem, kaşlarının altından babama sertçe baktı bir an. Bu bakış üzerine sustu babam, ama burnundan soluyordu… Babam da, amcam da, dedemden çekinirlerdi biraz.
Yaşlı adamlardan, ak sakalı tütün sarısına boyanmış biri söze başladı:
“Allah’ın yarattığı bir kula kusur bulunmaz,” dedi. “Bir kötü hareket var ortada. Sizi aldatmışlar! Ancak kapınıza gelen, nihayet bir insan… Geri mi gönderirsiniz, yoksa başka bir yol mu tutarsınız, onu bilemem. Amma bu insanı aşağılamak doğru olmaz! Benim görüşüm bu.”
Bu sözler üzerine odada bir tartışmadır başladı. Babam bir kez daha geri gönderme önerisinde bulundu. Amcam kızarmış yüzüyle hep önüne bakıyor, hiç ses çıkarmıyordu. Büyükanam ayakta, sessizce gözyaşı akıtarak sallanıyordu. Onun bu hali bana çok dokunuyordu. Hiç böyle çaresiz ağlarken görmemiştim büyükanamı.
Herkesin yüzünde bir hüzün karası vardı. Herkes yanındakiyle bir şeyler konuşuyor, ama sesini yükseltmiyordu.
Sonunda dedem sesini biraz yükseltti:
“Komşular, canlarım, biz, şuradaki cemaat, birbirimizi atadan dededen tanırız. Sizler beni, ben de sizleri iyi biliriz. Bizde yanlış iş olmaz. Ama bugün, bize karşı bir yanlış iş yaptılar. Bu yanışı komşu köyün insanı yaptı. Başka kızı gösterip, bambaşka birini verdiler! O, artık onların evladı olmaktan çıktı, bizim evin bir evladı oldu. Diyeceğim, sınık bile olsa, ben bu gelin evladımı, babasının evine göndermeyeceğim. İşte hepinizin huzurunda oğluma da söylüyorum: Bu kızı kabul etse de, etmese de, benim hanemde, öteki evlatlarımdan biri olarak ekmeğimi yer oturur… Diyeceğim budur!”
Biraz önce konuşan o ak sakallı adam: “El hak!” diye yanıtladı dedemi, elini göğsüne götürdü. Ötekiler de dedemi onaylayıcı sözler etti. Babamın yüzü asıktı, bir şey demedi. Büyükanam ayakta sallanmayı sürdürüyordu.
Yine yaşlılardan biri: “Peki, damat oğlumuz bu duruma ne diyor?” diye sordu.
Ötekiler de, “Evet, bir de damada soralım…” dedi.
Herkes bakışlarını ona çevirmişti bu kez. Amcamsa, başını kaldırmadı. Sustu kaldı öyle.
Babam yerinde rahatsızmış gibi kalkıp oturdu yine. Gözü, kardeşinin üstündeydi.
Ak sakallı adam: “Cemaat senin kararını bekliyor oğul,” diye seslendi amcama.
O ise, başını ağır ağır kaldırdı. Yüzündeki ciddiliği bozmadan:
“Atam ne derse, o!” diye yanıtladı usulca. “Adı Ata, önünü geçmek hata!”
Dedeme baktım: Sesli sesli soluğunu boşalttı. Amcama bakışında örtülü bir sevgi vardı.
Ak sakallı adam, dedeme dönerek: “Hicri Ağa!” dedi. “Sen bugün, insanlığının gereğini yaptın. Oğlun da senin yolundan ayrılmadı. Artık bize söz düşmez…”
Bu konuşma üzerine, odadakiler gitmek için ayağa kalktı. Çıkmadan önce hepsi tek tek dedemin elini sıktı, “İnsanlık ettin,” dediler.
Günsu yengem kamburdu…
Çocukluk işte, onun sırtındaki yumruyu hep topa benzerdim. Sanki sırtında, entarisinin altına bir top saklanmış sanırdım. İlk zamanlarda gülesim gelir, arkamı dönüp elimle ağzımı tutardım. Bir keresinde annem yakaladı böyle gizli gülüşümü. Hemen suratı asıldı. Bana kızdığını anladım.
Önce annemin kızacağını düşünerek kendimi tutmaya çalıştım. Sonra yengemi -evimizin bir insanı olarak- yakından tanıdıkça, sırtındaki çıkıntıyı görmez oldum.
Çocukluğunda pek hareketli, pek yaramazmış; yerinde duramaz, sürekli ağaçlara çıkarmış. Bir gün, çıktığı bir ağacın dalı kırılmış, sırtüstü düşmüş! Kırılan sırt kemikleri biçim değiştirmiş!
Yıllar geçtikçe yengem bizleri, biz de onu çok sevdik…
Amcamla iki çocukları oldu… Ama biliyorum, ben de onun gözünde hep çocuk olarak kaldım. Amcamın çocukları yokken, evin tek gözdesiydim çünkü.
Necati Güngör
YORUMLAR