Yalnız Bir Cumartesi / Alper Erdik
Akşamki düğünün sıkıntısı uyanır uyanmaz başladı. Ağustos sıcağı boğucuydu ve evin içinde bile bana rahat vermemekte kararlıydı. Öğleden sonraya, kitap okuyup dergi karıştırarak ulaştım. Kendimi günün ve gecenin sıkıntısından kurtarmaya çalıştıysam da başarılı olamadım.
Nihayet çıkıp içmeye karar verdim. Alkolün etkisiyle düğünü çekilir kılabilirim, diye bir düşünce üretmiştim kendime hafta içinde. Güzel bir bahaneydi bence. Şehrimizin batakhaneye benzemeyen ancak seçkin bir yer olmaktan da uzak, eskiden bu yana gitmeyi sevdiğim birahanesine doğru hızla adımladım. Zira vakit daralıyordu. Kaç bira içsem yanıma kârdı.
Henüz kimse yoktu içerde. Balkona geçip iki kişilik masalardan birine oturdum. Göbekli garson abi henüz gelmemişti. İnce, uzun, bıyıklı olana bir bira söyledim. İyiydim. Biramı ve mezemi getirdi. Her zamanki gibi, müessesenin ikramı olan tuzlu leblebinin üzerine biraz da fıstık koymuştu. Otuzların ortasını geride bırakmakta olduğunu sandığım, kilolu, yılgın, yorgun konsomatris abla, şıpıdık terlikleri ile geldi ve elimi sıktı. Hoş geldin diyecek kadar bile enerjisi yoktu. İçeri gitti, elinde bir bardak çayla geri döndü. Geçip karşımdaki masaya oturdu ve telefonunu çıkarıp kurcalamaya başladı.
Ben ikinci birama başlarken, birahanenin ocak başından pek ayrılmayan Antepli kebap ustası da çayını alıp ablanın yanına geldi. Havadan sudan sohbete koyuldular. Tombul kons, tahmin ettiğim üzere sıkıntılıydı. Ustaya, söylediklerini benim duymamdan hiç rahatsız olmadan, dert yanmaya başladı. İşler çok kötü; dün gece ikiye kadar tek müşteri bulamadım, kızlar halime üzülüp bana iki bilezik verdiler en sonunda, dedi. Usta, her şeyin olacağına varacağını, nasipten ötesine geçilmeyeceğini söyledi. Demek ki senin kısmetin bağlanmış, diye de ekledi gülerek.
Kafamı sola çevirip aşağıdan gelip geçenlere baksam, orada yokmuş gibi davransam da sohbete mecburen tanıktım.
Devam etti abla: Mudanya’da bir arkadaşım var, buraya gel diyor; ama oraya gitsem ne olacak, burada hiç müşterim yok tamam, orada da olmazsa ne yapacağım, hiç bilmediğim bir yer sonuçta, daha kötü olur diye korkuyorum.
Usta, Antep’e git Antep’e diyerek yine ciddiyetten uzak bir cevap verdi. Deruni konulara ilgi duymadığı anlaşılıyordu kebapçının. Bunu ispatlarcasına, sohbeti havaya suya yağmura sıcağa getirdi. Geceleri soğuk oluyormuş pencere açık yatınca, sabaha karşı üşümüşüm valla dedi. Senin otelde klima var mı diye sordu sonra. Kons, yok deyince de, otuz lira veriyorsun klima bile yok, nasıl otelmiş orası öyle, diye söylendi. Aparta çık aparta, tavsiyesinde bulundu.
Ablanın telefonu çaldı. Az evvel bahsi geçen, Mudanya’daki arkadaşıydı arayan.
Ustayla beraber aşağıyı seyretmeye koyulduk. Yakındaki marketten çıkan bir çifte odaklandık. Kadın, çocuk arabasını itekliyor, erkekse her iki elinde ikişer üçer büyük poşeti zorlanarak taşımaya çalışıyordu. Benim yaşlarımdaydılar. Derken usta bana dönüp, şunlara bak ya, bütün poşetleri almış eline, karısı da geze geze gidiyor, bu nasıl iş böyle, diyerek hem olaya tepki gösterdi hem de bana sohbet teklifinde bulunmuş oldu. Kendisine hak verdiğimi ancak konuyla ilgili yorum yapmak istemediğimi anlatmak için gülümsemekle yetinip tuvalete gittim.
Döndüğümde seyre kaldığımız yerden, ayrı ayrı devam ettik. Tuhaf, baktığımız kişiler hep aynı oluyordu ustayla. İki üç kişilik, on altı on yedi yaşlarında bir genç kız grubu geliyordu bu kez, çok frapan değillerdi, teşhirci biçimde de giyinmemişlerdi; ama değişik bir tarzları vardı kızların. Antepli kebapçı, eleştiri oklarını hazırlamıştı çoktan. Karşıdan gelen, saçları dikelmiş, paspal giysili iki üç oğlanın kızlarla karşılaşıp selamlaşmaları, işin tuzu biberi oldu.
Usta, az evvel benden yüz bulamayacağını anladığından, hâlâ telefonunu kurcalamakta olan ablaya dönüp, bu gençliğin böyle nereye gittiğini sordu. Kons, kafasını kaldırıp aşağıya baktı, ustanın her yorumuna katıldığını peşinen bildiren bir umursamazlıkla, konuşma gereği duymadı. Usta, cevabı kendi verdi sorusuna, bataklığa dedi, bataklığa, gençlik bataklığa koşuyor.
Bira soğuktu ve güzel sarıydı ve içerken hep olduğu gibi, zaman hızla akıyordu. Göbekli garson abi de iş başı yaptı az sonra, dördüncü biramı o getirdi. Hemen ardından da, tombul olandan en az on yaş daha büyük, buna rağmen gayet dinç, diri, sağlıklı olan, Karadenizli olduğunu düşündüğüm, konuşurken hep koymalı küfürler sarf eden, dar ve parlak kıyafetler giyen kons abla geldi mekâna. Doğrudan masama yürüyüp karşımdaki sandalyeye yapışıp çeker gibi yaptı ve oturmak için izin istedi. Her zamanki cevabımı verdim, vaktinizi almayayım, teşekkür ederim, diyerek kafasını karıştırdım. Dönüp az evvel ustanın oturduğu yere ilişti. On dakika geçti geçmedi, bu ablanın hayranlarından olduğunu, önceki gidişlerimden bildiğim ihtiyar dayı da geldi. Bizimki hemen ayaklanıp karşılamaya yeltendiyse de dayı pek pas vermedi buna; iki bira içip gideceğim, işim var bugün, deyince kons sinirlenip söylenmeye başladı. Oysa ben tanığım, geçen gelişinde elinde siyah bir poşet, içinde Marlborolar, Parliamentler; gelir gelmez bir ufak açtırmış, sac kavurma söylemiş, peynir, meyve getirtmiş ablanın gönlünü hoş etmişti.
Arkamdaki masaya, depresyon tedavisi gördüğünü, hiç bitmeyen telefon görüşmelerinden anladığım, mekânın devamlı müşterilerinden olan dershaneci öğretmen, az evvel gelip oturmuştu. İyiyim dayı, iyiyim, diyordu geçen gün telefonda; haplarımı içiyorum, derslere giriyorum, öyle boğulacak gibi de olmuyorum artık… Çok geveze kendisi, bu yüzden pek hoşlanmıyorum hocadan. Yalnız içmenin hiçbir kuralına uymuyor zira. Düşüncelerim, konsu yanına oturtmayan dayının garson abiden istediği şarkı ile bölünüyor, sesini de aç şunun, diyor, duymuyorum aç iyice; İbo’dan “Ne faydası var?” şarkısını dinliyoruz üç kişi, ayrı masalarda.
Düğüne gitmekten vazgeçtim. Biraya devam etmek daha mantıklıydı şu anda benim için.
Yeni ve gençlerin takıldığı mekânlardan birine geçtim. Karnım açtı, sabah kahvaltısı ile duruyordum. Dört bira daha içtim. Hava serinlemiş, güzelleşmişti. Uykum da geliyordu. Hesabı istedim. Paranın üstü olan iki lirayı almayınca, genç garson çocuğun abiciğimli yakınlığına maruz kalmanın utangaçlığı ile oradan çıkıp bu kentin belki de en eski çorbacısına doğru yol aldım. Burası, artık sadece akşamcıların değil gençlerin de uğrak yerlerinden biri olmuştu. Dükkânın masaları sokağa, kaldırımlara taşmıştı. İçeri girip tek boş masaya oturdum. Çalışanlar koşturup durmaktan, kalabalık masalara çorba, meze yetiştirmekten bana bakmaya fırsat bulamadılar.
Kasada oturan şişman kişi, üst kata çıkan merdivenlerin ilk üç basamağına çökmüş, o an kendine ve mekâna tümüyle yabancılaşmıştı. Eliyle yüzünü kapatmış, oflayıp duruyordu. Garson çocukların bana ilgisizliğine canı sıkılınca, eskilerden aşina olduğu bendenizle bizzat ilgilendi. Çok kötüyüm, dedi; Beşiktaş yenildi miydi işte böyle, elim ayağım tutmuyor. Tekrar basamaklara çöktü. Ben maça bakamamıştım haliyle. Yine de acısını paylaşmak ve kendisiyle bir iki laf etmiş olmak için, Yusuf oynadı mı Yusuf, diye sordum. Oynadı, gol bile attı bize, dedi. Atar, Fenerli o eleman, bir size bir de bize karşı iyi oynuyor zaten sadece, dedim.
Eve gidip güzelce uyudum. Sabah kahvaltıda, ev ahalisi düğünü sordu, gelinle damadın nasıl tanıştığını, kızın çalışıp çalışmadığını falan. Sonra evlilik mevzuu uzadı. Bana karşı komşumuzun bulduğu bir kızdan bahsettiler. Kız, olur görüşelim demiş; ama önce bir fotoğrafımı görmeliymiş.
Çayımı alıp balkona çıktım. Gözümün önünden, aklımın içerisinden, bir film şeridi değil, sadece birkaç resim geçti. Birinde eylemdeydim, öğrenciydim ve diplomalı işsiz olmayacağımızla ilgili sloganlar atıyordum. Birinde gece yarısı, masa lambasının altına sokulmuş, buz gibi ve nemli bir yurt odasında felsefe okuyordum. Birinde, hayatımda ilk kez seviliyor olmanın mutluluğunu bana yaşatan; ama sonra ansızın beni terk edip büyük bir boşluğa iten o sarı saçlı, mavi gözlü küçük kadına bakarak şiir okuyordum.
Alper Erdik
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR