Vedat Türkali'nin son yazısı...
Biz yine konumuza dönelim. Osmanzâde Tayyip her halde vicdanlı biri olmalı! Fuat Köprülü, antolojisinde örnek olarak bir şiir almış OsmanzâdeTayyip’ten. Adam halkın çektiği sıkıntıyı anlatıyor. Önerisi de piyasadaki tüm mallara “NARK” konulması. Osmanlı’nın ekonomi anlayışı bu kadar. Aklıma, İttihat...
Lale Devri’nin ünlü Padişahı III. Ahmet, Sadrazam’ın da Nevşehirli İbrahim Paşa olduğu dönemde, Padişahın fermanıyla, ilk büyük Osmanlı Edebiyat Ödülü, “Sultan-üş-Şuara” yani bir tür Nobel ödülü, şair OsmanzâdeTayyip’e verildi (aman yanlışlık olmasın; “Recep Tayyip” değil!). Birçok ilerici kurumların ilk kuruluş dönemidir bu. İstanbul’un ünlü yangınlarına karşı ilk tulumbacılık, Türkçe kitapların baskısı için ilk devlet matbaası, ilk kumaş fabrikası vb. hep bu dönemin ürünüdür. İstanbul, Kağıthane’de, ayrıca kararlaştırılan çeşitli yerlerde dikilmiş kasırlar, saraylar, zevk-ü sefa yarışındaki lüks bahçeler, geceli, gündüzlü eğlenceler düzenlenen ihtişamlı bir yaşam biçimi, talancı, egemen güçlerin keyfine uygun her şeyin yaşandığı bu döneme “Lale Devri” denir. Oysa halk yığınları, ortak yoksulluklarıyla güç dayanıyorlardı yaşama. Sonunda ünlü Patrona Halil Ayaklanması ile birden çöküverdi o çağ. O günleri tüm keyfiyle yaşamış usta şair Nedim, (ki ayaklanmada canını kurtarmak için Beşiktaş’taki evinde damdan dama kaçarken düşerek ölmüştür) o dönemde yazdığı ünlü gazeliyle, o günleri çok güzel anlatır. Nedim’in ünlü gazeli: Bir nîm neş’e say bu cihânın bahârını Bir sâgar-ı keşîdeye tut lâle-zârını …. Bir dem mi var ki âh ederek anmaya gönül Ey serv-kad seninle geçen rûzigârını Şevk-ı tamâm va’de-i ferdâyı dinlemez Reşk ana kim cihanda bugün buldu yârını İran zemine tuhfemiz olsun bu nev gazel İrgürsün İsfahân’a Sıtanbul diyârını Düşmen ne denlü saht ise de şâd ol ey Nedîm Seng üzre gösterir zer-i kâmil iyârını Şimdi bakın lütfen! O yağma-talan dönemindeki eğlence alemine. Nedim, gerçekten ustalıkla sergiliyor; “İran zemine tuhfemiz olsun bu nev gazel” eşsiz mısrası, bu dönemi ancak böyle bir meydan okumayla anlatabilirdi. Hayyam felsefesine yakınlığıyla tanınan Nedim için tutarlıdır bu yaklaşım. Yüzyıllardır erişmeğe çalıştığı İran Edebiyatı düzeyini Türk Divan Edebiyatı ancak böylesine kendine güvenle yansıtabilirdi. Gerçi yüzyıllar öncesinde, diyelim Baki’nin Kanuni için yazdığı ünlü mersiyede Osmanlı şiir dilinin yer yer en yüce örneklerini vermiştir: “Hurşîde baksa gözleri halkın dolagelür Zîrâ görünce hâtıra ol meh-likaa gelür” …… “Şemşîr gibi rûy-ı zemine taraf taraf Saldın demür kuşaklı cihân pehlevânları” …. “Aldun hezâr büt-kedeyi mescid eyledin Nâkuus yerlerinde okutdun ezânları” Görülüyor ki On altıncı yüzyılda Osmanlı Divan Şiiri ,bugünün şiir dünyasına önemli ölçüde kalıt bırakmıştır. Nedim’den hemen de iki yüzyıl sonra, günümüzün şairlerinden saydığımız Yahya Kemal’de gazeller yazmıştır. Bu “LALE DEVRİ” çok kanlı, yağmalı bir çöküş dönemi oldu. Patrona Halil halk ayaklanmasıyla, o güzelim kasırlar, cennet benzeri yaşamlara adanmış dünya güzeli bahçeler, hepsi de yandı yıkıldı yağmalandı. Padişah, canını kurtarmak için sadrazamını boğdurdu. Fakat patronalılara o da yetmemişti. Padişahı da değiştirdiler, yerine I. Mahmut’u oturttular. İkinci Ahmet’in son anda gitmekten vazgeçtiği İran seferine, Birinci Mahmut, patrona Halil’i yandaşlarıyla göndermek için saraya topladı. Bu bir Osmanlı oyunu idi. Sarayda tümünü boğdurttu. Biz yine konumuza dönelim. Osmanzâde Tayyip her halde vicdanlı biri olmalı! Fuat Köprülü, antolojisinde örnek olarak bir şiir almış OsmanzâdeTayyip’ten. Adam halkın çektiği sıkıntıyı anlatıyor. Önerisi de piyasadaki tüm mallara “NARK” konulması. Osmanlı’nın ekonomi anlayışı bu kadar. Aklıma, İttihatçı Cemal Paşa’nın Suriye’de etleri pahalı satan kasapları astırması gelmişti, acı acı güldümdü. Edebiyatımızda Lale Devri gibi bir zevk, eğlence döneminde yaşayamadığının acısını yansıtan Yahya Kemal’in seçkin gazellerinde bu özlemi duyarsınız. MAHURDAN GAZEL’i örnek olarak alalım; Gördüm ol meh dûşuna bir şâl atup lâhûrdan Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan Nerdübanlar bûsiş-î nermîn-i dâmânıyle mest İndi bin işveyle bir kâşâne-î fağfûrdan Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrakçeye Geçti sandım mâh-ı nev âyîne-î billûrdan Halk-ı Sa’dâbâd iki sâhil boyunca fevc fevc Va’de-î teşrîfine alkış tutarken dûrdan Cedvel-i Sîm’in kenârından bu âvâzın Kemâl Koptu bir fevvâre-î zerrin gibi mâhûrdan Yahya Kemal’in başka bir çok gazelinde yer alır bu olay. Bir de ŞEREFABAD’ını koyalım; O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şeref-âbâd’a geldikçe O nûşânûş demler hâtır-ı nâşâda geldikçe Ne cûşân-ı şerâb ü lâle bir devr-î bahârıydı Ki hâlâ çeşmelr pür-hûn okur her yâda geldikçe Gülerdi taht-ı zerrîn üzre Cem gülşende güllerle Sebû-endâm sâkîler elinden bâde geldikçe Dururdu rindler dembeste ney dembeste vecdinden Ağaçlıklarda bülbül dûrdan feryâda geldikçe Görür mecliste tıfl-ı nâz iken timsâlini nâzân Kadeh ber-kef huzûr-ı Hazret-i Dâmâda geldikçe Hayâlinden bakar pûşîde-î evrâk olan havza O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şeref-âbâd’a geldikçe Ben bu konuya değerli bir şairimize Sezai KARAKOÇ’a verilen Devlet Şiir Ödülü nedeniyle değindim. Gerçekten inanmış, çok saygı değer bir kişiliği var adamın. Şiirleri öylesine dağınık ki tümünü bir yerlerde arayıp hele bulmak nerdeyse baht işi. Yalnız dostlarından Sıddık AKBAYIR’ca düzenlenmiş “YOKTUR GÖLGESİ TÜRKİYE’DE” adlı inceleme tam saygı değer bir çalışma. Elleri dert görmesin. Bu arada titizliği ile tanınan HÜRRİYET in köşe yazarı Ahmet HAKAN’ın bir atlamasına da değinelim. Şairler kullandıkları sözcükleri nasıl savunurlar, bilirsiniz. Sezai KARAKOÇ’un sınıf sıra arkadaşı CEMAL SÜREY(Y)A, adındaki ikici Y’yi attığını özenle belirtir. Sezai KARAKOÇ’un çok ünlü, akrostişli şiirinin adı da MONA ROSA değil MONNA ROSA’dır. Bizden söylemesi. Şiirimiz üzerine söyleyeceğim konulara bir açıklık getireyim önce. Türk şiiri, eski çağlardan bu yana çeşitli aşamalardan geçmiştir, bugün çok sayıda örnekler vermiş ve vermekte olan şairler var Türkiye’de. Yıllardır izlerim. “BİZCE” dizisinde örneklerini seçerken kiminde çok güç durumda kalıyor insan. Özellikle altını çizerek belirteyim ki benim değerlendirmelerim kişisel kısa değerlendirmedir, daha geniş bir biçimde yapılacak bir çalışmaya “BİZCE”de bir çok nedenlerle yer verilemiyor çünkü bu alan, aslında uzun araştırmalardan sonra belki de çok farklı sonuçlara varılabilecek bir antoloji alanıdır. Sezai Karakoç iyi bir şiir emekçisidir. Ünlü şiiri MONNA ROSA düzeyinde bir çok şiirlerini okudum. Dediğim gibi bütün bunları, ayrıntılarıyla BİZCE’ ye almak kolay değil. Sezai karakoç’un, çok az şairimizde bulunan ahlaksal tutum güçlülüğü belki de en yüceltilecek yanlarından biridir. Tüm ödüllerin parasal getirilerini de geri çevirmiştir. Öyle bir aman aman büyük bir varsıllığı da olmamasına karşın. Ama insanı şaşkına çeviren kimi takıntılarını görmeden geçemezsiniz, ustası saydığı Necip Fazıl’a akıl almaz bağlılığı gibi. Kuşkusuz Necip Fazıl’da iyi bir şairdir ancak Sezai Karakoç’un anıtsal ahlak düzeyinde değildir. Necip Fazıl, iflah olmaz bir kumarbazdır. Sezai Karakoç, o yürekten bağlantısıyla maaşından arttırabildiği paraları götürüp kumar oynaması için üstadına teslim eder. Biraz sonra şiir üzerine genel konuşmaya geçince Necip Fazıl’ın şiiri üzerine başka noktalara da değineceğiz. Türk şiirinin genel görünümüne geçelim yeniden. Şiirimizdeki anıtsal iki şiir devi üzerine eski BİZCE’lerde temel önemde noktalara değinmiştik. İkinci Yeni dönemi deyince akla gelen, hiç değilse burada adlarını sıralayacağımız, bir sürü değerli ozanımız var; Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan. Başka isimler de var; Hilmi Yavuz, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Özdemir İnce, Haydar Ergülen, Erdal Alova. İlerde aklıma gelen yeni isimleri de ele alarak daha uzun bir konuşma yapacağız bu konuda. Aklıma Aziz Nesin’in ünlü sözü geliyor; “Türkiye’de her üç kişiden dördü şairdir” derdi rahmetli. Bunlardan önce, Kemalizm’in zindanda çürüttüğü dönemde, CHP solcularının çizgisine uygun ilerici şairler dönemi görülür. Ortak yanları Fransız şiirini izlemeleri, o çizgide ürün verme çabalarıdır. Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Bedri Rahmi Eyüpoğlu… Tam o yıllarda Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet çıkarlar ortaya. Orhan Veli’nin, ortak hayranlık uyandıran bir şiirini, “Dalgacı Mahmut” u okuyalım isterseniz: DALGACI MAHMUT İşim gücüm budur benim, Gökyüzünü boyarım her sabah, Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; Ben dikerim. Dalga geçerim kimi zaman da, O da benim vazifem; Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürüm ayağımda, Ne haltedeceğimi bilemem. O dönemde şiir dünyasına girmiş adların başında da Cahit Külebi vardır. Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal. Gene o günlerde şiirleri yayınlanmış; Hasan İzzet Dinamo ve Nail V’den söz edilebilir. Yunan klasik şiirinden İlyada, Odisse, Mevlana’dan çevirilerinden de tanınmış A.Kadir de o dönemde çıkar. Aslında Mustafa Kemal’in Kemalist akımının ünlü temsilcisi Behçet Kemal Çağlar’dır. Ancak o çizgiye Fazıl Hüsnü Dağlarca yerleşir. Sonra sırası geldikçe ileriki BİZCE’lerde örnekler alacağız. Şimdi biz deminki anlattıklarımıza dönelim. İkinci Yeni üzerine başlattığımızı sürdürüyoruz. Şimdi, o dönemde Türk şiirinde farklı iki noktadan gerçekten zekice ürünler vermiş iki büyük şairimizden bir iki şiirle bağlayacağım bu bölümü. Birincisi, Kemalist çizgide, anarko goşist şiirin gerçekten zeki yaratıcısı Can Yücel, öteki de bütün tarihi, özellikle Osmanlıyı en şaşırtıcı bicimde alaya alan Ece Ayhan. Önce, Can Yücel’in kavga arkadaşları, Deniz Gezmiş’lere adadığı ünlü şiirini okuyalım. MARE NOSTRUM En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim, O, onun en güzel yüz metresini koştu En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak… En hızlısıydı hepimizin, En önce göğüsledi ipi… Acıyorsam sana anam avradım olsun, Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun! MESEL Onlar ki suda balık… N.H. Dün gece İsa’yı gördüm seyrimde, Sağken de böyleydi, bir yarı ölü, Hayalen duruyor sal üzerinde… Su desen su değil, Celile Gölü, Asılmışlar gibi boynunda haçı, Sal yalpaladıkça o da sallanır. Karşıda bir alay berduş balıkçı Haça dalıp dalıp da dalgalanır. Malum ya peygamberlik de bir meslek, Onun da bir feni, marifeti var. İlk fırsat, malını öne sürecek Ki talep çoğalsın, gelişsin pazar. İsa’nın fenni ne’ Mucize elbet! Hatırlar İncil’i bilenleriniz: Zekeriyle balık tuttuydu hazret. İman kuvvetine bakın hele siz! Düşüme girince, dedim ki: Yoksa Meydan mı okuy’cak yine Doğaya? Sahiden de çözüp uçkuru İsa Sarkıtıvermez mi kamışı suya! Bekleye bekleye hal olduk tabiy… E, değerdi ama böyle olaya… Çıka çıka sudan ne çıksa iyi? Soğuktan morarmış bir kuru bamya! İnce saz başladı o zaman işte! Ters bir nota verdi Tanrı Elçisi; Zaptiyelerdeydi en büyük hata! Denize dökünce Marx’ı, Engels’i, Kitaplardan geçti balıklara da Diyalektik Materyalizm illeti!… Ne mucize, ne ağ, ne de tırata, Yutmuyorlar artık! Diye diretti. Sonra Kumkapıdan çıktı asfalta, Resmi bir taksiye atlayıp gitti. Biz, Ece Ayhan ile devam edelim;: BİR SİVİL ŞAİRİN ÖLÜMÜ 3. Bizim sivil şair, Parasız Yatılı geçen gençliğinde –ama okullar, eğitim enstitüleri filan tatil olacak.- bir oğlanın arkasından Galata’ya inmiştir. Eski Ankara-İstanbul yolu! Göynük ormanları cinayeti! Kıvrılarak bir kamyonla külüstür! Aksi şeytan! Sivil Şiir’in öncülerinden sayılan ve pirimiz Şeyh Galip de civan ne var yanaklı yeniyetmeliğinde, şıkırdım ve benli arkadaşlarıyla Konya’ya kaçmıştır. Ve dört yumruklu baba Baba, arkalarından gider ve oğlunu döve söve Dersaadet e geri getirmiştir. Sözkonusu şairin kullandığı `cumhuriyet` sözcüğü, meğerse üç Ali`lerin Cumhuriyet meyhanesiymiş Balıkpazarı`ndaki. ‘Çakır hikayeci’ ve Cihat Burak’tan beri: 1933. Ve (eskiden) dizi dizi mermer masalar! Örtü, peçete, v.s.de yok! (‘Cumhuriyet’, sözcüğü herhangi bir yerde geçince benim çatı katı aklıma hep şu geliyor: Abdulbaki Gölpınarlı hoca birgün bana demişti: “Onlar- yani bizim sepici Yahya Kemal ve aynı meşrepten arkadaşları- Eyüp Sultan’da ‘cumhur sikişi’ yaparlardı.“ (Fransızca `orgié.) DESDEMONA-OTHELLO 1.“Dile benden ne dilersen! ” dense sözgelimi Bir düş – masalın son kıpısında Ölüm taburesi ya da teneşir taşı yani 2. İşte ancak o zaman belki Bir palavrayla avunmak istediğim için “Cehennet!“ diye fırlama fırlama sabuklardım 3.Çünkü her bir şey fizik-kimya iç içedir Koyduğumun bu dünyada Birbirine kenetlenmiş bir çift gibi sivil ve sivil 4. İnsankızı ya da insanoğlu Desdemona- Otello! Haydi bre! 19 Mayıs 1998/Çanakköy İKİ ALAY 1. Bir sadrazam ölmüş; faytonu yokuş aşağı sirkeciye götürülüyor eller üzerinde. Kara bir gemiyle Eyüp Sultan a gömülecektir. 2. Yerine atanan bir istimbot da rıhtıma yanaşmış sarı şeritli ak. Yukarı hükümete iktidara çıkıyor. 3. İki alay karşılaşır yolun ortasında. Bir gelgit. Ağır ve sert bakarlar birbirlerine durmak eylemi. ZAMBAKLI PADİŞAH Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam Sana uzun heceli bir kent vereceğim Girilince kapıları yitecek ve boş! Azizim, güzel atlar güzel şiirler gibidirler Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam! Son olarak, Edip Cansever ve Turgut Uyar’dan da sırasıyla iki şiir paylaşalım. YERÇEKİMLİ KARANFİL Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde Oysaki seninle güzel olmak var Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele. Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce. Yokuş Yol’a güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan kürdistan’da ve muş – tatvan yolunda bir yer kanar muş – tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar muş – tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar Şiir örneklerini rastgele sıralarken önemli bir noktaya değinelim önce: Can Yücel bir gün Aksaray’daki Kitap işyerinde, yeni sahibi FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA’ya bir şiirini okumuş. Gülmüş Fazıl Hüsnü, “güzel olabilir ama şiir değil bu Can” demiş. Edip Cansever, tüm şiirlerini götürüp Türk edebiyatı şairi AHMET HAMDİ TANPINAR’a, Tünel’de ki Narmanlı yurdu evinde okutmuş hepsini. TANPINAR, “bunlar güzel şeyler, ama şiir değil ki” demiş. Bu örnekler çoğaltılabilir. Görülüyor ki daha işin tanımında, şiirlerde herkesin benimsediği ortak bir yol bulmak olası değil. Şimdi biz son olarak bu çok önemli nokta üzerinde duralım biraz, acaba tüm şairleri, ortak bir tanım çizgisinde toplamanın bir yolunu bulmak gerçekten olamayacak bir şey midir? O zaman, daha ilk gününden beri bir şiiri şiir yapan nedenler üzerinde yeniden düşünmek gerekiyor. Şiir, bir dil olayıdır. Dili de yaratan, sözcüklerin belli bir mantık düzeyinde yan yana gelmeleri olayıdır. Bugün, öyle anlaşılıyor ki yan yana duran sözcükler aslında her an birbirinden kopmaya ve yanı başındaki sözcüğü yeni bir anlama itelemeye her an hazır bekliyordur. Bu akıl dışı depremi yaşama geçirenler de, sözcüklerin ilişkileri içinde enine boyuna, çoğu kez bir ömür boyu düşünmüş olan şairlerdir. Yalnız sözcükler de değil, sözcükleri yaratan harfleri de sırasında birbirlerine düşürürler. Akla hemen tarihteki İBRANİ alfabesinin tüm harflerini kendilerince yorumlayıp, hepsine ayrı değerler yakıştıran YAHUDİ “ KABALASI” gelir. Benzerini İranlı tanınmış din alimi Feyzullah’ın “HURUFİLİK” mesleğinde görürüz . İbranicedeki Kabala akımı on altıncı yüzyıla kadar sürmüş, o yüzyıldan sonra etkinliğini yitirmiştir. HURUFİLİK de İslami ülkelerde etkisini uzun süre sürdürdü. Hurufilik, harfi yaşamın özü diye alır ve insanı, konuşan TANRI diye düşünür. KURAN, yedi kutsal harf üzerine oturtulmuştur. Bu harfler insanın yüzünde ortaya çıkar. Tasavvuf inanışı ki vahdet-i vücut denir, insanoğlu tanrının yolunda giderse fena fillah- bekabillah üstün payesine erişir. İşte büyük sofilerin “ENELHAK” sözü buna dayanır. Soydan gelen bir Zerdüştî inancı etkisinde kaldığı da düşünülen Hallac-ı Mansur’un felsefesi de insanın bizzat tanrının kendisi olduğudur. Ödül kazanmasını kutladığımız SEZAİ KARAKOÇ’un taparcasına bağlılık gösterdiği, NECİP FAZIL’ın şiirlerinde, bu karanlık duygu ve düşüncelerin belirtilerini bulabilirsiniz. Sözgelimi sözcükler arasındaki kafiye rastlantılarından bile akla gelmeyecek şeyler vehmeder. Denilebilir ki, bütün Necip Fazıl şiirleri, onun saplantılarından doğma bir kurmaca yığınıdır. Necip Fazıl, bana göre, İslam çarşısında devamlı kafiye sesleri veren bir hacıyağı satıcısıdır. Ve kafiyeleri öylesine bastırarak kullanır ki, daha kitabını açtığınız zaman her satırından çın çın öten kafiye sesleriyle neyi nasıl anlayacağınızı bir türlü kararlaştıramazsınız. Bir bakarsınız gençliğinde hayran olduğu Hallac-ı Mansura bağlılığını şıngırtır. Hemen aynı tonda, Yunus’a olan bağlılığı da sırada beklemektedir. Tam bir kafiye bağımlısıdır. Kafiyeyi kaybetmekten korkar adeta. Kafiyeye en çok yer veren Yahya Kemal bile kafiyesiz bir çok şiir yazmıştır. Yeri gelmişken ekleyeyim, kafiyeyi en güzel kullanan şairimiz, Nazım’dır. Bana sorarsanız SEZAİ KARAKOÇ, bu marazi biçimde bağlı göründüğü NECİP FAZIL’dan sağlıklı, üstün yanlar içeren bir şairdir. Bulabildiğim kadarıyla okuduğum Karakoç şiirlerinde uyaklar Necip Fazıl’daki gibi çan sesi vermez. Kulağınıza tatlı bir musiki yollayan dizelerdir. Böyle olmasına karşın ben, Sezai Karakoç’un bir derviş gibi Necip Fazıl’a böylesine bağlılığını anlamakta güçlük çekiyorum. Eğer ortak bir çarpık yanları aranacaksa ülkeyi kalkındırmak için önerdikleri toplumsal modeldeki benzeşme söylenebilir. Ancak o zaman da, bu Kürdistan bölgesinde yetişmiş, büyümüş şairin, sözgelimi bir Maraş Katliamı’na neden hiçbir tepki göstermediğini anlamak kolay değildir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Başka bir BİZCE’de belki de yine değiniriz. Sözgelimi, Diyarbakırlı Kürt şairi Ahmet Arif, Otuz üç Kurşun adlı şiiriyle bölgenin acılarını ne kadar ustaca duyurmuştur. Bütün bu karanlık duygu düşünce akımlarının temelinde, SOKRATES’dan bu yana yeryüzünde düşünce egemenliği kurmuş iki önemli akım vardır. SOKRATES’ın iki öğrencisinden PLATON’un, dünyadaki tüm olayları bir mağarada daha önce görülmüş şeylerin gölgesi diye kabul eden idealist akımı ve bütün bu üzerinde durduğumuz vahdet -i vücut felsefesi, idealist akımın insan düşüncesinde yer etmiş biçimidir. MEVLANA’dan söz ederken bu konulara değinmiştik. Mevlevilik’ de bu konulardan biridir. O çağda Endülüs Arap Uygarlığının İspanya’da ünü, bütün Ortadoğu’ya yayılmış Muhyiddin Arabi’yi ikinci KILIÇASLAN Konya’ya davet eder. Sevinerek gelir Muhyiddin Arabi, onun benimsediği düşünce akımı da demin sözünü ettiğimiz vahdet-i vücut felsefesidir. TANRI’yla insan birbirlerinin tamamlayıcısı gibidirler ve sevişen inan sevişmenin en güzel anında TANRI’yla birleşmiş demektir. Bugün insanlar buna, biliyoruz ki, ORGAZM diyorlar. Konya sarayına hakim olan o dönemin asıl egemen gücü, Moğolların adamı Muineddin PERVANE, Moğollarca asılarak cezalandırılır. Muineddin PERVANE, Şam’a gider, oraya yerleşir ve orda ölür. Tam şu günlerde bilim dünyası kaçınılmaz bir yazgımızı açıkladı. Biliyor musunuz? Üç milyar yıl sonra bugün, dünyamız hiçbir yaşam izi taşımayan cansız bir kitle olarak yuvarlanıp gidecekmiş bu sonsuz boşluk içinde. Gel de çalış şimdi bu dünyada. Görüyorsunuz ki işimiz çok zor. Bakalım ne halt edeceğiz. Umarım şairler, şiirin tanımında olsun, üç milyar seneye kadar anlaşırlar. İnşallah… Bizce’ deki yazılarıma, roman çalışmam üzerine yoğunlaşacağımdan, Ocak ayına kadar ara veriyorum. Yeni yılda görüşmek dileği ile. Kalın sağlıcakla. 16.08.2013/Cihangir Vedat Türkali
YORUMLAR