Lale Devri’nin ünlü Padişahı III. Ahmet, Sadrazam’ın da Nevşehirli İbrahim Paşa olduğu dönemde, Padişahın fermanıyla, ilk büyük Osmanlı Edebiyat Ödülü, “Sultan-üş-Şuara” yani bir tür Nobel ödülü, şair OsmanzâdeTayyip’e verildi (aman yanlışlık olmasın; “Recep Tayyip” değil!). Birçok ilerici kurumların ilk kuruluş dönemidir bu. İstanbul’un ünlü yangınlarına karşı ilk tulumbacılık, Türkçe kitapların baskısı için ilk devlet matbaası, ilk kumaş fabrikası vb. hep bu dönemin ürünüdür. İstanbul, Kağıthane’de, ayrıca kararlaştırılan çeşitli yerlerde dikilmiş kasırlar, saraylar, zevk-ü sefa yarışındaki  lüks bahçeler, geceli, gündüzlü eğlenceler düzenlenen ihtişamlı bir yaşam biçimi, talancı, egemen güçlerin keyfine uygun her şeyin yaşandığı bu döneme “Lale Devri” denir. Oysa halk yığınları, ortak yoksulluklarıyla güç dayanıyorlardı yaşama. Sonunda ünlü Patrona Halil Ayaklanması ile birden çöküverdi o çağ.  O günleri tüm keyfiyle yaşamış usta şair Nedim, (ki ayaklanmada canını kurtarmak için Beşiktaş’taki evinde damdan dama kaçarken düşerek ölmüştür) o dönemde yazdığı ünlü gazeliyle, o günleri çok güzel anlatır.

Nedim’in ünlü gazeli:

Bir nîm neş’e say bu cihânın bahârını

Bir sâgar-ı keşîdeye tut lâle-zârını

….

Bir dem mi var ki âh ederek anmaya gönül

Ey serv-kad seninle geçen rûzigârını

 

Şevk-ı tamâm va’de-i ferdâyı dinlemez

Reşk ana kim cihanda bugün buldu yârını

 

İran zemine tuhfemiz olsun bu nev gazel

İrgürsün İsfahân’a Sıtanbul diyârını

 

Düşmen ne denlü saht ise de şâd ol ey Nedîm

Seng üzre gösterir zer-i kâmil iyârını

 

Şimdi bakın lütfen! O yağma-talan dönemindeki eğlence alemine. Nedim, gerçekten ustalıkla sergiliyor; “İran zemine tuhfemiz olsun bu nev gazel” eşsiz mısrası, bu dönemi ancak böyle bir meydan okumayla anlatabilirdi. Hayyam felsefesine yakınlığıyla tanınan Nedim için tutarlıdır bu yaklaşım. Yüzyıllardır erişmeğe çalıştığı İran Edebiyatı düzeyini Türk Divan Edebiyatı ancak böylesine kendine güvenle yansıtabilirdi. Gerçi yüzyıllar öncesinde, diyelim Baki’nin Kanuni için yazdığı ünlü  mersiyede Osmanlı şiir dilinin yer yer en yüce örneklerini  vermiştir:

“Hurşîde baksa gözleri halkın dolagelür

Zîrâ görünce hâtıra ol meh-likaa gelür”

……

“Şemşîr gibi rûy-ı zemine taraf taraf

Saldın demür kuşaklı cihân pehlevânları”

….

“Aldun hezâr büt-kedeyi mescid eyledin

Nâkuus yerlerinde okutdun ezânları”

Görülüyor ki On altıncı yüzyılda Osmanlı Divan Şiiri ,bugünün şiir dünyasına  önemli ölçüde  kalıt bırakmıştır. Nedim’den hemen de iki yüzyıl sonra, günümüzün şairlerinden saydığımız Yahya Kemal’de gazeller yazmıştır.

Bu “LALE DEVRİ” çok kanlı, yağmalı bir çöküş dönemi oldu. Patrona Halil halk ayaklanmasıyla, o güzelim kasırlar, cennet benzeri yaşamlara adanmış dünya güzeli bahçeler, hepsi de yandı yıkıldı yağmalandı. Padişah, canını kurtarmak için sadrazamını boğdurdu. Fakat patronalılara o da yetmemişti. Padişahı da değiştirdiler, yerine I. Mahmut’u oturttular. İkinci Ahmet’in son anda gitmekten vazgeçtiği İran seferine, Birinci Mahmut, patrona Halil’i yandaşlarıyla göndermek için saraya topladı. Bu bir Osmanlı oyunu idi. Sarayda tümünü boğdurttu.

Biz yine konumuza dönelim. Osmanzâde Tayyip her halde vicdanlı biri olmalı! Fuat Köprülü, antolojisinde örnek olarak bir şiir almış OsmanzâdeTayyip’ten. Adam halkın çektiği sıkıntıyı anlatıyor. Önerisi de piyasadaki tüm mallara “NARK” konulması. Osmanlı’nın ekonomi anlayışı bu kadar. Aklıma, İttihatçı Cemal Paşa’nın Suriye’de etleri pahalı satan kasapları astırması gelmişti, acı acı güldümdü.

Edebiyatımızda Lale Devri gibi bir zevk, eğlence döneminde yaşayamadığının acısını yansıtan Yahya Kemal’in seçkin gazellerinde bu özlemi duyarsınız.

MAHURDAN GAZEL’i örnek olarak alalım;

Gördüm ol meh dûşuna bir şâl atup lâhûrdan

Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan

 

Nerdübanlar bûsiş-î nermîn-i dâmânıyle mest

İndi bin işveyle bir kâşâne-î fağfûrdan

 

Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrakçeye

Geçti sandım mâh-ı nev âyîne-î billûrdan

 

Halk-ı Sa’dâbâd iki sâhil boyunca fevc fevc

Va’de-î teşrîfine alkış tutarken dûrdan

 

Cedvel-i Sîm’in kenârından bu âvâzın Kemâl

Koptu bir fevvâre-î zerrin gibi mâhûrdan

 

Yahya Kemal’in başka bir çok gazelinde yer alır bu olay.

 

Bir de ŞEREFABAD’ını koyalım;

 

O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şeref-âbâd’a geldikçe

O nûşânûş demler hâtır-ı nâşâda geldikçe

 

Ne cûşân-ı şerâb ü lâle bir devr-î bahârıydı

Ki hâlâ çeşmelr pür-hûn okur her yâda geldikçe

 

Gülerdi taht-ı zerrîn üzre Cem gülşende güllerle

Sebû-endâm sâkîler elinden bâde geldikçe

 

Dururdu rindler dembeste ney dembeste vecdinden

Ağaçlıklarda bülbül dûrdan feryâda geldikçe

 

Görür mecliste tıfl-ı nâz iken timsâlini nâzân

Kadeh ber-kef huzûr-ı Hazret-i Dâmâda geldikçe

 

Hayâlinden bakar pûşîde-î evrâk olan havza

O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şeref-âbâd’a geldikçe

Ben bu konuya değerli bir şairimize Sezai KARAKOÇ’a verilen Devlet Şiir Ödülü nedeniyle değindim. Gerçekten inanmış, çok saygı değer bir kişiliği var adamın. Şiirleri öylesine dağınık ki tümünü bir yerlerde arayıp hele bulmak nerdeyse baht işi. Yalnız dostlarından Sıddık AKBAYIR’ca düzenlenmiş “YOKTUR GÖLGESİ TÜRKİYE’DE” adlı inceleme tam saygı değer bir çalışma. Elleri dert görmesin.

Bu arada titizliği ile tanınan HÜRRİYET in köşe yazarı Ahmet HAKAN’ın bir atlamasına da değinelim. Şairler kullandıkları sözcükleri nasıl savunurlar, bilirsiniz.  Sezai KARAKOÇ’un sınıf sıra arkadaşı CEMAL SÜREY(Y)A, adındaki ikici Y’yi attığını özenle belirtir. Sezai KARAKOÇ’un çok ünlü, akrostişli şiirinin adı da MONA ROSA değil MONNA ROSA’dır. Bizden söylemesi.

Şiirimiz üzerine söyleyeceğim  konulara bir açıklık  getireyim  önce. Türk şiiri, eski çağlardan bu yana çeşitli aşamalardan geçmiştir, bugün çok  sayıda örnekler vermiş ve vermekte olan şairler var Türkiye’de. Yıllardır izlerim. “BİZCE” dizisinde örneklerini seçerken kiminde çok güç durumda kalıyor insan. Özellikle altını çizerek  belirteyim ki  benim  değerlendirmelerim  kişisel  kısa değerlendirmedir, daha geniş bir  biçimde yapılacak bir çalışmaya “BİZCE”de  bir çok nedenlerle yer verilemiyor çünkü bu alan, aslında uzun araştırmalardan sonra belki de  çok farklı sonuçlara varılabilecek bir antoloji alanıdır.

Sezai  Karakoç iyi bir şiir emekçisidir.  Ünlü  şiiri  MONNA  ROSA düzeyinde  bir  çok şiirlerini okudum. Dediğim gibi bütün bunları, ayrıntılarıyla  BİZCE’ ye almak kolay değil. Sezai karakoç’un, çok az şairimizde  bulunan  ahlaksal  tutum  güçlülüğü  belki de en yüceltilecek yanlarından biridir. Tüm ödüllerin  parasal  getirilerini de geri çevirmiştir. Öyle  bir aman aman  büyük bir  varsıllığı da olmamasına karşın. Ama insanı şaşkına çeviren kimi  takıntılarını  görmeden  geçemezsiniz, ustası  saydığı  Necip  Fazıl’a  akıl  almaz  bağlılığı  gibi. Kuşkusuz Necip  Fazıl’da  iyi  bir  şairdir ancak Sezai  Karakoç’un  anıtsal  ahlak  düzeyinde değildir. Necip Fazıl, iflah  olmaz  bir  kumarbazdır. Sezai  Karakoç,  o  yürekten  bağlantısıyla  maaşından  arttırabildiği  paraları götürüp  kumar  oynaması  için  üstadına  teslim eder. Biraz sonra şiir üzerine genel konuşmaya geçince Necip  Fazıl’ın  şiiri  üzerine  başka noktalara da değineceğiz.

Türk  şiirinin  genel  görünümüne  geçelim  yeniden. Şiirimizdeki  anıtsal iki şiir devi  üzerine  eski  BİZCE’lerde  temel  önemde  noktalara  değinmiştik. İkinci Yeni dönemi deyince akla gelen, hiç değilse burada adlarını  sıralayacağımız, bir  sürü  değerli  ozanımız  var; Cemal  Süreya, Ülkü  Tamer, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan.

Başka isimler de var; Hilmi Yavuz, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Özdemir İnce, Haydar Ergülen, Erdal Alova. İlerde aklıma gelen yeni isimleri de ele alarak daha uzun bir konuşma yapacağız bu konuda.  Aklıma Aziz Nesin’in ünlü sözü geliyor; “Türkiye’de her üç kişiden dördü şairdir” derdi rahmetli. Bunlardan önce, Kemalizm’in zindanda çürüttüğü dönemde, CHP solcularının çizgisine uygun ilerici şairler dönemi görülür. Ortak yanları Fransız şiirini izlemeleri, o çizgide ürün verme çabalarıdır. Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Bedri  Rahmi  Eyüpoğlu… Tam o yıllarda  Orhan Veli, Oktay  Rıfat, Melih Cevdet çıkarlar ortaya. Orhan Veli’nin, ortak hayranlık uyandıran bir  şiirini,  “Dalgacı  Mahmut” u okuyalım  isterseniz:

DALGACI  MAHMUT

İşim gücüm budur benim,

Gökyüzünü boyarım her sabah,

Hepiniz uykudayken.

Uyanır bakarsınız ki mavi.

 

Deniz yırtılır kimi zaman,

Bilmezsiniz kim diker;

Ben dikerim.

 

Dalga geçerim kimi zaman da,

O da benim vazifem;

Bir baş düşünürüm başımda,

Bir mide düşünürüm midemde,

Bir ayak düşünürüm ayağımda,

Ne haltedeceğimi bilemem.

O dönemde şiir  dünyasına girmiş  adların  başında da Cahit  Külebi  vardır.  Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal. Gene o günlerde  şiirleri  yayınlanmış;   Hasan İzzet Dinamo  ve  Nail V’den  söz edilebilir. Yunan  klasik  şiirinden İlyada, Odisse, Mevlana’dan çevirilerinden de tanınmış A.Kadir de o dönemde çıkar. Aslında  Mustafa Kemal’in Kemalist  akımının  ünlü  temsilcisi  Behçet  Kemal Çağlar’dır. Ancak  o  çizgiye  Fazıl  Hüsnü  Dağlarca yerleşir. Sonra sırası  geldikçe ileriki  BİZCE’lerde örnekler  alacağız. Şimdi  biz  deminki anlattıklarımıza dönelim. İkinci Yeni üzerine  başlattığımızı sürdürüyoruz. Şimdi, o  dönemde Türk  şiirinde  farklı  iki  noktadan  gerçekten  zekice ürünler  vermiş  iki  büyük  şairimizden  bir  iki  şiirle  bağlayacağım  bu  bölümü. Birincisi, Kemalist çizgide, anarko goşist şiirin gerçekten zeki yaratıcısı  Can  Yücel,  öteki de  bütün  tarihi,  özellikle  Osmanlıyı  en  şaşırtıcı  bicimde  alaya  alan  Ece  Ayhan. Önce, Can Yücel’in kavga arkadaşları, Deniz  Gezmiş’lere  adadığı  ünlü  şiirini okuyalım.

MARE NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim,

O, onun en güzel yüz metresini koştu

En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…

En hızlısıydı hepimizin,

En önce göğüsledi ipi…

Acıyorsam sana anam avradım olsun,

Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

 

MESEL

 

Onlar ki  suda  balık…

N.H.

Dün gece İsa’yı gördüm seyrimde,

Sağken de böyleydi, bir yarı ölü,

Hayalen duruyor sal üzerinde…

Su desen su değil, Celile Gölü,

Asılmışlar gibi boynunda haçı,

Sal yalpaladıkça o da sallanır.

Karşıda bir alay berduş balıkçı

Haça dalıp dalıp da dalgalanır.

 

Malum ya peygamberlik de bir meslek,

Onun da bir feni, marifeti var.

İlk fırsat, malını öne sürecek

Ki talep çoğalsın, gelişsin pazar.

İsa’nın fenni ne’ Mucize elbet!

Hatırlar İncil’i bilenleriniz:

Zekeriyle balık tuttuydu hazret.

İman kuvvetine bakın hele siz!

 

Düşüme girince, dedim ki: Yoksa

Meydan mı okuy’cak yine Doğaya?

Sahiden de çözüp uçkuru İsa

Sarkıtıvermez mi kamışı suya!

Bekleye bekleye hal olduk tabiy…

E, değerdi ama böyle olaya…

Çıka çıka sudan ne çıksa iyi?

Soğuktan morarmış bir kuru bamya!

 

İnce saz başladı o zaman işte!

Ters bir nota verdi Tanrı Elçisi;

Zaptiyelerdeydi en büyük hata!

Denize dökünce Marx’ı, Engels’i,

Kitaplardan geçti balıklara da

Diyalektik Materyalizm illeti!…

Ne mucize, ne ağ, ne de tırata,

 

Yutmuyorlar artık! Diye diretti.

 

Sonra Kumkapıdan çıktı asfalta,

Resmi bir taksiye atlayıp gitti.

 

Biz, Ece Ayhan ile devam edelim;:

BİR SİVİL ŞAİRİN ÖLÜMÜ

3.

Bizim sivil şair, Parasız Yatılı geçen  gençliğinde –ama  okullar,  eğitim  enstitüleri  filan  tatil  olacak.- bir  oğlanın  arkasından  Galata’ya  inmiştir.

Eski  Ankara-İstanbul  yolu! Göynük  ormanları  cinayeti! Kıvrılarak  bir  kamyonla  külüstür!

Aksi şeytan! Sivil Şiir’in öncülerinden sayılan ve pirimiz Şeyh Galip de civan ne var yanaklı yeniyetmeliğinde, şıkırdım ve benli  arkadaşlarıyla  Konya’ya kaçmıştır.

Ve  dört  yumruklu baba Baba, arkalarından  gider ve  oğlunu  döve  söve  Dersaadet e  geri getirmiştir.

Sözkonusu  şairin  kullandığı `cumhuriyet` sözcüğü, meğerse üç Ali`lerin Cumhuriyet  meyhanesiymiş Balıkpazarı`ndaki.

‘Çakır  hikayeci’ ve Cihat  Burak’tan beri: 1933. Ve (eskiden) dizi dizi mermer masalar! Örtü, peçete, v.s.de yok!

(‘Cumhuriyet’,  sözcüğü  herhangi  bir  yerde  geçince  benim  çatı katı aklıma  hep  şu  geliyor:

Abdulbaki  Gölpınarlı  hoca  birgün  bana  demişti:

“Onlar- yani  bizim  sepici Yahya  Kemal ve aynı  meşrepten  arkadaşları- Eyüp  Sultan’da  ‘cumhur  sikişi’ yaparlardı.“

(Fransızca `orgié.)

 

DESDEMONA-OTHELLO

1.“Dile  benden  ne  dilersen! ” dense  sözgelimi

Bir  düş  – masalın  son   kıpısında

Ölüm  taburesi   ya da  teneşir  taşı yani

 

2. İşte  ancak  o zaman  belki

Bir  palavrayla  avunmak  istediğim  için

“Cehennet!“  diye  fırlama  fırlama  sabuklardım

 

3.Çünkü  her bir şey  fizik-kimya  iç içedir

Koyduğumun  bu  dünyada

Birbirine  kenetlenmiş  bir  çift  gibi  sivil ve sivil

 

4. İnsankızı  ya da  insanoğlu  Desdemona- Otello!

Haydi bre!

19 Mayıs 1998/Çanakköy

 

İKİ ALAY

1. Bir  sadrazam  ölmüş;  faytonu  yokuş  aşağı  sirkeciye  götürülüyor  eller  üzerinde.  Kara  bir  gemiyle  Eyüp  Sultan a  gömülecektir.

2. Yerine  atanan  bir  istimbot da rıhtıma  yanaşmış sarı  şeritli ak. Yukarı  hükümete  iktidara  çıkıyor.

3. İki  alay  karşılaşır  yolun   ortasında. Bir  gelgit. Ağır  ve  sert  bakarlar  birbirlerine  durmak eylemi.

 

ZAMBAKLI PADİŞAH

Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam

Sana uzun heceli bir kent vereceğim

Girilince kapıları yitecek ve boş!

 

Azizim, güzel atlar güzel şiirler gibidirler

Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam!

 

Son olarak, Edip Cansever ve Turgut Uyar’dan da sırasıyla iki şiir paylaşalım.

 

YERÇEKİMLİ  KARANFİL 

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde

Oysaki seninle güzel olmak var

Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi

Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda

Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte

Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel

O başkası yok mu bir yanındakine veriyor

Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle

Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil

Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk

Birleşiyoruz sessizce.

 

Yokuş Yol’a

güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan

dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

 

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan

kürdistan’da ve muş – tatvan yolunda bir yer kanar

 

muş – tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan

eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

 

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan

portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

 

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan

padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar

 

muş – tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki

orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

 

el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen

benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar

 

Şiir  örneklerini  rastgele  sıralarken  önemli  bir  noktaya  değinelim  önce: Can  Yücel  bir gün  Aksaray’daki  Kitap  işyerinde,  yeni  sahibi  FAZIL  HÜSNÜ   DAĞLARCA’ya  bir  şiirini  okumuş. Gülmüş  Fazıl  Hüsnü, “güzel  olabilir  ama şiir  değil  bu  Can” demiş.

Edip  Cansever,  tüm  şiirlerini  götürüp  Türk  edebiyatı  şairi  AHMET  HAMDİ  TANPINAR’a, Tünel’de ki Narmanlı yurdu  evinde  okutmuş  hepsini. TANPINAR, “bunlar   güzel  şeyler, ama  şiir  değil ki”  demiş.

Bu  örnekler  çoğaltılabilir. Görülüyor ki  daha  işin  tanımında,  şiirlerde   herkesin  benimsediği  ortak  bir  yol  bulmak  olası  değil. Şimdi  biz  son  olarak  bu  çok  önemli  nokta  üzerinde  duralım  biraz,  acaba  tüm  şairleri,  ortak  bir  tanım  çizgisinde  toplamanın  bir  yolunu  bulmak  gerçekten  olamayacak  bir şey midir? O zaman,  daha  ilk  gününden  beri  bir  şiiri  şiir  yapan  nedenler  üzerinde   yeniden  düşünmek  gerekiyor. Şiir,  bir  dil  olayıdır.  Dili de  yaratan,  sözcüklerin  belli  bir  mantık  düzeyinde  yan  yana  gelmeleri  olayıdır. Bugün,  öyle  anlaşılıyor ki   yan  yana duran  sözcükler  aslında  her an   birbirinden  kopmaya   ve  yanı başındaki  sözcüğü  yeni  bir  anlama  itelemeye  her an  hazır  bekliyordur.  Bu  akıl dışı   depremi   yaşama  geçirenler de,   sözcüklerin  ilişkileri  içinde  enine  boyuna,  çoğu  kez  bir  ömür  boyu  düşünmüş  olan  şairlerdir.  Yalnız  sözcükler de  değil,  sözcükleri  yaratan  harfleri de  sırasında  birbirlerine  düşürürler. Akla  hemen  tarihteki  İBRANİ  alfabesinin  tüm  harflerini  kendilerince  yorumlayıp,  hepsine  ayrı  değerler  yakıştıran  YAHUDİ  “ KABALASI”  gelir. Benzerini  İranlı   tanınmış  din  alimi  Feyzullah’ın   “HURUFİLİK”  mesleğinde  görürüz .

İbranicedeki  Kabala  akımı  on altıncı  yüzyıla  kadar  sürmüş,  o yüzyıldan  sonra  etkinliğini  yitirmiştir. HURUFİLİK de   İslami  ülkelerde  etkisini  uzun  süre  sürdürdü. Hurufilik,  harfi  yaşamın  özü  diye  alır ve  insanı,  konuşan  TANRI diye düşünür.  KURAN,  yedi  kutsal  harf  üzerine  oturtulmuştur. Bu  harfler  insanın   yüzünde  ortaya  çıkar.  Tasavvuf inanışı ki  vahdet-i  vücut denir,  insanoğlu  tanrının  yolunda  giderse  fena  fillah- bekabillah  üstün  payesine  erişir. İşte  büyük  sofilerin “ENELHAK”  sözü  buna  dayanır. Soydan gelen bir Zerdüştî inancı etkisinde kaldığı da düşünülen Hallac-ı Mansur’un felsefesi de insanın bizzat tanrının kendisi olduğudur.

Ödül  kazanmasını  kutladığımız  SEZAİ  KARAKOÇ’un  taparcasına  bağlılık  gösterdiği,  NECİP  FAZIL’ın   şiirlerinde,  bu  karanlık  duygu  ve  düşüncelerin  belirtilerini  bulabilirsiniz. Sözgelimi  sözcükler  arasındaki  kafiye rastlantılarından  bile  akla  gelmeyecek  şeyler vehmeder. Denilebilir ki, bütün Necip Fazıl şiirleri, onun saplantılarından doğma bir kurmaca yığınıdır. Necip Fazıl, bana göre, İslam çarşısında devamlı kafiye sesleri veren bir hacıyağı satıcısıdır.  Ve kafiyeleri öylesine bastırarak kullanır ki, daha kitabını açtığınız zaman her satırından çın çın öten kafiye sesleriyle neyi nasıl anlayacağınızı bir türlü kararlaştıramazsınız. Bir bakarsınız gençliğinde hayran olduğu Hallac-ı Mansura bağlılığını şıngırtır. Hemen aynı tonda, Yunus’a olan bağlılığı da sırada beklemektedir. Tam bir kafiye bağımlısıdır. Kafiyeyi kaybetmekten korkar adeta. Kafiyeye en çok yer veren Yahya Kemal bile kafiyesiz bir çok şiir yazmıştır. Yeri gelmişken ekleyeyim, kafiyeyi en güzel kullanan şairimiz, Nazım’dır. Bana  sorarsanız SEZAİ  KARAKOÇ, bu  marazi  biçimde  bağlı  göründüğü  NECİP  FAZIL’dan  sağlıklı,  üstün  yanlar  içeren  bir  şairdir. Bulabildiğim kadarıyla okuduğum Karakoç şiirlerinde uyaklar Necip Fazıl’daki gibi çan sesi vermez. Kulağınıza tatlı bir musiki yollayan dizelerdir. Böyle olmasına karşın ben, Sezai Karakoç’un bir derviş gibi Necip Fazıl’a böylesine bağlılığını anlamakta güçlük çekiyorum. Eğer ortak bir çarpık yanları aranacaksa ülkeyi kalkındırmak için önerdikleri toplumsal modeldeki benzeşme söylenebilir. Ancak o zaman da, bu Kürdistan bölgesinde yetişmiş, büyümüş şairin, sözgelimi bir Maraş Katliamı’na neden hiçbir tepki göstermediğini anlamak kolay değildir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Başka bir BİZCE’de belki de yine değiniriz. Sözgelimi, Diyarbakırlı Kürt şairi Ahmet Arif, Otuz üç Kurşun adlı şiiriyle bölgenin acılarını ne kadar ustaca duyurmuştur.

Bütün  bu  karanlık duygu  düşünce  akımlarının  temelinde, SOKRATES’dan  bu yana yeryüzünde  düşünce  egemenliği  kurmuş  iki  önemli  akım vardır.  SOKRATES’ın iki  öğrencisinden  PLATON’un,  dünyadaki  tüm  olayları  bir  mağarada  daha  önce  görülmüş  şeylerin gölgesi diye  kabul  eden  idealist  akımı ve  bütün  bu  üzerinde  durduğumuz  vahdet -i vücut  felsefesi,  idealist akımın insan  düşüncesinde  yer  etmiş  biçimidir. MEVLANA’dan  söz  ederken  bu  konulara  değinmiştik. Mevlevilik’ de  bu  konulardan  biridir. O çağda Endülüs  Arap  Uygarlığının  İspanya’da  ünü,  bütün  Ortadoğu’ya  yayılmış  Muhyiddin Arabi’yi ikinci KILIÇASLAN  Konya’ya  davet  eder.  Sevinerek  gelir  Muhyiddin Arabi, onun  benimsediği  düşünce  akımı da  demin  sözünü  ettiğimiz  vahdet-i  vücut  felsefesidir. TANRI’yla  insan  birbirlerinin  tamamlayıcısı  gibidirler ve sevişen  inan  sevişmenin  en  güzel  anında  TANRI’yla  birleşmiş  demektir. Bugün  insanlar  buna, biliyoruz ki,  ORGAZM  diyorlar.

Konya  sarayına  hakim  olan  o dönemin  asıl  egemen  gücü,  Moğolların  adamı  Muineddin  PERVANE, Moğollarca  asılarak  cezalandırılır. Muineddin  PERVANE, Şam’a   gider, oraya  yerleşir  ve orda  ölür. Tam  şu  günlerde  bilim  dünyası  kaçınılmaz  bir  yazgımızı  açıkladı. Biliyor musunuz? Üç milyar  yıl sonra  bugün,  dünyamız  hiçbir  yaşam  izi  taşımayan  cansız  bir  kitle  olarak  yuvarlanıp  gidecekmiş  bu  sonsuz  boşluk  içinde.  Gel de  çalış  şimdi  bu  dünyada.  Görüyorsunuz ki  işimiz  çok  zor. Bakalım  ne  halt  edeceğiz. Umarım şairler, şiirin tanımında olsun, üç milyar seneye kadar anlaşırlar. İnşallah…

Bizce’ deki yazılarıma, roman çalışmam üzerine yoğunlaşacağımdan, Ocak ayına kadar ara veriyorum. Yeni yılda görüşmek dileği ile.

Kalın sağlıcakla.

16.08.2013/Cihangir

Vedat Türkali

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)