İçinde bulunduğumuz kapitalist kölelik düzeninin allayıp pullayıp pazarlayamayacağı neredeyse hiçbir şey yok. Bu giriş cümlesi dahi çarpıcı bir intiba bırakmıyor bünyemizde; çünkü olan biteni, hayretimizi çoktan yitirmiş bir halde seyretmekteyiz. Bu oyunu bozmaya cüret eden nice kalemlerin, halkla ilişkiler uzmanlarınca yeniden üretilip, markalaştırılarak kültür tüketiminde birer meta olarak yer edinmesi de kitlelerce malum olmasına rağmen, oyunbozan olmaktan korkan bir okur tipi göze çarpıyor: Yukarıdan ne verilirse yutan, okuma ve yazma eylemini de salt haz çerçevesinde sınırlandıran zararsız müşteriler yığını.

Yığınların manasız eğlencelerine alet edilemeyecek kadar önemli kişiler olan Yunus Emre ve Dostluk gibi olguların nirengi noktasında, yeryüzüne yeni bir soluk getirme cesaretine sahip yeni bir söz söylüyor Kenan Göçer, Oğuz Atay adlı son eserinde. İşbu yeniliğe, esasında, Kojin Karatani’ye göre İyonyalı doğa filozofları devrinde Batı Anadolu’da yeşermiş olan izonomik yaşamın gölgesinin düştüğü kişilik veya olguları keşfetme çabası da diyebiliriz.

İşin aslı şu ki, teknik bir kitap kritiği benim üzerime vazife değil. Fakat o kritik uzmanlarına, yani “onlara” bırakılmayacak kadar değerli bir yansıma yapabilirsem de ne âlâ! Yeri gelmişken o türden profesyonellerden olmadığımın da altını çizmekten mutluluk duyarım. Tarih, tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli bir iştir, edebiyat da öyle! Özlüce söylersek, amatör kalabilmeyi, her ne yapıyorsam aşk ile yapabilmeyi ve hatta sevmediğim bir işi derhal yarıda bırakabilmeyi hâlâ sürdürebiliyorum.

Öncelikle, birey olarak özgür iradeyle seçme; yani Oğuz Atay gibi bile isteye tutunmama seçimi mesela. En hayati olanı da sevgiyle bağı kurulamayan hiçbir eylemin yeşeremeyecek oluşudur. Ne demek yeşermek? Dolarların yeşili mi yoksa para ağacındaki yaprakların yeşili mi?  Eğer para ağaçlarda yetişseydi para yapraklar kadar değerli olur muydu?  Atay’ın sofrasındaki kardeşlik ve telmihte bulunduğu çarmıhtakinin yeşilini yeniden hatırlamaya mecburuz. Nietzsche’nin Tragedya’nın Doğuşu adlı eserinden hareketle -tarihsel olmayan- Hz. İsa da bir tür dionysos figürü olarak yorumlanabilir aslında. Atay’ın son akşam yemeği alegorisinden de öte bir mevkide olan dionysos şenliklerinde yönetme ve yönetilme kaygısı olmadan her birey eşit değerdedir ve onları bir arada tutan yegâne güç ise kerameti kendinden menkul olan varoluşluklardır. Elbette dionysiac taşkınlıkları kapsam dışında bırakarak ve bağlamından kopararak ele alınan bir benzetmeye tabi kalmak şartıyla anlaşılabilecek bir yaklaşım bu. Sözü edilen bu aşırı yorumun varmak istediği nokta şu olabilir: Kurumsallaşmış dinsel öğretilerin ilk ve bozulmamış formlarında dile getirilen hakikat, her insanın kardeş olduğudur. Evet, başta da vurgulandığı üzere yine çarpıcı olmayan basit bir hatırlatma daha: Gök kubbenin altında yeni bir şey yok, unutup keşfetmeye gönüllü olduklarımızdan başka. Ruh dolu doğa ile ruhsuz kapitalist dünyanın çelişkisinden zuhur eden huzursuzluk; yeşil alanın kaybolması, ağaçların katledilmesi, toprağın kasten zehirlenmesi, tanrının yerine ikame edilen altın (god/gold) uğruna insanların köleleştirilmesi ve kendine yetebilen insanların oyunun dışına itilmesi vurgulanırken –adı konulmasa da- apolloncu ve dionysoscu gerilimin adaletsizce kefelere dağıtılmasına da atıfta bulunuluyor bir tür arketipsel refleks olarak (Göçer, 2023: 61).

Yunus Emre’nin anakronik bir biçimde günümüz sosyal mecralarına uğradığını varsayalım. Onu anmak için toplanan kallavi adamların içinde beş dakika barınabilir miydi sizce? Cevabı sizlere bırakırken ifade etmek isterim ki meta birikimini ve sermayesini bir kenara bırakalım, istenilse de birikemeyen ve dolamayan, ortak paydada buluşulamayan bir kültür haznesine sahip olduğumuzu göz önünde bulundurduğumuzda Türkiye’nin Ruhu’nun Oğuz Atay ile birlikte çoktan öldüğünü dile getirirsek çok mu kötümser sayarlar bizi? Yoksa Atay aslında tam da bugünleri öngörerek mi yazdı o ironi ve karamsarlık dolu cümlelerini? Bunca retorik sorunun ardından umutla hatırlamalı ki, eğer bir ruhumuz vardıysa onu yeniden bir korulukta, hıdırlıkta, dostlar içinde ve yalnızca gönüllü birlikteliklerin yeşerdiği ortamlarda bulabiliriz. Evvela bireyin zuhur etmesi elzemdir ki sonra benliğini dost meclisinde hakikat uğrunda eritip neşeye yol tutulabilsin. Rengi, sağı-solu ve merkezi fark etmeksizin, hayali cemaatlerin gönüllü erlerinden; onlardan olmadan tutunma-tutunmama dilemması bizleri korku ve ümit arasında kılmalı. Ancak ne acıdır ki, çocuk kalan bir milletin milenyal nesline mensup olarak diyebilirim ki bizler, birey olabilmenin -tabiri caizse- birilerine dayı demekten geçtiğini bilecek kadar da yaşadık. Tutunmamak da, sigorta veya joker hakkı gibi saklı durmakta heybemizde; Atay, Cioran, Camus ve hatta Özel misali.

Çocuk kalan ve mitlerle, oyunlarla yaşayan bir milletin mensubu olarak ben, çevreme bakındığım zaman erişkinlerin ufak hesaplarıyla dolmuş bir dünya görüyorum yalnızca. Bu dünya, ne benim tasarımım ne de istencimin şekillendirdiği bir yer. Hoş, çocuk kalmayı seçme cesaretine sahip insan kardeşlere bırakılmış arzın yedinci kıtası çerçöp birikintisinden ibaretken, hangi manadan hareket etmeli? Hangi suali sormalı ilkin?

-Büyüyünce ne olmak istiyorsun?

-Yalnızca özgür, özü gür bir ağacın gölgesinde.

Her birimizde içkin olan çocukluk masumiyeti, satıhta bir zayıflık olarak görünse de hakikatte en kuvvetli olduğumuz yönümüzdür. Mal mülk sevdasına düşmeyen ve darda kalana el uzatmaktan asla erinmeyen, dayanışma ruhunu her daim içinde barındıran, bacıyan-ı rum, gaziyan-ı rum, dervişan-ı rum ve ahiyan-ı rum ahvadinden olduğumuzu -hamasi edebiyat tehlikesine düşmeden- yeniden hatırlatan bir eser olarak görüyorum Göçer’in Oğuz Atay’ını.

Ezcümle, Tarkovsky’nin dediği gibi, “İzin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar, çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir ve güç, hiçbir şey.  İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır, öldüğünde ise katı ve duyarsızdır. Bir ağaç büyürken hassas ve esnektir, ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. Sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler. Uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır. Çünkü katılaşan hiç bir zaman kazanamaz.”

Bambaşka ve çocuklar kadar saf bir dünya hayali kurmak, elbet çocukça. Büyük anlatıların yitirildiği hakikat sonrası çağda, büyük ve sloganlarla dolu bir siyasi parti söyleminden öte, küçük dost çevrelerinde birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden olmak, “onlar”ın dünyasından, onların “başarı” tanımından sıyrılmaktan geçiyor olsa gerek.

Kenan Göçer, OĞUZ ATAY: Sevgi-Para Geriliminde Atay’ın Sofrası ve Türkiye’nin Ruhu’na İzonomik ve Tinbilimsel Bir Yaklaşım, İstanbul: Pan Yayıncılık, 2023, 184 sayfa.

Hamza Emekli
Gercekedebiyat.com

 

 

 

 

 

 

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)