Eylem en iyi öğreticidir. Ondaki diyalektik güç gerçekleri ortaya çıkarır. Yazar ve şairlerimizin, dolaysıyla günümüz edebiyatının okurla ilişki kurma, halkıyla ilişki kurma konusunda nasıl bir çıkmaz içinde olduğunu, halkın ne kadar gerisinde olduğunu bu somut durum ortaya koyuyor. Yazar ve şairlerimiz her şeyi baştan düşünmeli artık; dillerini kullandıkları insanlara bakışlarında oldukça radikal bir dönüşün ne kadar gerekli olduğu ortada.

Dünya ve Türk edebiyatı altın çağını, büyük yükselişini hep halkıyla birlikte, onunla iç içe olduğu mücadele süreçlerinde gerçekleştirebildi. Dostoyevski'nin Rus halkına karşı soğuk davrandığını, Rus halkını bir an için bile aklından çıkardığını düşünebilir misiniz? Bir yazarın işi gücü, derdi tasası içinde yetiştiği kültür/toplum, dilini kullandığı halkı değil midir? Dostoyevski ben Rus halkının yazarı değil Rusyalı yazarım diyebilir mi?  

ADALET AĞAOĞLU GEZİ PARKI DİRENİŞÇİLERİYLE İLİŞKİ KURABİLİR Mİ?

Sanat ve edebiyat insanlığın ilerlemesinin temel taşıyıcılarıdır. Aydınlanma döneminde ve burjuvazinin ortaya çıktığı dönemde ortaya çıkan roman sanatı, insanları toplumsal mücadele içinde anlatan en önemli sanat türüydü. İnsanları feodal dönemden kalan ırk, mezhep türüne göre değil anayasal vatandaşlık içinde yaşatmaya çalışan Fransız Devriminin örneklediği ulusal yapıların inşasında, sosyalizan düşüncelerin yayılması ve benimsenmesinde edebiyatın büyük önemi vardır. Büyük romanların hepsi siyasal toplumsal mücadelelerin içindeki kahramanları anlatan (yanlış anlaşılmasın, roman "kahramanı"ndan söz ediyorum) romanlardır.

Ne var ki 1934 yılında Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi'nde Maksim Gorki tarafından adlandırılan "toplumcu gerçekçilik" kuramının temel ilkelerinden olan "olumlu sosyalist kahraman" ya da kapitalist ülkelerde sömürünün çileciğini konu edinmek yazar ve şaire yeni bir silah vermeyecekti, sonuçta vermemiştir. Toplumu ve onun çelişkilerini bütün ayrıntılarıyla ve "gerçek"liğiyle "olduğu gibi" anlatmak/"gösterme"k, bunu başarmak için "nesnel olma isteği" ancak belli bir noktaya kadar gerçekleştirilebilir.

Bugün geldiğimiz noktada öğrendiğimiz, her yazarın kendi bakış açısı, öznelliği ve nesnelliğiyle özgürce, ama samimi olarak yazmasıdır. Ancak, ulusal bağımsızlıktan yana olmak, anti emperyalist olmak, Ernst Fischer'in vurguladığı gibi en azından, "hep emekçi sınıflardan yana" olmak, yazar ve şairlerimize büyük bir altyapı oluşturacağı ve edebiyatımıza müthiş bir enerji sağlayacağından emin olduğumuzu söyleyebiliriz. Burjuvaziden yana, ezenden yana bir yazar/şair düşünebiliyor musunuz? (Eh var tabi; bide bolca örnek, dediğinizi duyar gibiyim!)

En az bunun kadar tuhafı da halkını sevmeyen yazar ve şairlerdir! Örneğin, bir emperyal kurgu olarak AKP politikalarıyla barışık olan postmodern bulamaçla kütleşmiş bir yazar devrimci Türkiye'yle gerçek bir ilişki kurabilir mi?

Bunun içindir ki Orhan Pamuk da, Murathan Mungan da Haziran 2013'den sonra, -bin bir manevrayla yeni duruma kendilerini konuşlamaya çalışsalar da- ancak birer  -Hülya Avşar sanatçısıdır demeyeyim yine- resmi edebiyatçı konumundadırlar!

ÜLKEMİZDE "TOPLUMSAL MÜCADELELE"LERİ KONU EDİNEN ROMANLAR

Edebiyatımız, -"eleştirel gerçeklik" ve sonra gelen "toplumcu gerçekçi" yapıtlar gibi ne adla tanımlanırsa tanımlansın-, toplumsal çatışmalara ilgi gösteren anlayışların büyük örneklerini vermiştir. Türk yazar ve şairleri içinde yaşadıkları toplumla hep ilgilenmişler, birer aydın olmayı, hep toplumun önünde olmayı ilke edinmişlerdir.

Öyle ki Reşat Enis Aygen'in Toprak Kokusu (1944) adlı romanı Halide Edip Adıvar tarafından, -belki de Enis'e egemen olan karamsarlık duygusu yüzünden- "Steinbeck'in Gazap Üzümleri'nden daha güçlü bir yapıt" olarak değerlendirilmiştir. Enis, Yaşar Kemal'in, Orhan Kemal'in öncüsüdür. Toprak Kokusu köylülerin topraklarını koruma mücadelesini anlatır. Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u, İçimizdeki Şeytan'ı, Orhan Kemal'in neredeyse tüm yapıtları toplumsal mücadelelerin anlatıldığı yapıtlardır. Bereketli Topraklar Üzerinde, baş yapıtlardandır.

Dimitrof Geçiyor gibi tarih kitabı bile yazan 1918 doğumlu Kerim Korcan'ın Tatar Ramazan (1969) adlı öyküsü zulme ve haksızlığa karşı isyanın dünyadaki en mükemmel öykülerinden biridir; hem oyun olarak, hem sinemaya uyarlanmış haliyle türünün klasiklerindendir. Yaşar Kemal'ın İnce Memed'i, Bir Ada Hikayesi üçlemesi en iyi yapıtlardır. İlhami Bekir Tez, İlhan Tarus, Necati Cumali, Talip Apaydın, Fakir Baykurt romanları, toplumsal mücadelenin içinde yoğrulmuş romanlardır. Muzaffer Buyrukçu'nun Kavga'sı, Onat Kutlar'ın İshak'ı önemli bir duraktır. Yaşar Kemal'in İnce Memed'i yalnızca ülkemizin edebiyatını değil tüm dünya edebiyatını alt üst etmiştir.

Füruzan'ın 47'liler'i, devrimcilerin anlatıldığı, bu mücadeleyi halk adına omuzlamış gençlerin insanların anlatıldığı ilk romanlardandır. İşkence gören bir genç kızın kabüslarını anlatır bu romanda Füruzan. Erdal Öz'ün Yaralısın'ı bu türün en önemli yapıtlarındandır. Herkesin yayıncısın sen yayıncı kal dediği ama önemli bir romancı olan Osman Akınhay'ın Gün Ağarmasa adlı romanı "devrimciler"in anlatıldığı önemli romanlardan biridir. Yine benim Üçlü Kavşak adlı öykü kitabım devrimcilerin devrimci örgütler içindeki ilişkilerini anlatan bir kitaptır. Pamuk Yıldız'ın yapıtları, Abdullah Nefes'in öyküleri bu türün başarılı örneklerindendir.

Adnan Binyazar'ın Masalını Yitiren Dev adlı otobiyografik müthiş romanı ise yukarıdaki tüm romanların da üstünde bir yerdedir.

Romancı Kaan Arslanoğlu, Kayıp Devrimin Öncesinde adlı tefrika romanını yazmaya "Gezi Direnişi" öncesinde başlamıştı; tam devrimin içine düştü! 

 "TOPLUMSAL MÜCADELELE"LERİ KONU EDİNEN "YABANCI" ROMANLAR

Türkiye solu bu türün önemli -yabancı- romanlarıyla büyümüştür diyebiliriz. Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi, Victor Hugo 1793 Devrimi, Agnes Smedly, Çin Savaşıyor, Andrey Platanoc, Çevengur, John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün, Gorki, Ana, Jorge Amado'nun Sonsuz Topraklar, John Steinbeck'in tarım sendikacılarını anlattığı Bitmeyen Kavga'sı, Upton Sinclair'in Şikago Mezbahaları, Hovard Fast'ın Hürriyet Yolu, kim olduğu hala tartışılan Traven'in İsyan, Dinamit, Pamuk İşçileri gibi onlarca kitabının tümü "mücadele" romanlarının başyapıtlarındandır. Andre Malraux'un Umut'u, Anna Seghers'ın yapıtları "68liler"in başucu kitaplarındandır ama "78'liler" de, Nikola Ostrovski'nin Ve Çeliğe Su Verildi, Dimitir Dimov'un Tütün'ü, Çinli bir kurulun ortaklaşa yazdığı devrimcilerin romanı Kızıl Kayalar'ı, Mihail Solohov'un Ve Durgun Akardı Don'u,  Maksim Gorki'nin Benim Üniversitelerim'i, Konstantin Simonov'un savaşı anlatan yapıtlarıyla büyümüştür.

80'li yıllardan sonra yayınlanan kitaplardan İsabel Allende'nin Ruhlar Evi'ni Tarık Ali'nin iki romanı tamamladı. Ali, Ayna Korkusu adlı mükemmel romanında KGB'yi Avrupa'da ilmik ilmik ören bir avuç devrimcinin yaşamını anlatır. Tarık Ali'nin diğer romanı Kefaret'de sol örgütlerin hizip savaşı ironik bir dille anlatılır. Jorge Semprun'un Neçayev Dönüyor'u tam bir polis/devrimci ilişkileriyle doludur, Arthur Koestler'in Günortasında Karanlık'ını atlamamak gerekiyor. Sartre'nin Kirli Eller'ini de eklemek gerekiyor. Joseph Conrad'ın Narodnik bir devrimciyi anlattığı Razumov'un Öyküsü ve Gizli Ajan/Casus adlı romanları bu türün önemli romanlarındandır.

Meraklılarıne ise  Ivo Scanner'in Che'nin Elleri adlı küçük romanını  mutlaka okumasını öneriyorum.

Ahmet Yıldız
(Bağımsız dergisi)
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)