Şah Mahmet / Adnan Binyazar
Kan çanağı gözleri, ağzını tavanına kadar açıp esnediğinde on kat daha parlayan altın dişleri, ciğerinden sökün edip boğazında düğümlenen gevrek gülüşleri, Suriye işi kuşağının arasına soktuğu tabancası, üzerinde eski yazıyla üç dua kazılı uzun kamasını yastığının altına yerleştirmeden yatağa girmem...
“... Bir zamanların tarçın gibi tatlı taze dilberi, Şimdi saçı başı ağarmış, daracık mezara girmekten korkan, bağışlanmış iffetsiz sarkık vücutlu biri.” James Joyce, Ulysses On beş yaşlarında ayrıldığım Diyarbakır’a döndüğümde otuzumu bulmuştum. O uzun ayrılık günlerinde, içime çöreklenen gurbet sancıları yüreğimi delik deşik ederdi. Neresi olursa olsun, yüzlerce insanın gidip geldiği caddeler, çıplakların doluştuğu deniz kıyıları, orkestra çılgınlıklarının yaşandığı et kalabalığı... Dağkapısı akşamlarının hüzünlü şarkıları aklıma düşmesin, doğum ocağımın hasreti burnumda tüterdi. Ah, o yaz akşamlarının Dağkapısı!.. Güneş, cami kubbelerinin kurşunlarını eriten kaynar kazanını söndürmüş, Diyarbakır akşamlarının taze tenleri okşayan serinliği Dağkapısı’nda esmektedir. Bir göz odalı evlerinde o saatlere kadar sıcaktan bunalan alnı döğmeli kadınlar, yanlarında sürükledikleri irili ufaklı çocukları, bağırtılı sesleriyle Dağkapısı’nın yolunu tutmuşlardır. İri kalçalarını sinemanın önündeki çimenliğe yayıp semaver kaynatacaklar, biçimli ağızlarıyla sakız çatlatacaklardır. Saçları katmer güllü utangaç kızlar, analarının kartal bakışlarından kaçırabilirlerse, sevdalılarına uzaktan göz süzeceklerdir. Çocuklar çimenler üzerinde itişip kakışırken, elleri darbukalı, utlu, kemanlı, cümbüşlü, tefli, klarnetli fasıl heyeti her zamanki yerini alacak, Diyarbakır’ın dingin göğünün altında sonu gelmez bir incesaz başlayacaktır. Akşamın mor aydınlığında açılıp saçılan kızların yüzüne sevdalı bir ay’ın şavkı vururken, öteden Şarkıcı Şemso’nun kavruk sesi duyulacak, Fiskayası’ndan Dicle’nin uzun vadisine akan bu ses yüreğimi dağlayacaktır... Bu ne sevgi ah bu ne ıstırap, / Zavallı kalbim ne kadar harap... Diyarbakır’a gelişimin ertesi günü, güneşin yamaçlarda can çekiştiği saatlerde, o şenlikli günlerin düşleriyle evden çıktım. Bir zamanlar sevdasıyla kavrulduğum Bınevş’lerin sokağına bile uğramadan, Dağkapısı’nın yolunu tuttum. Dörtyol’a gelmiştim ki, hiç aklımda yokken, evlerinde yıllarca kiracı kaldığımız Şah Mahmet sanki karşıma çıktı; “Oğlum, hoş gelmişsen, sefalar getirmişsen, vallah, Atiye Ablan seni evde bekli,” diye gözlerimden öptü, beni Saraykapısı’na yönlendirdi. Saraykapısı’nın az aşağısında, oluklarından bel kalınlığında suların aktığı Arbedaş çeşmesinin tam karşısına düşen evde, Atiye Abla’nın eline doğmuşum ben. Sabaha karşı, anamın “Geliyor!” demesiyle, eline leğeni alıp koşmuş Atiye Abla. Anam, onun, kanlı ellerinde tuttuğu kıpkızıl et parçasını havaya kaldırıp, “Maşallah, maşallah, oğlun okur inşallah!” sesini duyduğunda her şey olup bitmişmiş. “İşte onca kolay doğurdum seni.” diye anlatırken, yanaklarında yeniaylar ışılardı anamın ve eklerdi: “Sanki doğurmamışım; içinde ağladığını duyduğum leğen, Atiye Abla’nın daha kanı yunmamış ellerinde suyu ılık bir havuz olmuş, acısız sızısız bedenimi o havuzun sularına salmışım...” Anam öyle söylüyor diye, doğum anama ben de Atiye Abla diyordum. Şah Mahmet’in dışında ona Atiye diyen yoktu zaten. Kendinden yaşlıların bile Atiye Abla’sıydı o. Atiye Abla, düşlemimde topuklara inen kızılkara saçlardı, süslü nalınların avlunun delikli taşlarında bıraktığı şuh tıkırtılardı, sigaradan kalınlaşmış buğulu sesti, yüz güzelliğini dilinin balı eyleyen söz ermişiydi, fal bakmanın umut kurgulayıcısıydı... Öyle güzel görünürdü ki gözüme, yalnızca güzel denilip geçilemezdi ona; Atiye Abla, güzelliğin anlamı idi. Sanırım, avlusuna doluşan kadınları, fal bakmasından, evinde ocağında ne varsa önlerine döküp yedirmesinden çok, bu “anlam” çekerdi. Kan çanağı gözleri, ağzını tavanına kadar açıp esnediğinde on kat daha parlayan altın dişleri, ciğerinden sökün edip boğazında düğümlenen gevrek gülüşleri, Suriye işi kuşağının arasına soktuğu tabancası, üzerinde eski yazıyla üç dua kazılı uzun kamasını yastığının altına yerleştirmeden yatağa girmemesi, yemeklerden sonra eline bir çöp alıp dişlerini karıştırması, dilini dişlerine dokundurup cıyk cıyk sesler çıkarması... Şah Mahmet’i büyüttükçe büyütürdü gözümde. Kanlı bakışlarından korkup kaçacak delik aradığım Şah Mahmet benim geleceğimdi; büyüyünce benim de onunki gibi kan çanağı gözlerim, güldükçe parlayan altın dişlerim, kuşağımın arasından görünen tabancam, yastığımın altına yerleştirmeden yatağa girmediğim dua işlemeli kamam olacaktı... Ben de çöp sokup dişlerimi karıştıracak, dilimi dişlerime değdirip cıyk cıyk edecektim... Şah Mahmet’in öyküsü anlatıldıkça içimdeki ona ulaşılmazlık duygusu daha da derinleşiyordu. Ah, onunki nasıl bir öyküydü öyle... Şah Mahmet, genelevde tanıdığı Atiye’ye ilk görüşte sevdalanmıştı. Öncesine ilişkin öyküsü olmayacak kadar genç Atiye’nin genelevdeki güneş görmemiş, duvarlarında rutubetten ürküntü veren desenler oluşmuş odasına girer girmez, “Atiye... Atiye... Sen benim helalim olacaksın; kalk gidiyoruz,” demişti. Atiye, genelev kadınlarında alışık olunmayan utangaç yüzünü kaldırıp onun kan çanağı gözlerine bile bakmadan, uzun ince parmaklarını Şah Mahmet’in avuçlarına bırakmıştı. Kimseye haber vermeden genelevin kapısından çıkarlarken, bir iki kişi önlerine geçip bu âni gidişi önlemeye çalışmışsa da, Şah Mahmet’in belindeki tabancadan, öfke soluyan kanlı bakışlarından ürküp geri durmuşlardı. Şah Mahmet gibi bir aşiret ağasıyla dalaşmayı göze alamayan genelevin patronu Hımhım Ayşo, “Şah Mahmet... Şah Mahmet... Orospuyla evlenmek ölü eti çiğnemektir; ağzında gevelersin, lakin yutamazsın!” diye vecizesini oturtmuş, bir yönden de, pısırık, boynu bükük, odasından kimseyi memnun çıkarmayan Atiye’den kurtulduğuna sevinmişti. Şah Mahmet, kafasında kırk yıllık orospu ile oynak bir kadının günahını terazinin aynı kefesinde tarttığından, genelev yaşamı ancak üç beş gün süren Atiye’yi günahından arındırmadan koynuna sokmamıştı. Töreye uyarak, yedi gün, er sabahta Karacadağ’ın yolunu tutmuş, oradan tuluklara doldurup sırtında taşıdığı buz gibi suyla Atiye’yi kendi elleriyle yıkayıp, kendince günahsız kılmıştı. Avluda Şah Mahmet’in öyküsünü duyduğumda, kadınla erkek arasında nelerin geçtiğini sezecek yaşlara gelmiştim. Gözlerine sabun kaçan çocuklarını bağırta bağırta yıkayan haşin anaları gözümün önüne getirir, bu kaba görünüşlü adamın, hem de dağlardan sırtında su taşıyarak, genelevden çıkardığı bir kadını kendi elleriyle yıkayacağını düşleyemezdim. O yaşlarda, düşü de gerçeği de aşan öykülerin olduğunu nerden bilirdim... Şah Mahmet’in üçüncü yıkama gecesinde, kimseyi kapısından boş çevirmediğini, onlara bulgur, pestil, kuru üzüm, soğan, tuz, ipek kozası verdiğini bilen mahallenin yobazları, evinin önünde topluca tekbir getirmeye kalkınca, Şah Mahmet pencerede görünmüş, “Günahımın hesabını öte tarafta ben vereceğim. Allah’ın beni bağışlayacağı içime doğmuştur. Hadi, yallah!” diye bağırıp onları kovmuştu. Aklı eksikliğinden dolayı mahallede adı “ermiş”e çıkarılan yobazların başı Topal Hırpo, “Şah Mahmet, kapısından adam kovmuştur; ağalığının asaletine leke sürmüştür!” diye söylenmişse de, sözü, estikçe toz kaldıran rüzgârlar arasında savrulup gitmişti. Şah Mahmet, her yıkayışta, her gün beş vakit Allah’a açtığı ellerini, derinlerine işleyen kirlerden arındırmak için Atiye’nin en mahrem yerlerinde yedi kez gezdirmiş, dedesi zamanından kalma dualı altın tası uzatıp, “Atiye... Atiye... İşte atalarımdan bize kalan tek yadigâr! Rüyamda görmüşem, bu tası yedi kez suyla doldurup, yedi kez başından aşağı dökersen, Rabbim seni günahlarından arındıracaktır.” demişti. Atiye, gözlerinin arınık bakışıyla, altın tası buz gibi suyla doldurup yedi kez başından aşağı dökmüştü. Şah Mahmet, suyun Atiye’nin bedenini her yalayıp geçişinde çıkardığı iç okşayıcı sesi, sevgisinin onda yarattığı iç erince yormuştu. Atiye ise, yedi gece, yıkanma boyunca; on dört on beş yaş güzelliği, kenarında oturup iş işlediği durgun sularda dalgalanırken, gölgeliklerde beliren bir masal perisinin onu anadan üryan edip, başından aşağı berrak sular döktüğünü, suyun ışığında yüzlerce zar kanatlının oynaştığını anımsamıştı. Peri’nin döktüğü sularda güneşin yedi rengi böceklerin zar kanatlarından yansırken; gündüz gözü, güleç bir ay’ın, ağaçlar arasından, çıplaklığına baktığını görmüş, o günden sonra, her yıkanışta o da, ay’ın parıltılı gözleriyle, bedeninde gün gün irileşen memelerine, dizlerinin saydam derisine, omuzlarından düzgün inen şimşir kayganı kollarına, mercan tırnaklı küçük ayaklarına bakmıştı. Artık nerde yıkanırsa yıkansın, izbe bir bodrumda, ya da ağaçsız bir gün ortası düzlüğünde, ay’ın güleç bakışı gözlerinde toplanıyor, baktıkça derinliğini gördüğü çıplaklığının büyüsüne kapılıyordu. Bunun itkisiyle, Atiye, Şah Mahmet’in elleri üzerinde dolaştıkça bedensel arınmaya uğradığını duyumsasa da, her yıkanışında gözünün önüne genç kızlığının güleç yüzlü ay’ı geliyor, o sırada kasıklarında duyduğu tatlı sızı onu kendinden geçiriyordu. Şah Mahmet, arınma gecelerinden sonra yüzüne yaratanın şefkatiyle baktığı Atiye’deki bu tatlı sızıyı hiçbir zaman sezememişti. Olagelenler onun sezgi dünyasının dışındaydı çünkü. Atiye yıkanmasını bitirip, bohçasında oradan oraya taşıdığı temiz giysilerini çıplaklığını daha da çıplaklaştıracak bir edayla giyerken, Şah Mahmet, onun üryan bedenine, bedenini daha da dirileştiren memelerine, bacaklarının arasına sıkışmış cinselliğine istekle bakmıştı. Bir an, Atiye’nin arınık bedeninin gizliliğine öyle bakmanın günahı beyninde zonklamış, onun hazdan eriyen dişiliğinin, beyninden içinin derinliklerine aktığı yanılgısına düşmüştü. Hayat denen şu anlamsız oyunda, güzelliğin de, sevilme duygusunun da bir yanılgı olduğunun bilincine ermemişti henüz Şah Mahmet. Atiye’nin içini erince boğan dişilik soluğuna bedeninde bir mekân ararken, o, pencerede yine ay’ı görmüş, bedensel hazları zehre çeviren bir korkuyla ürpermişti. Nasıl bir duyguydu ki bu, ay’ı öyle parlak görünce ürperiyor, görmeyince hüzünleniyordu. Artık biliyordu ki, ay, onun çıplaklığının sahibiydi. Bir gün, bedenini de, ruhunu da sevgisel hazların sardığını duyumsadığı bir anda, ay’ın ışıktan varlığı içine dolmuştu Atiye’nin. Bunu Şah Mahmet’ten saklamış, ‘Şah Mahmet... Şah Mahmet... Kendine mukayyet ol, ben, senin gözünün elifine yazılı kaderini görmüşüm!’ sözleri dökülmüştü içinin ağzından. Ay’a sevdalanmanın esrikliğiyle öylesine kendinden geçmişti ki, Atiye dayanamamış, canını surların üstüne atıp, uzaktan çağıltısını duyduğu Dicle’nin uzun karanlığına seslenmişti: Şah Mahmet... Şah Mahmet... Sen beni yıkarken, geceyi gündüz eyleyen parlak bir ay doğmuş, gözünü çıplaklığıma dikmiştir... Şah Mahmet... Şah Mahmet... Ay, ışığını bedenimin sana açılan çukuruna düşürmüştür... Şah Mahmet... Şah Mahmet... Ay’ın güzelliğine kapılmış, bacak aralarımın akışkan ıslaklığını duymuşumdur... Şah Mahmet... Şah Mahmet... Başımdan aşağı onca su dökmüşsün, lakin tek damlası bedenime değmemiştir... Şah Mahmet... Şah Mahmet... Gündüz gibi bir gecenin ortasında, benim kız oğlan kızlığımı ay tatmıştır... Şah Mahmet... Şah Mahmet... Dişilik soluğuma bedeninde mekân arama, dişiliğim, ay’ın aydınlığına akmıştır... Şah Mahmet, Atiye’nin Dicle’nin karanlığına karışan bu iç sesini duymamıştı. Duyamazdı. Sonsuza dek de duyamayacaktı. Üç kardeşinin, yıkanma boyunca, oluklarından bel kalınlığında sular atan Arbedaş çeşmesinin başında yedi gün yedi gece beklediğini, yedinci gecenin şafak kızıllığında, Atiye’nin tüylerini diken diken eden “Şah Mahmet... Şah Mahmet... Gerdeğin mübarek olsun!” diye ulurcasına bağırdıklarını, ses gelmeyince, onların, yeni nallanmış atlarını sürüp karanlığa karıştıklarını da duymamıştı. Yalnız o da değil, Kör Haco’nun, “Dört karıdan kazanmadığın zürriyeti kerhane karısından mı kazanacaksın ey gafil Şah Mahmet?” diye aşiretten aşirete dolaşıp öyküler anlattığını da duymamıştı. Sevda, dilini lal, yüreğini kör etmişti Şah Mahmet’in. Yedinci gecenin sabahında, yanık yüzlere güneşin ilk ışığı vururken, Şah Mahmet, töre gereği, aşiretine gelin gelen kızlara armağan edilen altın işlemeli mor kaftanı Atiye’ye giydirmiş, onun ay âşığı yüzünü daha da güzelleştiren kofisini “Reşat”larla, “Cumhuriyet”lerle bezemişti. Onu, dizi dizi altınlı bileğinden tutup, evinin önüne çıkarmış, ağzını Saraykapısı surlarının koca sessizliğine verip, “Atiye arınmış, kız oğlan kız olmuştur; o benim helalimdir, haaaa...” diye bağırmıştı. Şah Mahmet, evinin kapısını çekip Kapalıçarşı’daki işine giderken, avlunun ortasında yapayalnız kalan Atiye gözyaşlarına boğulmuştu. Onu telli duvaklı, yalnız başına görmek o sırada Atiye’ye ne var ne yok diye uğrayan Fato’ya çok dokunmuş, çeşmenin başında çul çaput yıkayan kadınlara, “Hadi, yüz görümlülüğüdür, gelin, gelini görün!” diye seslenmişti. Elinden tokacı bırakan, yoğurdukları hamuru bileklerinden sıyıran, süpürgeyi bir yana atan kadınlar dılililili dılililili dılililili çekerek avluya doluşmuşlar, duvağı açılınca ay parçası yüzü ortaya çıkan Atiye’yi o günden sonra, genelevden alınmış bir kadın gibi görmemiş, içlerinden biri saymışlardı. Öyle ki, mahallenin bütün kadınları onun geçmişini bilmesine karşın, o günden sonra kimse bunu ima edici bir davranışta bulunmamış, kimsenin ağzından Atiye’yi incitici bir söz çıkmamıştı. Bir gün, mahalleye köyden yeni gelin gelen on beşinde bir kadın, genelev günlerini anıştırarak, “Orada mı tatlı, burada mı?” diye ona densizce bir şaka yapmak istemiş de, şamarı yiyince, dev yapılı Haco’nun beş parmağının izi günlerce yüzünde kalmıştı. Atiye ise, hiçbir şey olmamışçasına, bunu kadının cahilliğine vermiş, ertesi gün falına baktığında, ona yakında yüklü kalacağını muştulamıştı. Saraykapısı’nın önüne gelip sağa kıvrılan sokağa sapınca, doğduğum evi uzaktan gördüm. Atiye Abla, topuklarına inen gün kızılı saçları, uyumlu narin bedeniyle kapısının önünde oturan bir resimdi belleğimde. Geçen yılları hiç hesaba katmadan, onu kapının önünde göreceğimi umup görmeyince, sanki belleğime çığ düştü. Oysa evin karşısına düşen çeşmede her şey o gün bıraktığım gibiydi. Su yine oluklardan patır patır atıyor, kadınlar bağıra çağıra kurnada kilim, çul çaput, yün yıkıyorlardı. Çocuklar ellerine tutuşturulmuş bir parça ekmek, analarının ıslak bacakları arasında mızırdanıyorlardı. Kapıya yürüdüm. Menteşe aralıklarındaki örümcek ağlarından, el biçimindeki paslı tokmaktan, kapının pek sık açılıp kapanmadığı anlaşılıyordu. Tokmağı umutsuzca tıklattım. Bir, bir daha, bir daha... Bir an, kapının sonsuza dek öyle kalacağını düşünüyordum ki, çeşmenin yanındaki yunak taşında kilim tokaçlayan bir kadın, “Sert vur, sert vur! Biri sağırdır, öbürü zaten ölüdür...” diye seslendi. Kadının dediğine uyup tokmağı elimden bırakmadan, üst üste vurdum. Nice sonra içerden, çürük ağaç gövdesinden oyulmuş hantal bir takunya sesi geldi. Kapı gıcırdadı. Karşıma beti benzi solmuş, beli eğrilmiş bir kadın çıktı. Gözleri yuvarlarına kaçmış, kofisinin süsü üstünde kurumuştu. Rastık çekile çekile yolunmuş kaşları onu daha da yaşlı gösteriyordu. Gözlerinde bir an beni dışlamayan, kim olduğumu çıkarmaya çalışan bakış gidişgelişleri oldu. Şaşkınlıktan mı, konuşmayı unuttuğundan mı, ben sormazsam ağzını açıp tek söz etmeyecekmiş gibi duruyordu. “Ben, Atiye Abla’yı görmeye geldim,” dedim. Eprimiş çaputa dönmüş dudakları kıpırdadı. “Neyini göreceksin Atiye Abla’nın?” “Yabancısı sayılmam. Bir zamanlar onların kiracısıydık. Bu evde onun eline doğmuşum ben.” Ölgün sesine birden can geldi, içine kaçmış gözleri yuvarlarından fırlayıp büyüdü. “O olmayasın sen; Pakize Abla’nın oğlu olmayasın, he?..” “He,” dedim, “o’yum.” Sevinçten uçtu. “Ben Zello, ha! Zello, Zello... Hani, akrep tutmaya gidiyorduk surların dibine... O Zello! Bir defa akrep sokmuştu seni de çok ağlamıştın...” Zaman, belleğin düşmanıdır; yıpranmış yüzüne, çarpılmış bedenine nice baksam, Zello’yu tanıyamazdım. Göz, kulaktan tez unutuyor; onu sesinden anımsadım. Zello, Zello, evlerinin önü tahta daraba... Yoksulluğun şu ettiğine bak; irikıyım yapısından dolayı “Deve” lakabını taktıkları o dallı budaklı Zello, şimdi karşımda iki büklüm, tüyü dökülmüş yaşlı farelere dönmüş. Bir zamanlar, ona göz koyan delikanlılar sokaktan geçerken “Evlerinin önü de Zello tahta daraba/Gülüp söylerim de gönlüm haraba.../Zello Zello, gönlüm haraba...” türküsüyle laf atarlar; o da kızgınlığını işvelendirerek, bir sıkışta suyunu çıkaracağı bu ufarak adamların yüzüne kapıyı çarparken, “Daraba başınıza yıkılsın da parça parça olun, kıbraklar!” diye bağırırdı. Atiye Abla yalnız kalmasın diye Şah Mahmet köyden getirmişti Zello’yu. Hem ev işlerini görüyor, hem ona yoldaş oluyordu. O yıllar, kadınlar bir yere giderken yanlarına bir oğlan çocuğu takmadan sokağa çıkmazlardı. Şah Mahmetlerin çocuğu yoktu. Kardeşim küçüktü. Zello’nun yanına hep beni katarlardı. Benden beş altı yaş büyüktü Zello. Beni kucağına alıp başımı yumuşak memelerine bastırması hoşuma giderdi. Pek sokağa çıkmazdı. Yalnızca sur dibinin çöplüklerinde akrep toplamaya gider, beni de yanında götürürdü. Beş altı yaşındaki bir oğlanı erkekten saymadığından, surların ıssızlığında, içinde kor ateşe dönmüş hüznünü şarkılara dökerdi: “Derya kenarında bir ev yapmışam/Kerpicim tükenmiş naçar kalmışam/Bir yâr için terk-i diyar olmuşam...”ı söylerken hıçkıra hıçkıra ağlardı. O ağlayınca ben de ağlardım. Dilinden düşürmediği şarkı ise, “Yeşil yaprak arasında kırmızı gül goncası/Nerelerde mesken tuttu gönlümün eğlencesi...” idi. Nedense, ‘gönlümün eğlencesi’ derken yüzü kıpkırmızı kesilirdi. Duygu tecavüzüne uğramışçasına irkilir, “Bak, kimseye, ‘Zello şarkı söylüyor,’ demek yok haaa; söylediğini duyarsam dilini koparıram!” derdi. Ardından neyin geleceğini bildiğimden, “Olur, söylemem!” derdim. Gösteri yaptırdığı yunus balığının ağzına becerisinden dolayı arada bir uskumru atan hayvan terbiyecisi gibi, o da, sır tutmamın ödülü olarak, teninin kokusu sinmiş bir peynir şekerini kuşağının arasından çıkarır ağzıma tıkardı. Şeker ağzımda erirken, Zello’nun, küçük çukurların dibinden maşayla avuç iriliğinde akrepler çıkarması beni şaşırtırdı. Zello, o sırada bir savaş kahramanı olurdu gözümde. Sattığı akreplerin parasıyla bohçacı kadınlardan aldığı çulu çaputu elleriyle güzelce ütüler, tahtası kurt yenikli çeyiz sandığına koyardı. Gözümü, duygularımın anısal Zello’sundan aldım, karşımdaki yaşlı Zello’ya çevirdim. “Atiye Abla nerde, Şah Mahmet evde yok mu?” diye sordum. Yanıtlamasına kalmadan, içerden iniltiler duyuldu. Zello kapıyı ardına kadar açtı. “Gir,” dedi, “dışarıda erkek sesi duyduğunda, inlese de sesini keserdi, vallah, Atiye Abla seni tanıdı!” dedi. Kapıdan uçarak girdim. Çocuk oyuncağından biraz büyükçe, tahtadan bir arabanın içinde cılız ördek yavrusu kadar kalmış bir Atiye Abla görünce içim yandı. Öylesine küçülmüştü ki, öncesini bilmeyip onu şimdi gören, “bir zamanların tarçın gibi tatlı o taze dilberi”ni beşiğe yatırılmış bezden bir bebek sanırdı. Arabada öne arkaya sallanan Atiye Abla’ya baktım; sabahtan akşama küçücük evinin önünde oturup, çeşmede kilim tokaçlayan kadınlarla uzaktan uzağa söyleşen “resim”in renkleri solmuş, ondaki güzellik evreninin bütün yıldızları kaymıştı. Eğimli kaşlarından, değirmi yüzünden hiçbir iz kalmamıştı. Kirpikleri yolunmuş, yanaklarının pembe gülleri pörsümüştü. Ne elinde kahvesi kalmıştı, ne dudaklarında sigarası... Atiye Abla’nın elini öpmeye kalkıyordum ki, Zello önümü kesti. “Sakın ona dokunma; Şah Mahmet’ten maada erkek eli değmemiştir ona, onun eli de bir erkeğe değmemiştir... Yalnız Dengbej Möho’ya elini öptürür, Möho da, zaten sütkardeşidir,” dedi. Olduğum yerde kaldım. İçimin sıkıntısı başıma vurmuştu. “Noldu, Allahaşkına anlat, Şah Mahmet nerede?..” diye sordum. Bedeninin üstünde dik tutmaya çalıştığı başı bir yana düştü Zello’nun, bakışları çürüdü. O sırada Atiye Abla da inlemeye başladı. “Şah Mahmet” diye mırıldandı, ne diyeceğini bilemeden, ellerini önünde bağladı. Bir kadın, ellerini önünde bağlayıp durdu mu, kötü!.. “Şah Mahmet’i kardeşleri vurdular. Ebe Meyro, Atiye Abla’nın bebeğini haznesinde parça parça etti; kafasını, kolunu, bacağını ayrı ayrı çıkardı. Bebeğinin bedenini bacaklarının arasında parça parça görünce Atiye Abla böyle kaldı, bir daha konuşamadı. Ya böyle inliyor, ya anlaşılmaz şeyler mırıldanıyor. Kimi, dertten oldu, dedi; kimi dili tutuldu, dedi. Kim geldiyse tek söz söyletemedi. Peygamber mekânı görmüştür, deyip, Kâbe’den yeni dönen Sarı Hoca’yı çağırdık. O da, ‘Kerhanede bulunmuştur, büyük günah işlemiştir; bu kadının dili kıyamet gününe kadar açılmayacaktır!’ diye fetva verdi gitti. İşte, hep böyle, hıııı... hıııı... hıııı...” dedi. Bir an düşündü durdu. “Bugün nedir? Cuma. Aha, Dengbej Möho şimdi kapıdan girer. Her cuma gün batana doğru gelir, Atiye Abla’nın ağzından, Şah Mahmet’in vuruluşunu, Meyro’nun bebeği nasıl parçaladığını anlatır...” dedi. Atiye Abla, Möho adını duyunca, daha hızlı sallandı inledi, sallandı inledi, bir şeyler söylemeye çabaladı. Söyledikleri söz değildi, sanki çalına çalına yivleri derinleşmiş bir plağın düzensiz cızırtılarıydı. Konuşmaya yeni başlayan çocukların söz diye yuvarladıkları seslemleri annelerinin anlaması gibi, Zello da, geliştirdiği bir inleme diliyle, Atiye Abla’nın ne demek istediğini anlıyordu. Belki de, olmayacağı olduruyor, onun kıpırdamayan dudaklarını okuyordu... Atiye Abla inliyor, Zello söylüyordu... Hıııı... hıııı... hıııı... Şah Mahmedin mezari Dicle’ye karşi Kanli yaş akıtti Kapaliçarşi... Hıııı... hıııı... hıııı... Şah Mahmedi kara sala* koydilar Ak bedenin(i) deryalara saldilar... Zello’nun ağıtsı sesi beni avlunun eski günlerine götürdü. Atiye Abla’yla anam, perşembe öğle sonraları, avlunun bir köşesine kondurulmuş tandırda ekmek pişirirdi. Çeşmenin başında tokaç vuran kadınlar, sokaklara yayılan ekmek kokusundan, tandır yakıldığını anlarlar, ellerindeki işi olduğu gibi bırakır, bir koltuğunun altına çocuğunu, öbürüne hamur leğenini sıkıştırarak avluya doluşurlardı. Gün kararıp Şah Mahmet eve gelinceye kadar, artık avlu değildi orası, bir kırlangıç cıvıldamasıydı. Pişen ekmeği ilk tadan çocuklar olurdu. Elime tutuşturdukları ekmekten parçalar koparır, fare deliklerinin önüne koyardım. Bu ekmekli günlerde, kadınlarla, çocuklarla, hele o gün bohçacılar da uğramışlarsa avlu tam bir gürültü şenliği yaşardı. O zamanlar radyo yok, televizyon yok; onların işini kapı kapı dolaşıp entarilik kumaş, masa örtüsü, yatak çarşafı satan bohçacı kadınlar yapardı. Ellerindeki naftalin kokulu ipeklileri hışırtıyla açan bal ağızlı bohçacıların o kadından bu kadına taşıdıkları dedikoduları dinlerken, deliklerinden çıkmalarını beklediğim fareleri bile unuturdum. İçten içe söylendim: ‘Bir zamanlar kadın sesiyle çınlayan şu avlunun haline bak!.. Şimdi geriye kalan, yalnızca Atiye Abla’nın duyulur duyulmaz inlemeleri... Zello’nun, kendini onun inleyişine uydurup ağıt yakması...’ Yas mı, tören mi; Atiye Abla sallanıyor, inliyor; ölü benizli Zello söylüyordu... Hıııı... hıııı... hıııı... Üç kardaşi bir araya geldiler Tüfeklerin(i) sıra sıra dizdiler... Hıııı... hıııı... hıııı... Bir gözünden, bir kalbinden vurdilar Edep yerin(i) köpeklere attilar... Hııı... hıııı... hıııı... Şah Mahmedi vurdilar kapi ögünde Kardaşlari oynar kanli dügünde... Biraz sonra Dengbej Möho geldi. Selam verdi, eğilip Atiye Abla’nın elini öptü, karşısında diz çöküp oturdu, ağzında duayı andıran sözler gevelemeye başladı. Bir karış bacakları, uzun gövdesiyle bir meczuba benziyordu Möho. Gözü hep yerdeydi. Beni ilk görmesine karşın, başını kaldırıp yüzüme bakmıyordu. Atiye Abla’nın inleme tınısından Zello ne dediğini anladı, dip odaya girdi, elinde bir kaftan, kofi, temiz bir tülbentle döndü. Bir törene hazırlarcasına, Zello kirlisini aldı, başına temiz tülbent doladı Atiye Abla’nın; onun üstüne kofisini yerleştirdi, sırtına altın işlemeli mor kaftanını giydirdi. Yıldız kayarken nasıl ışık saçar, öyle oldu, Atiye Abla birden canlandı. Gözleri açılıp büyüdü. Sanki çocukluk düşlerinin masal perisi yanına sokulmuş, ona ödünç “can” bağışlamıştı. Möho, Atiye Abla’nın derdinin dili olmuştu. Önce lo lo lo diye başlayan uzun havalar söyledi, oradan öyküye geçti. Pencerede parlak bir ay! Yatağa uzandık. Şah Mahmet bir iki hırıldadı uyudu. Gece boyu, kirpiklerimi kırpmadım, ay’a baktım ben. Dışardan biri seslendi: “Şah Mahmet... Şah Mahmet... Düğünün mübarek olsun! Biz senin üç kardaşın, hediyemizi getirdik!” Gecenin sessizliğinde içime korku saldı bu çağrı. Şah Mahmet’in üç kardeşi olduğunu duymuşum, lakin bugüne kadar hiç birinin yüzünü görmemişim. Şah Mahmet uykuda, sanki kaygısız soluk alıp veren bir çocuk! “Şah Mahmet, kardeşlerin gelmiş, kalk!” dedim. Gözlerini açtı, yüzünü pencereye döndü. “Atiye, Allah vekil, rüyamda aynen bu ay’ı görmişem,” dedi. Ay’la zina etmişçesine irkildim, gözümü ay’dan kaçırdım. Ay ışıktır, yüreğimin gizli kapısından tekrar girdi. “Rüya işte,” dedi Şah Mahmet, “sözde ay sarmalamış, ışığında eritmiş seni...” Çağrı bir daha geldi. “Şah Mahmet... Şah Mahmet... Düğünün mübarek olsun! Hediyemizi getirdik!” Şimdi nerden çıktı bu kardeşler demedim; iyi ki ağalarını unutmayıp aradılar dedim. Altın işlemeli mor kaftanımı giydim, kofimi başıma taktım, ocağa aş sürdüm, sofraya ekmek koydum. Şafak söktü sökecek... Kapıyı açıp, “Hoş gelmişsiniz, sefalar getirmişsiniz,” demesiyle, Şah Mahmet’e mermi yağdı. Şah Mahmet kapının önüne yığıldı. Koştum, üstüne kapandım. Biri ağzına sıkmıştı mermiyi, biri yüreğine nişan almıştı, biri edep yerini parçalamıştı. Şah Mahmet’in köydeki dört karısı kapının önüne geldiler, dılilililili dılilililili dılililililili çektiler. Yedi gün yedi gece Arbedaş’ın sokaklarından kan aktı. Yedi gün yedi gece, ay, kan gölünün üstüne doğdu... Yedi gün sonra kardeşleri gelip kapının önünde durdular. Önce en büyükleri, “Şah Mahmet... Şah Mahmet... Soyumuzda kerhaneden karı çıkaran olmamıştır. Sen zürriyetimize leke sürmüşsün! Töre öyledir; öldün! Atiye’yi koynuna sokmuşsun, Atiye bizim namusumuz olmuştur...” Karılarına yönelip, ortanca kardeş konuştu: “İşte Atiye, işte siz... Sözüm şudur ki, bizi mahpushanede aç koyun, lakin Atiye’yi namerde muhtaç etmeyin!” dedi. En küçükleri, “Kerhane karısı döl tutmaz dediler, bakarsın tutar... Atiye doğurursa, bilin ki, yedi dağın ardına kaçırsa, dölünü de, kendisini de bulur parça parça ederim!” dedi. Böyle dediler, karılarını yanlarına aldılar, gittiler. Aylarca aradılar, hiçbirinin izine rastlamadılar. Aradan epey zaman geçti. Karnım burnumda köye gittim. Kardeşlerinin ayağına kapandım. “Aha, bu dört karı döl tutmadı, ben tuttum. Şah Mahmet içimde yaşıyor; onu öldürdünüz, beni de öldürün!” dedim. Öldürmediler. Ölümden beter ettiler. “Ağamızın dölü bizimdir!” dediler, “Meyro’dan büyük ebe yoktur; Meryem anamız dünyaya bir daha gelse, İsa’ya yüklü kalsa, kasıklarını Meyro’ya açar! Ey, ağamızın helali! Başka kimseye görünmeyeceksin; seni Meyro doğurtacak,” dediler. Gün geldi, Meyro onların dediğine uydu; bebeği parça parça aldı içimden... Meyro... Meyro... canımdan can kopardın... Meyro... Meyro... bana döl kokusu aldırmadın... Meyro... Meyro... hiçbir intikam hayatın intikamından acı olamaz... Meyro... Meyro... benden hayatın intikamını aldın!.. Öykü bitince kofisi önüne düştü Atiye Abla’nın, kaftanının altın işlemeleri soldu. İnlemesi de, sallanması da durdu. Möho eğildi, onun elini öptü, tez yürüyüşlü ayaklarıyla kapıdan çıkıp sokağın kör ışığında kayboldu. Acıların ortasında biz üçümüz kaldık. Atiye Abla’nın oturtulduğu tahta arabanın önüne diz çöküp, kofisine yüz sürdüm. Avlunun duvarına kuru bir ağustosböceği gibi yapışıp kalmış Zello’yu kucaklayıp, gençliğini acılara kemirtmiş yaşlı kızın buruşuk teninin kokusunu içime çektim. Başım döndü. Elimi sağa sola sallayarak avluda tutunacak bir yer aradım, bulamayınca kendimi sokağa attım. Dışarıda, başını o pencereden bu pencereye çarpan kör bir ay dolaşıyordu. Atiye Abla’nın kızıl karası saçları Dicle olmuş akıyordu. Dağkapısı’ndan kopup gelen şarkıcı Şemso’nun sesi, Dicle vadisinin kör karanlığına karışıyordu. Bende hicran yarasından da derin bir yara var... *Sal: Tabut Adnan Binyazar (Berlin, 07 Mart 2005 – 13 Mart 2006) Gerçekedebiyat.com
Zello, Zello, gülüp söylerim de gönlüm haraba...
YORUMLAR