Resim sanatı, toplumsal yaşamı ve dönüşümleri en derinden hisseden ve en çabuk yansıtan türlerden biri, belki de birincisidir. En evcil olduğu dönemlerde bile, örneğin Rönesans yıllarında, en büyük ustaları eliyle Kilise’nin istediği resimleri yaparken, aynı zamanda dönemin egemen sınıfları olan feodal beylerin ve Kilise’nin altını oymaktaydı. Dönemin ideolojisinin bütünüyle aksine, resimlerde ve heykellerde fiziği, anatomiyi, perspektifi kullanarak, yani bilimsel verileri sanatın tam ortasına yerleştirerek, sözde hizmet ettiği sistemi-aslında-sırtından hançerliyordu.
Resim sanatı, gerçek muhalif kimliğine modern zamanlarla ulaşmış, özellikle Endüstri Devrimi sonrasında beliren kahredici üretim ilişkileri karşısında, karşı çıkışın zorlu ama onurlu tavrını benimsemişti. Tavrı zorluydu, çünkü iyice azgınlaşan arsızlaşan hayata direnmek ezilmeyi, örselenmeyi, marjinal mekanlara itilmeyi gerekli kılıyordu; tavrı onurluydu, çünkü Fransız Devrimi sonrası bütün ilerici, insancıl özelliklerini tarihin çöp sepetine gönderen, yine Endüstri Devrimi’yle birlikte varlığını pazara adayan burjuvazinin insan kimliğiyle bağdaşmayan yöntemlerine karşı çıkmak sanatçı için kaçınılmazdı.
*
Önce Empresyonistlerle çok hafif biçimde başlayan muhalefet eğilimi, dış gerçeğin sanatçının kendi anlık izlenimleriyle yansıtılması biçiminde ortaya çıkmıştı. Sanatçı artık hiç de güzel görüntüler sunmayan hayatla ödeşmeye başlamıştı. Ekspresyonistler, Kübistler, Dadacılar ve Sürrealistler dış gerçekle olan kavgalarını, dış gerçeği alabildiğine deforme ederek yansıtmaya başlamış, soyut ve kavramsal resmi, muhalif söylemin simgesi haline getirmişlerdi.
Bu anlamda soyut ve kavramsal resmin başlangıcının çok soylu ve saygın bir muhalefetin ifade biçimi olduğu söylenebilir. Ancak 1. ve 2. Dünya Savaşları’nın insanlığa yaşattığı büyük acılar, büyük bir düşünsel karmaşaya yol açmıştı. Sağlıklı bir tarihsel ve siyasal analiz yapacak nesnel-bilimsel bilgiden uzak sanatçılar bu büyük felaketin gerçek sorumlusunu teşhis edemeyince, ciddi yanlışlar yapmışlardı. Bu savaşların temel nedeninin pazar paylaşımı olduğunu farkedememeleri hatalarının başlıca nedeniydi. Aydınlanma değerlerine, özelikle bilimden başlayarak her şeye karşı çıkmaları kendilerini her anlamda kullanılabilir duruma getirmişti. Bilhassa Dadacılar’ın serüvenlerini ve trajik sonlarını sanat tarihi sayfalarından ibretle izlemekte yarar var.
Onurlu bir muhalif söylemin dışavurumu olan soyut ve kavramsalın hiçbir şey söylemez kendini ifade edemez hale gelmesi 1950’lerin sonlarında ABD’de gerçekleşmeye başlamıştı.
Bu dönemde soyut ve kavramsal resmin ifadesizliğe ulaşan gelişim çizgisi, ABD’de sistem için esin kaynağı olmuştu. Bütün muhalif özelliklerini yitiren pop-art, op-art ve minimalizm gibi akımlarla sanatçılar sistemin işlerliğine katkı sağlıyorlardı.
Biçimcilik, içerikten yoksun yaratıcılık, modaya dönüşen yenilikler bu dönemin başlıca özellikleriydi.
Bu içerik boşluğuna karşın, çok ilginç biçimsel arayışların geliştiğini kabul etmek gerekir. Son yıllarda videonun, bilgisayarın sağladığı geniş teknolojik araçlardan yararlanarak ortaya konan çalışmalar, parçaların düzenlenmesinden oluşan enstalasyonlar, fluxus gibi yöntemler, aslında söyleyecek sözü olan sanatçı için çok geniş olanaklar sunabilirdi. Oysa bunlar paradoksal biçimde hiçbir şey söylememenin araç gereçleri haline geliyor, alabildiğine bireyselleşmiş, bencilleşmiş sanatçıların sanatı çok dar bir çevreye hapsetmesine ve iyice marjinalleşmesine neden oluyordu.
*
Batı’da sanat sanat olmaktan, toplumsal içeriğinden iyice uzaklaştırılırken, bambaşka bir hayatı yaşayan ülkemiz sanatçılarına yansımalarını ise düşünmekte fayda var.
Tülay Elgün
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR