Teknoloji yol alırken muhafazakârlık neden gerilemiyor? / Ümran Ersin
Muhafazakârlığın o muhteşem ‘modern’liği! ya da post modern muhafazakârlık!
Muhafazakârlığın o çok bilinen açıklaması; var olan düzeni sürdürmek, dolayısıyla “şimdi”de var olan düzen / duruma ilişkin tüm değer ve kuralların korunmasını savunmak üzerinedir. Edebiyatta ve düşünsel alanda görülen, siyasi bir ideoloji olarak da endüstri devrimiyle ortaya çıkan, değişime kolay kolay geçit vermeyen bir anlayış. Günümüzde, söz konusu olan ‘düzen’ ve bu düzeni her an sarsmaya hazır, ‘değişim’den anlaşılan nedir ? Düzeni oluşturan ana unsurlar, siyasi – ekonomik ve kültürel – toplumsal yön olmak üzere iki bölümde temellenir. Aslında bu iki yapı birbirini diyalektik olarak bütünler, diğer deyişle belirler ve etkiler, ayrılmazlar. Bugün, siyasi iktidarın seçtiği ekonomik model; neo liberal sistemdir, son derece küreselleşmeye ve özelleştirmeye uyumlu bir sistem olarak uygulanmakta. Ancak işin en ilginç yönü, kitlelere bu neo liberal- küreselliğe ‘yürekten’ bağlı sistemi çok yeni, çok modern bir sistem olarak sunmalarıdır. Belki de sözcüğün başındaki “neo” sözü böyle bir anlayışı doğurmaktadır, kim bilir? Burada çok ince bir ayrıntı; küreselleşmenin, tüm hizmet ve üretim güçlerinin, araçlarının sınırsız bir şekilde özelleştirilmelerin, topluma sanki bir “değişim” gibi sunulmasıdır. Oysa daha ileri, modern, değişim öngören bir sistem, asla yapısı gereği toplumsal gelişmişlik düzeyini daha da alta düşürerek, toprakları, bankaları, kamuya ait işletmeleri ve hizmet sektörünü bol keseden özelleştirip, peşkeş çekerek oluşturmaz. Böylece daha çok işsizliği, daha çok yoksulluğu öngörmez. Değişim; yapısı ve amacı gereği daha ileriyi, daha olumluyu, daha bir üst model olarak ekonomik sıçramayı öncelerse, gelişime yol açar. Şu halde iktidarın değişim söylemi, palavradan başa bir şey değildir. Ve bu neo liberal sisteme karşı duruş ise, değişime karşı olmakla, statükocu olmakla, dolayısıyla asıl muhafazakârlığın bu neo sisteme karşı çıkmakla eşdeğer olduğu savı – suçlaması yapılarak gerçekleşmekte. Oysa sunulanın gerçek bir değişim olup olmadığının tek ve basit ölçüsü vardır; Yaşam ölçütünün nereye gittiği? Teknoloji, iletişimi hızlandırmıştır günümüzde. Bunun anlamı; düşünce ve kültür dolanımının ivme kazanması demektir. Bu ivme ise her türlü bağnazlığa, tutucu düşüncelere bir karşı koymadır her an için. Oysa baktığımızda, toplumda (teknoloji dışında ) yeniliklere ve değişmeye karşı bilenmiş bir direnme varken, diğer yandan geleneksel yapının, din kaynaklı dünyayı yorumlama ve adlandırmanın, ırkçı – milliyetçi söylemlerin arttığını gözlemlemekteyiz. Teknoloji arttıkça muhafazakârlık neden gerilemiyor? Kentler, köylere karşıt olarak yenilik ve değişmelere açık olmasına karşın, neden tutucu bir yapıya bürünmekte? Neo liberalizmin tabanı üzerinde, teknolojinin yarattığı ‘hız çağında’ sosyo- ekonomik ilişkilerinde paylaşımdan uzaklaşan ve bencilleşen günümüz insanı, bunun sonucu giderek yalnızlaşmaya da başladı. Yalnızlık ise, korkuyu tetikledi. Korku, kendine koruyucu bir kalkan olarak muhafazakârlığı seçti; kentleşme sürecinin tamamlanamaması, göç olgusunun sürmesi, göç eden insanların ‘kentli’ olmaya geçiş sürecinde, ne kentli ne köylü olamama ikilemi sonucu, varolma kaygısı ve korkusuyla, sıkısıkıya geleneklerine ve tüm alışkanlıklarına, değer yargılarına bağlanması, asla bunlardan ödün vermemesi sonucu, muhafazakârlığın davetine kolayca katılması. Ayrıca, Anadolu’nun çok değişik kentlerinden, büyük kentlere yapılan göçler sonucu, “hemşerilik” bağı çevresinde grupların oluşması. Kastamonulular, Rizeliler, Trabzonlular, Sivaslılar,Malatyalılar, Erzurumlular gibi bir kente ait olma kültürüyle, içinde bulunulan kentte dağılma korkusuyla sıkısıkıya kendi içine kapanma. Kendi geleneksel yapılarını, alışkanlıklarını, âdetlerini koruyarak, büyük kente karşı direnme. Aslında direnilen; tek bir kente ait olma , tek bir kentli olma olgusuna karşı koyma durumudur. Elbette her türlü değişime direnç, bu kaygılardan “dağılma” korkusundan kaynaklanacaktır. Bireyselliğini yurttaş olma ve özgür birey olma yolunda geliştirmek yerine (elbette örgütlenme özgürlüğünün yeşermediği toplumda bu kaçınılmazdı ) ya bencilliğin batağında yitirilen yoz bir kişilik oluşmaya ya da bireyselliğe bile uğramadan, kestirmeden kul olma özlemine doğru koşa koşa giden gruplar oluştu. Kul olmanın üzerine atılan muhafazakârlık şalı, oldukça yakışıyordu artık, uyumlu renkleriyle. Teknoloji arttıkça alışılagelmiş paylaşımlar ya yok oldu ya da yerini günümüz teknolojisinin en son durağı olan bilgisayar üzerinden farklı paylaşım biçimleri aldı, günümüzde; elektronik posta grupları, sohbet forumları, tartışma forumları, her konuda sanal grup ve forumlar olmak üzere sayısız iletişim biçimleri oluştu. Bilgi teknolojisi, değişimin önünde bir set oluşturan muhafazakârlığın egemenliğini sarsmaktan uzak kaldı. Bunda kuşkusuz, bilişime olan güvenin bilgi çöplüğü yüzünden tam anlamıyla oluşmaması, neyin doğru neyin yanlış olduğunun tam anlamıyla belirgin olamayışı ve internet hukukunun da henüz belirsiz kalmasının rolü var. Bilgiye olan merakla değil de ‘oyun’ ve ‘zaman geçirme’ aracı olarak görülmekte bilgi teknolojisi. Buhar makinesinin icadıyla birlikte genel toplumsal – ekonomik değişim; endüstrileşme sonucu kentleşmenin ardı sıra, günümüzde bilgi ve bilginin sunumu, üretim temelli bilişim çağıdır. Oysa toplumumuzda bu tarihsel gelişim süreci yaşanmamış, her bir aşama yarım yamalak hepsini birden barındırmakta. Ülkenin bir yanında en katı biçimiyle feodal öğeler, yaşam şekli ( yolu, sağlık ocağı bile olmayan ) ve onun yansıttığı kültürel yapı sürerken, diğer yandan en modern caddeleriyle, en lüx plazalarıyla gelişmiş kent örneklerini sunan semtler göze çarpmakta. Bir yandan en ödünsüz kan davaları ve dudak uçuklatan namus cinayetleri sürerken, diğer yandan alabildiğine sınır tanımadan tüketilen insan ilişkilerinin en uç noktaları yaşanmakta. Toplumun değişimle ilgisi; teknolojinin gündelik yaşama sağladığı katkı ile sınırlı. Dolasıyla teknolojinin, her türlü yaşamı ve genel toplumsal gelişmişliğe yaptığı etkiyi hiçbir zaman yadsımıyor ve kolayca belki de çoğu toplumda görülmeyecek bir ivmeyle bu değişimi benimsiyor. Ama bu salt biçimsel bir değişme. Teknolojinin getireceği asıl değişimin can alıcı noktasını asla kendine yaklaştırmıyor. Diğer deyişle, iletişimi onca hızlandıran bu teknolojik gelişmenin, düşünce ve kültürel bağlamdaki yansımasına izin vermiyor. Sımsıkı kapalı. Onca bilgi ve düşünce ağının özgürce dolanımına karşın, insanlar değişime direndiği için, farklı düşünce ve bilginin zenginliğini tanımak istemiyor. Bu konuda elbette siyasi iktidarların da kültür politikalarının etkisi var. Ve yukarda söz edilen, bilgi aktarımının sağlıklı bir biçimde yatağına oturamayışı da söz konusu. Dolayısıyla muhafazakârlık, özü gereği zaten değişime kapalı olduğu için ondaki “değişim” rüzgârı az önce bahsedildiği gibi salt biçimde ve gündelik yaşamı kolaylaştırmada olmakta. Yine özü gereği ana kavramları ; kadercilik, mistisizm, ethik ve dinsel değer yargılarıdır. (iyi – kötü kesin belirgindir. Üzerinde tartışılmaz bile. Hangi eylemin iyi hangisinin kötü olduğu üzerinde düşünülmez. Kesin bir iyi – kötü üzerine bir inanç vardır. Sorgulama yoktur. Diğer yandan dinsel değerlerde de durum aynıdır, inançlar yapısı gereği sorgulanmaz. İnanılmak için vardır. Bu yüzden bir eyleme, eğer günah veya sevap diye nitelenmişse, bunun arkası sorgulanmaz bile.) işte bu yüzden muhafazakârlık, yapısı gereği özünde değişime, sorgulamaya açık değildir. Peki muhafazakârların “ biz değişimden yanayız!” diye çığlık atmaları nedir? Bu koskocaman bir yalandan başka bir şey değildir. Çünkü yapısı gereği değişime kapalıdır; geleneklerin sıkı baskısı ve bu geleneklerin , gerisindeki değer yargılarının savunduğu yapı, yenilik rüzgârına kapalıdır. Biçimsel, biçimde olan bir değişmedir bu. En son model cep telefonu, en son teknolojik donanımlı beyaz eşyaları kullanmak veya son model otomobil sürmek, değişmek değildir. Günlük yaşamı kolaylaştıran teknolojinin getirisidir. Ama insani yönlerimizi geliştirecek olan, düşünsel ve kültürel boyuttur. Bir yönetim sanatı olarak demokrasiyi, günün koşullarına ve gereksinmelerine göre, ileriye atılımlı gerçek kılmaktır. Diğer deyişle; günümüzün en temel kavramı olan özgürlükler kavramını kurumlarla sağlamlaştırarak, herkesin kendine göre yonttuğu kavram olmaktan çıkaran, yasalarla güvence altına alıp, gerçek anlamda hukuk devletini yaşanır kılarak. Birey olmayı örgütlenme özgürlüğü içinde yeşerterek, bir yandan kişisel yozlaşma ve bencillik batağının tuzağından bireyleri ayrık kılıp, bir yandan da siyasi iktidarları keyfi uygulamalarından uzak tutarak , demokrasiyi de yaşanır kılmak. Yoksa son model teknolojiyi kullanarak, toplumsal yapıyı din merkezli , dinin belirleyici rolüyle biçimlendirmek değildir. Çağdışı kalmış gelenek ve âdetlerden sıyrılamamakla , geleneksel yapıya sımsıkı bağlanıp kalmakla hangi beyinleri ne ölçüde geliştirebilir, hangi bilimsel atılımları, hangi felsefi kuramları ve tartışmaları yaratabilirsiniz? Bilim ve felsefe özgür olmak ister, dinin değer yargılarıyla ve önceden belirleyen, yönlendirmeleriyle nasıl bir gelişme beklenebilir ki? Özgürlükten yoksunluk ise, endüstrileşme için kaçınılmaz olan teknolojik yatırımların, gerek duyduğu alt yapısının, yani bilim – felsefenin gelişememesi demektir. Ekonomisi ABD bağımlı bir ülkede bilimsel araştırmalar ve gelişme, sonrası için de teknoloji üretimi ne derece gerçek kılınabilir? Ülkenin gelişimini aydınlatacak hangi bilimsel projeye izin verilir, hangi madenler gün ışığına çıkarılır. Bilim insanı, araştırmasında özgür olmalıdır; muhafazakârlığın din – gelenek bağlamında, ne derecede özgürdür beyinler? Muhafazakârlığın dışındakileri “ötekileştirerek” soyutlayan bir anlayış ne kadar dünya bilim literatürüne katkıda bulunacaktır? Değişimden yana olanlar öze; kadercilik, mistisizm ve din eksenli değil, tüm bu kavramlardan bağımsız, evrensel değerler ve ölçüler bağlamında yaklaşarak değerlendirir. Aslolan,varolan özü, asla durağan, durgun bir yapı olarak değil de değişen koşullara göre değerlendirip, zengin kılmaktır. Oysa muhafazakârlar, özü değişmeyen bir yapı olarak ele alıp, sürekli aynı biçimiyle, özelliğiyle, özü özden hareket ederek, çoğaltmayan bir anlayışla değerlendirirler. Dolayısıyla söz konusu değişme de her zaman, özden hareketle özün çoğaltılması değil, şekilde bir değişimdir. Bilimsel, felsefi, sanatsal, kültürel alanda asla değişime izin vermeyen kemik yapı, sanal hoşgörü giysisinin altından, bildiğini okur. Ancak görünüş son derece moderndir. İslami sermaye sınıfı, ‘yeni’ bir yaşam şeklini benimserken, olabildiğince teknolojiyi de kullanacaktır; kıyafetten tutun da en basit gündelik eşyalarının kullanımına kadar. Belirleyici rolünü her zaman gösteren üretim güçleri, üzerinde yükselen üst yapıyı yine belirleyecektir; neo liberalizmle yatıp kalkan bir iktidarın, bir lokma bir hırka ile yetinmelerini beklemek ancak safdillik olur . Kapitalizmde, “İslam ruhunu”na nasıl sadık kalınır? İstenildiği kadar bunun karşıtını medya kitlelere pompalasın, şekil, istenildiği kadar İslam’ım desin, içerde kaynayan, İslam görünümlü azgın kapitalizmdir. Gerçekten böyle mıdır? Siyasi iktidar yenilikçi, modern, değişmeden yana mıdır? Bunu doğru irdelemek için, muhafazakârlığın varlık koşulunu oluşturan, özüne daha yakından bakalım, asıl bu öze değinilmesi durumunda can havliyle bağırır muhafazakârlar; geleneklerin sarıp sarmaladığı aile, din , devlet kurumlarıyla ilgili kural ve değerlerin, değişimine karşıdır. Değişik etnik gruplara karşı hoşgörüsüzlüğü ve onların varlığını yadsıması, muhafazakârlığın, milliyetçi yanını oluşturur. Farklılığı, bu toplumun bir zenginliği olarak görmek yerine sürekli kin ve öfkeyi yaymak, bu ülkede en çok, yüreği ağzında anaları çoğaltmaktan başka bir işe yaramaz. Onlar kadar kimsenin yüreği dağlanmaz. Muhafazakârlık, toplumdaki bu düşmanlığın “benden”, “senden” söylemleriyle sürerek, terk edilmesine asla izin vermez. Oysa, ister Kürtçe olsun ister Türkçe, sonuçta ölen her gencin ardından ağıt yakanlar, analardır. Diğer yandan, kadın – erkek ilişkileri, kadına bakış açısı, kadının toplumdaki eşitlik ve özgürlük istemi karşısındaki tutumu nedeniyle muhafazakârlık, hiçbir zaman özünden uzaklaşamaz, diğer deyişle; gelenek ve âdetlerin dışına çıkılamaz. Bir diğer olgu, türbandır. (Muhafazakârlığın ve içe dönüklüğün bir simgesidir, siyasi simge olmanın yanı sıra. Çünkü, burada erkeğe karşı bir örtünme ve bedenini saklama vardır. Erkeği bir insan olarak değil de cinsel kimliğiyle görmenin yarattığı bir saklanma, kapanma, gizlenme söz konusudur. Bu ise kadının kendi bedenini, dolayısıyla varlığını erkek karşısında sinerek, utanarak, korkarak yok sayıp, kendini ikincil konuma getirerek, erkek gücü ve egemenliği karşısında “bedeniyle” ve “bedenini” geri çekerek, erkek karşısında ezik ve baş eğme tutumunun bir göstergesi, işaretidir. Geleneksel erkek gücü ve egemenliği karşısında bu durumu kabullenmenin simgesi olan kapanma, artık yenilikçi bir eyleme biçimi değil, muhafazakârlığın en bağıran yanıdır. Bunu din adına, günah yaptırımıyla kuvvetlendirmek de zaten, kapanmanın ne denli kadını salt cinsel kimlik olarak ve doğuştan cinsel suç nesnesi olarak değerlendiren gerici bir anlayış ürünü olduğunu gösterir. Siyasi iktidarla özdeşleşmek ( aynı yöne bakmanın hazzında olmak) ve bu özdeş olmanın getireceği, kimi güç ve ranttan yararlanmaktır. Daha alt gelir grubu içinse, kutsal aile yapısında giderek yoksullaşan bireyler, ataerkil – feodal geleneksel yapıyı kırık dökük yaşayan aile ‘reisi’ kızını, karısını korumak için ( kentte karşı savunma ) örttürür. Ayrıca muhafazakârlar, “değişim” kavramını oy ve dolayısıyla siyasi güç sağlama adına da kullanacaklar; en çok sarıldıkları kavram da hoşgörü olacaktır. Bir zamanlar ters ters baktıkları eşcinsellerden tutun da en anarşizm yanlılarına kadar her görüş ve kesime Mevlâna gibi kucak açarak, ne kadar hoşgörülü olduklarını, insanların kılık kıyafetlerinin bir ideolojiye mal edilemeyeceğini (türban) ‘öteki’ ni bile kucakladıklarını, oysa “öteki”nin sürekli din düşmanlığı yaparak onları dışladığını, dolayısıyla asıl ‘muhafazakâr’ olanın ‘öteki’ olduğu savında bulunarak, kafaları karıştırıp kavram kargaşalığı yaratacaklardır. Tüm bu davranımlar, sanaldır. Bu maskenin altında yatan, kıpır kıpır her an radikal İslam’a doğru pusulasını çevirmeye hazır anlayıştır. Suyun akışı değişmez. Şu an, toplumsal yapıda, sosyo – ekonomik aşamaların bir karmaşası ( bilgi toplumu – endüstrileşme süreci – feodalite ) tüm çeşitliliğiyle yaşanmakta. Bu toz duman arasındaki kavram kargaşalığında, değer anarşisinin yol açtığı yozlaşma batağından kuşkusuz tek çıkış yolu olarak, toplumsal varlığı ve “aile”yi koruduğu savını elden düşürmeyen, en aşırı biçimiyle, milliyetçilik ve din duygularının oluşturduğu koruma zırhını taşıyan; muhafazakârlık olacaktır (!) İşte bu yüzden; muhafazakârlığın karşı savı olabilecek yeterlikte, düşünsel alt yapıya ( kavramların irdelenmesi, gözden geçirilmesi, felsefi bağlamda temellendirilmesi) ve “farklılığın” karşılıklı kaşınarak, kışkırtılarak düşmanlık tohumlarının atıldığı bir siyaset yerine, bu farklılığın kardeşliğe, barışa ve zenginliğe dönüşeceği, demokrasiyi, çağdaşlığı ve barışı kucaklayan kitlesel, demokratik bir oluşuma acilen gereksinim vardır. Bu oluşumda kuşkusuz sol ve sosyalist kesimin, muhafazakârlığın siyaset sahnesinde sergilediği sözde yenilikçiliği de yeni anayasa , barış süreci, yeni Ortadoğu çıkarları , emperyalizmin dengeleri, petrol gibi kavramların , oynanan oyunların ötesinde gerçek yorumunu / değerlendirmesini sosyalist bakış açısıyla - ki bu da emperyalizmin bakış açısını bilmek ve hak- hukuk kavramlarının sınıfsal açıdan nesnel biçimde ele alınıp iktidarın kişi hak ve özgürlüklerini nasıl emekçi sınıfın sendikalaşma, düşünme , düşündüğünü ifade edebilme ve örgütlenme özgürlüğü önünde tavır aldığının (özü ve varlık koşulu olarak) görülüp değerlendirilmesiyle mümkündür- yapabilme gücüne bağlıdır. Ümran ErsinTEKNOLOJİ ve İLETİŞİM
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR