Sultan Alparslan'ın ölümcül yanlışı

news-details
Öykü

 

 “ve kan / ölüm halinde / gömülür içeri”

(Yunus Koray)

Sultan Alparslan, çadırında elleri başının altında, gözleri tavanda, sırtüstü uzanmış düşünüyordu. Çok yorgun olduğunu duyumsuyordu.  Bizans İmparatoru Romanos'u Malazgirt'te yeneli daha bir yıl olmuştu. Dinlenmek istiyordu.

Ama sürekli savaşmak, kuzeyde Ermenilerle ve Gürcü prensesiyle, güneyde halifenin ordularıyla, doğudan çıkıp gelen at, koyun ve sığır sürüleriyle otlaklarına dadanan Oğuzlarla, batıda ise Bizans ordularına karşı sürekli savaşmak, savaşmak ve savaşmak zorundaydı.

Oysa çocukluğundan beri tek emeli küçük bir asma bahçenin sahibi olmaktı. Bu gece yine aynı rüyayı görmüştü. Güneş, asma bahçelerini ve tenini ısıtmaya başladığında elinde çapasıyla su arklarını açıp asma filizlerini sulamış, sonra da eve dönüp karısı Seferiye'nin hazırladığı peynirli bazlamaları bahçede, yaşlı dut ağaçlarının altındaki tahta masada bala banarak yemişti. Yeni doğurmuş olan koyunları Yadigar'ı kuzusu durmadan emmeye çalışıyor, annesi de tek damla süt bırakmamış bu deli yavrunun burun vuruşlarından ağrıyan memelerini emzirmeye yine de katlanıyordu.

Arklardan akan su şırıltısıyla tam gevşemişken bir at kişnemesiyle uyanmış, bu güzel düş de düş olarak kalmıştı. Atlardan korkuyordu son zamanlarda. Hele üzerinde silahlı bir adamın olduğu atlardan. Kızıl çadırına mevsimin son güneşi vuruyor, onu kan kırmızı hale getiriyordu. Aylardan Kasım’dı ve Ceyhun Vadisi'nde, bıçak gibi kesen soğuk rüzgârlar esmeye başlayalı çok olmuştu. Şimdi bir ağırlık vardı üstünde yine. Koyun postlarından yapılmış divandan sıçrayarak olduğu yerde doğruldu. Başını bu kez ellerinin arasına aldı. Alnını tuttu. Kıvırcık sakallarını sıvazladı. Kendisini rahatsız eden şeyden ne kadar kaçsa da o şey, gelip gözlerinin önüne dikiliyordu.

Görmüş olduğu ikinci rüyaydı bu. Buhara yakınlarında, askerlerinden birinin kılığına girmiş bir alçak, böğründen bıçaklamıştı onu. Askerin yüzünü bile anımsıyordu. İnce uzun burunlu, kırmızı sakallı bir askerdi. Bu rüyadan sonra gözüne uyku girmemişti. “Belki de uykusuzluktandır bu huzursuzluğum” diye düşünerek avuttu kendini. Artık korktuğunu kendine itiraf etmekten de korkuyordu.

Semerkand, Buhara ve bütün Maveraünnehir'in sultanı olan eniştesi Toganoğlu Şemsülmülk Tegin onu hem sinirden delirtiyor hem de korkutuyordu. Toganoğlu, vergisini getirdiği bir ziyarette kız kardeşini ayartmış, Alparslan, istemeden de olsa kardeşini bu adi adama vermişti. Sonra da hatasını anlamış, gizli bir emirle oğlu Melikşah'ı, Şemsülmülk’ün üzerine saldırtmıştı. Başarırsa amacına ulaşacaktı, ama başaramazsa emri kendisinin vermediğini, Melikşah'ın kendisinden habersiz yola çıktığını söyleyecekti. Melikşah yenildi. Şems onun mallarını ve eşyalarını yağma etti. Melikşah, babasının yanına, Horasan'a geri kaçtı.

Peşinden de Sultan Alparslan'ın kız kardeşinin öldüğü haberi geldi. Şems, Alparslan'la dalga geçer gibi bir haber yaymıştı el altından: Kadın, çiftleşme anında şalvarının içinden çıkardığının büyüklüğüne dayanamamış ve ölmüştü! Bu durum, artık kimseyle savaşmamaya ant içmiş, güzel bir asma bahçesinde yaşama özlemindeki Alparslan'ı öfkelendirdi. Geceler boyu uyku girmedi gözüne.

Diş gıcırtıları Şemsülmülk'ün kulağına gitmiş olacak ki, o da geceleri uyuyamıyordu. Korkusundan, Alparslan'a kendisini affetmesi için kıymetli hediyeler, eşyalar ve bir deve yükü altın gönderdi.

Savaş yorgunu Alparslan, tam yumuşayacaktı ki gelen armağanların arasında Melikşah yenildiğinde yağmalanmış olan altın leğenini gördü. Alparslan madem ki tüm doğunun, batının, kuzeyin ve güneyin fatihiydi, buna dayanamazdı. Belki dayanırdı onca komutanının, danışmanının, askerlerinin arasında açılan halının içinde parıldayan leğen, tıngır mıngır yuvarlanarak ayaklarının dibine gelmese, herkes leğeni tanımasa ve salonda büyük bir sessizlik olmasaydı… Artık geriye dönemezdi. Hemen ordusunu topladı. Maveraünnehir'e doğru yola çıktı. Semerkand'daki o kalleşe saldırmaya kesin karar verdi.

Şimdi yirmi gündür kıyısında oyalandıkları Ceyhun ırmağını tombazlar, gemiler yaparak geçmeyi tamamlamışlardı. Askerlerine ödül olarak bu rüzgâr almayan vadide dinlenme emri vermişti. Önlerinde bir hisar daha kalmıştı almaları gereken. Ondan sonra Semerkand yolu açık ve Şems'in sonu yakındı.

Çadırından çıktı. Nöbetçilere seslendi. Kılıcını kuşandı. Çocukluğundan beri yanından ayırmadığı okunu ve yayını aldı. Dört subayıyla birlikte vadiyi gören en yüksek tepeye doğru yapraklarını dökmüş meşe ağaçlarının, ardıçların arasından at sürdüler. Atların toynaklarının değdiği, nalların ezdiği kurumuş kekiklerin kokusu, ona rüyasında gördüğü asma bahçesini anımsattı. Önünden, ardından at süren komutanlarına çaktırmadan bir an için atının üzerinde gözlerini yumdu. Güzel rüyayı, bir şarabın yudumu gibi yeniden yaşadı.

Tepede yalnızca iki nöbetçinin mızraklarının ucu görünüyordu. Anlaşılan, nöbetçiler oturmuş konuşuyordu. Karşılarında Alparslan'ı ve komutanlarını görünce korkuyla ayağa fırladılar. Alparslan "Bunlar ne biçim nöbetçiler!" der gibi komutanlarına baktı. Sonra atının üzerinde aşağıya, vadiye dikti gözlerini. İçindeki sıkıntı kaybolmuştu. Askerlerinin çokluğundan toprak görünmüyordu. Kimi atının üzerinde küçük tırıslarla etrafı tozutuyor kimi atını nallıyor kimi içtimaya hazırlanıyordu. Yemek kazanlarındaki buharlar gökyüzünü kaplamış, dayanaklara dizilmiş on binlerce mızrak, çeşit çeşit bayrakların dalgalanışı, zırhların parıltısı görkemli bir görünüm oluşturmuştu. Önünde gri bir ırmak yatağı vardı sanki. Köpürüyor, akıyor, renk değiştiriyor, güneşte parıldayıp sönüyordu. Bu kadar askere hükmettiği için, içinde bir şeyler, o tanıdık duygu tekrar kabardı. Şems'i mahvetmek istiyordu.

Yanakta patlayan tokat sesiyle irkildi. Komutanlarından biri, az önceki askerleri sorguluyor, her sorudan sonra askerlerin yanıtını beklemeden onları tokatlıyordu. Görmezden geldi.

*

Alparslan yola koyulmadan önce,  komutanlarına, gördükleri tüm evleri yağma etmelerini, kadınlara, çocuklara acımamalarını emretti. Komutanlar bu emre bir an inanamadılar. Bu, Alparslan'ın hiç yapmadığı bir şeydi. “Alparslan artık korkuyor” diye düşündü yaşlı komutanlardan biri.

Alparslan, rüyasındaki yüze benzeyen, o düşünmek istemediği olayı gerçekleştirecek tek bir erkeğin bile kalmamasını istiyordu dünya üzerinde. Ordusu, önüne gelen kasabayı, köyü yıkıp Şems'e yaklaşıyordu. Şems ile aralarında Berzem adıyla anılan meşhur bir kale kalmıştı. Onu da alırsa, Şems kalleşine ulaşacaktı. Kalenin kumandanı Harezm'den Yusuf adlı, adı yiğitlikle anılan biriydi. Alparslan'ın öncü kuvvetleri bu kaleyi zor bela aldılar. Yusuf'u da ellerini bağlayarak Alparslan'ın önüne getirdiler. Zırhlara kuşanmış iki asker Yusuf'u kolundan tutuyordu. Yusuf:

"Şems, kız kardeşini becererek öldürdü. Ben de seni becereceğim! Senin ölümün benim elimden olacak Alparslan!"

Sultan sinirlenmişti. Yusuf'u ok ile vurup öldürmek için bir kazık çakılmasını ve Yusuf’un kazığa bağlanmasını emretti. Yusuf, daha da gür bir sesle bağırmaya başladı:

"Ey korkak! Sen yiğit misin? Yiğitsen bir yiğit böyle mi öldürülür? Bir kumandanı bağlayarak öldüren bir adam yiğit olabilir mi?"

Sultan daha da sinirlenmişti. Eli, ayağı titremeye başlamıştı. Titremeyi durdurmak için yayını eline aldı. Çünkü eline her yay alışında kendine güveni artar, oku sektirmezdi. Ama bu kez, yayı tuttuğu elinin de titrediğini gördü. Yusuf, kollarından tutan askerlerin arasında azgın bir at gibi ayaklarıyla yeri eşeleyerek debeleniyor, bir yandan ileniyordu:

"Seni korkak! Seni alçak! Kadınların, çocukların katili! Seni kancık!"

"Ellerini çözün bu alçağın!" diye gürledi Alparslan.

On binlerce asker bir an nefesini tuttu. Atlar da meraklandı. Tek bir kişneme sesi bile duyulmadı. Rüzgârın, sultanın çadırında çıkardığı ses duyuluyordu arada sırada. Komutanlar önce tereddüt etti. İki kumandan, Alparslan'ın önünde diz çöküp emrin geri alınmasını talep etti. Alparslan’a yalvardılar. Sanki gizli bir güç, Alparslan'ı yönetiyordu. Bir an, gece gördüğü rüyayı anımsadı. Komutanların sözüne uyması gerektiğini düşündü. Okunu hazırlamış, yayını germiş, Yusuf'a nişan almıştı. Bir ses, Yusuf'u dinlememesini ve çadırına geri dönmesini söylüyordu. Ama yine de ayakta dikilmiş, okunu germiş bekliyordu. Yerinden kımıldayamıyordu. Ayaklarında tonlarca yük, tüm savaşların ağırlığının tortusu, öldürdüğü düşman askerlerinin, ölümüne neden olduğu kendi askerlerinin ruhu sanki yılların ağırlığı olarak emrediyordu ona. Olduğu yere çakılıp kalmış gibiydi.

"Ellerini çözün bu alçağın diyorum size!" diye yeniden gürledi.

Askerler Yusuf'un elini çözdüler. Elleri serbest kalan Yusuf, bir tazı hızıyla Alparslan'a doğru koşmaya başladı. Alparslan oku attı. Ama ok, sağa sola zikzaklar çizerek koşan Yusuf'un kulağının dibinden geçip toprağa saplandı. Alparslan, ikinci oka davranırken kendisine doğru koşan yüzün, dün gece rüyada gördüğü ince uzun yüz olduğunun ancak ayırdına vardı. Adamın kırmızı sakalları bile vardı.

Artık tüm hareketleri birbirine karışmaya başlamıştı. Şimdiye dek bu dünyada hiç kimse, Alparslan'ın okunun hedefini şaşırdığını görmemişti. Hiçbir canlı, Alparslan'ın okundan kurtulamamıştı. Şimdi herkes, belki de bunun için şaşkın haldeydi. Şaşkın oldukları için de Alparslan dahil herkes çaresizdi. Bu ölümcül sessizliğin içinde, yalnızca rüzgârın çadırın kanatlarına vuran patırtısı, Yusuf'un koşarken aldığı derin nefes, ayaklarının toprakta çıkardığı ses ve duru gökyüzünde süzülüp olanları izleyen bir atmacanın ıslığa benzer çığlığı duyuldu.

Yusuf, çizmesinin arasında sakladığı hançerini çekmiş, Alparslan'a birkaç adım uzaklığa kadar yaklaşmıştı. Durumu gören Alparslan kararsız kalıp yayını yana attı. Kılıcını çekip tahtının bulunduğu yükseklikten Yusuf'a doğru hamle yaptı. Ne var ki yüksekliği ayarlayamayıp Yusuf'un ayaklarının dibine yüzüstü düştü. Yusuf, fırsat bu fırsat deyip Alparslan'ın üzerine çöktü ve hançerini sultanın koltuk altına, böğrüne sapladı.

Olaya en yakın durumdaki Sadüddevle Gevherayin, kendini Yusuf'un üzerine attı. Yusuf kendinden geçmiş, yüzü gözü kan içinde bir çılgın gibiydi. Gevherayin'i de boynundan hançerleyerek onun hamlesini savdı. Sonra çılgınca koşmaya başladı.

Komutanların bir kısmı Alparslan'ı kucaklarına alıp çadıra götürdüler. Bir kısmı da çılgınlar gibi kaçan Yusuf'un peşine koştu. Ama Yusuf'a yetişmek, Alparslan'ın Ermeni cellatlarından Hrantyan'a nasip oldu. Elindeki boğdoğan ile Yusuf’un başına vurdu. Başı patlayan Yusuf yere yığıldı. Diğer askerler de yetişip saniyeler içinde Yusuf’un kollarını, bacaklarını, kafasını, burnunu, kulaklarını, dilini, belini ve iç organlarını bir başka parçaya ayrılamayacak denli küçük parçalara ayırdılar.

*

Alparslan, dün gece rüya gördüğü yatağında yatıyordu. Koltuğunun altından ve böğründen akan kan durdurulamıyordu. Beyaz ipek gömleği, çadırının kızıl rengindeydi artık. Asma bahçelere arklardan akan suya vuran güneşin parıltıları gibi, gözlerinde de ışık huzmeleri çakıp sönüyordu. Oğlu Melikşah'ı ve veziri Nizamülmülk'ü çağırttı, güçlükle duyulan bir sesle. Melikşah zaten başucundaydı. Babasının daha yeni kırlaşmaya başlamış sakallı yüzüne yüzünü bastırdı. Onun fısıltılarını dinledi. Sonra Alparslan, şaşılacak biçimde gür bir sesle çadırın içindekilere doğru konuştu:

"Saltanatı oğlum Melikşah'a veriyorum. Farsistan ve Şiraz'ı kardeşim Melik Kavurd'a bırakıyorum. Bunlara razı olan olsun, olmayan ile savaşın!"

Sonra tek sözcük bile söyleyemedi. Anlaşılan konuşmak için son gücünü de harcamıştı. Asma bahçelere su taşıyan arkların şırıltısını duydu yeniden. Bacakları dizlerine kadar siyah gerisi hep beyaz olan kuzusu başını kaldırmış kendisine bakıyordu. Kız kardeşine armağan ettiği altın leğen gürültüyle üzerine doğru yuvarlanıyordu. Biraz sonra, hançerle parçalanmış ciğeri, bir kez daha nefes almasına izin vermedi.

Hızla gelişen bu inanılmaz olayın etkisiyle, çadırın içinde ağlaşmalar bile duyulmadı. Sessizliği, dışarıda engin gökyüzünde özgürce uçan kartalın ıslık sesi bozdu.

Ordu geri dönmek için toparlandı. Sultan Alparslan'ı Merv'de, karla karışık yağmurlu soğuk bir günde, babası Çağrı Bey'in mezarının yanına gömdüler.

* Sultan Alparslan kayıtlara göre öldüğü gün  17 Kasım 1072'ydi.

 

Ahmet Yıldız
(Nizamülmülk'ün Öldürülüşü, Kaynak Yayınları, İstanbul 2014)
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, edebiyatahmet@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..