KİTAP-lık

İki aylık edebiyat dergisi Ocak-Şubat 2016 N: 183

Dergi, 2015 yılında kaybettiğimiz şair Gülten Akın'ı, yine yıllar önce kaybettiğimiz Nezihe Meriç'in Kitap-lık'ın 2002 yılında N. 51'de yayınlanmış "Sevdiğim Şairlerden Bir Şair Vardır Adı Gülten Akın'dır" yazısıyla anıyor. Bence paldır küldür bir yazıdansa böyle bir yazıyla anmak daha yerinde olmuş.

Nezihe Meriç iyi bir yazar olmasının yanında müthiş hayat dolu bir insandı. 2009 yılında 83 yaşında kaybettik. 2006 Edebiyat Yıllığı'na yazı gönderirken telefondaki sesi kulağımdadır; 80 yaşındaydı ve "bilgisayarda resim" yaptığını söylemişti kahkaha atarak.

Zaman tüm insanlar için hızlı geçer ama biz yazar ve şairlere iki üç ömür bile yetmez; hangi şair ve yazarın zamanı bolsa anlayın ki o gerçekten şair ve yazar değildir.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'yle Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Mayıs 2015'de "Edebiyat ve Delilik Sempozyumu" yapmıştı. Duyuruyu okumuştum, ilginç gelmişti. Çünkü bu çağda hele Türkiye'de hiçbir yazar ve şairin ruh sağlığının iyi olduğunu söyleyemem. İyi okurların da öyle.

İbrahim Yıldırım'ın sempozyumda sunduğu "akademik ortama biraz aykırı düşen" notlarını, girişte belirttiği gibi "sonuna kadar" okudum. Kitap-lık dergisinin bu sayısının en nadide sayfaları:

"İyi niyetli okurlar veya eleştirmenler yanlış teşhis koysalar bile, hiç olmazsa kimi romanları okudukları, üzerinde düşünüp emek harcadıkları için anlayışla karşılanmalı…" (4 numaralı not, s. 11)

"Evet Haldun Taner'in söylediği gibi, gerilimli ortam insanda sağlık bırakmaz, yalnızca sanatçılar yazarlar değil banka memurları işçiler de 'nevroze' olabilirler ve çok daha ileri aşamaya geçebilirler…" ( 5 numaralı not)

"Daha sonra Bakırköy'ün de başhekimi olan Göktulga, F. Celalettin adıyla yazdığı öykülerinde, zaman zaman yarı delileri ve ruh hastalarını da anlatır… F. Celalettin neredeyse unutulmuş bir yazardır, delilikle ilgilenen eleştirmenler ve işin uzmanları hiç olmazsa bu yöndeki öykülerine ve yazılarına 'deliliği yazma' bir göz atsalar iyi olur…" (9 numaralı not, s. 13)

Er kısa sürede, İbrahim Yıldırım'ın Eylül'den Sonra üçlemesini ve F. Celalettin'in öykü kitaplarını mutlaka alacağım.

Derginin "Delilik Üzerine" bölümünde Hasan Turgut'un "Leyla Erbil'de Sınır İhlalleri", Didem Ardalı Büyükarman "Güngör Dilmen Tiyatrosunda Feda ve Delilik" başlıklı bildirilerinin bir parçası yayınlanmış. Üç yazar Murat Gülsoy, Bahri Vardarlılar, Irmak Zileli'ye delilik üzerine sorular sorulmuş; fena yanıtlar da vermemişler bence.

HÜSEYİN FERHAD

Derginin en soylu köşelerinden biri Hüseyin Ferhad'ın "Poeta nascitur non fit" (Bir Otobiyografik Deneme) köşesi. Nedendir özlemiştim Ferhad'ın denemelerini.

Bir Türkmen köyündeki çocukluğundan başlayarak yaşamından izlekleri, bölgesel, dinsel, etnik tarihle, kültür insanlarıyla ve kültürel kaynakların en ucundaki yaratıcılar olan şairlerle harmanlayarak senfonik şiirsel bir evrene sürüklüyor insanı.

"Doğu"yu konu ediyor Ferhad. Yücel Kayıran'dan alıntıladığı "…şuara taifesinin görmediği, görmezden geldiği Kürt coğrafyası" diye "tarif ettiği" yerler de dahil "Ön Asya"yı, "Şark"ı, "Batı medeniyetinin esin kaynağı" yerler olarak alıyor. Bunda da kıskanılacak derecede şanslı Hüseyin Ferhad. Bu şansı dünyanın ender zenginlikte bir kültürel coğrafyasında yaşıyor olmasından kaynaklanıyor biraz da. 

Hüseyin Ferhad o şansı kendisi yaratıyor: Bu zenginliğin farkında ve art niyetle bakmıyor, zekice ve sünger gibi emiyor bu tarihsel derinliği/çeşitliliği; şiiri için bir "olanak" olarak kullanıyor. Yoksa kalbi bu topraklara karşı katılaşmış, hatta Türk kültürüne kinle dolu nice kazık kadar yazar şair var çevremizde.

Yıllar önce Hüseyin Ferhad için Antalya'da düzenlenen bir sempozyuma bildiri sunmaya çağrılmıştım. "Kullanılamaz Durumdaki Tarihi Kullanılabilir Duruma Getiren Şair: Hüseyin Ferhad" başlıklı konuşmamda, uluslaşma sürecinde Avrupa devletleri şairleri kullanılabilir bir klasik geçmiş aramak zorundaydılar ve "Antik Yunan"la bunu başardılar; Ferhad işte bunu Türk mitolojisine yakınlaşarak Türkiye'de yapmaya çalışıyor, temelli düşünceler dile getirmiştim.

Kalkıp kütüphanemden yazının yayınlandığı Kertenkeleler ve Edebiyat (Papirus y. İstanbul, 2004, ikinci baskı) adlı kitabımı alıp ne yazdığıma baktım. Ezbere açtığım sayfadan bir bölüm:

"(…) Hüseyin Ferhad'ın toplu şiirlerinin yayınlandığı Kılıç İpekte Sınanır'da İstanbul'u konu edinen yalnızca bir şiiri vardır. Ferhad şiiri Eskişehir'i öteye geçmez. (…) Enis Batur'un tersine Batı'ya değil Doğu'ya sürer atını. Türklerin yaşadığı topraklarda şiirsel kazı için yolculuğa çıkar. Ne var ki tarihle uğraşmak tehlikeli bir iştir. Gelenek değil kastım burada. Gelenek kendine, geriye çeker sanatçıyı, anonimdir, tekrara ve ezbere çağırır; bunun için de gericidir. Geçmişin bizde bıraktığı deneyimlerden, birikimden ancak modernist anlamda sağlam bir tarih bilinciyle yararlanabiliriz.(…) (s. 230-31)"

Hüseyin Ferhad, yazısında çok önemli bir otobiyografik saptamada bulunuyor. Yaşadığımız dönemin artık faşizanlaşmış egemen ideolojisine bir isyan bu paragraf bence:

"Bir söyleşide (Varlık, Ocak 2001), 'Esin perilerim beni Balasagun'da, Ötügen'de bekliyorlardı dedimdi. Kastım misak-ı milli'ye şerh düşmekti, sadece bir şerh. Gösterilen reaksiyon, saf değiştirme beklentisi, politik linç girişimleri, yaralarımı kaşımadı desem yalan olur. İnat bu ya, ben de sırf içimdeki mağlup çocuk gönensin için hayal ülkesinin şehirlerini, dişi şövalyelerini, Tomris'i, Temulun'u, Börte'yi, Kabaç Hatun'u, İt Küçücek'i tinsel evrenime konuşlandırdım." (s. 49)

Ferhad çok açık biçimde yaşadığı baskıyı dile getiriyor. Aynı durum benim başıma da geldi. Gizli bir el 17 yıl kendi olanaklarıyla 100 sayı Edebiyat ve Eleştiri dergisini çıkarmış beni Antalya'da sunduğum bu bildiriden sonra aforoz etti. Ondan sonra hiçbir sempozyuma, panele, toplantıya çağrılmadım; bir köşede görünmez kılındım. Bu gizli gücün "ırkçı, faşist, ulusalcı" diye çok basit ama insanı püskürtecek denli etkili karalamalarla utanmadan yaptığı saldırı yabana atılır gibi değil; istilacı uzaylılar gibi gizli bir kodla örgütlüler. Bu çirkin "servis" saldırısı, zaten 12 Eylül'den sonra kavga refleksini kaybedip ürkekleşmiş ve düzeysizliğe, kabagüce bulaşmaktan korkan şair ve yazarlar üzerinde gerçekten etkili oluyor; hele de bu kötü yürekli "eleman"lar dergi yönetimlerinden ödül mekanizmasına kadar tüm su başlarını tutmuşsa.  

En son Nizamülmülk'ün Öldürülüşü kitabımla, hem yayınlanma süreci hem yayınlandıktan sonra yaşadıklarım bir gerçeği  dank ettirdi. Önce dosyayken iki yılım yayınevi "editör"lerinin keyfiyle geçti. En sonu Kaynak Yayınlarına gönderdim. Yayınevi yayınladı kısa sürede; sağolsun Sadık Usta.

Ondan sonra değil ödül, kitap ekleri ve kimi dergilere yayınlamak için gönderdiğimiz yazı, benimle yapılmış konuşma aylarca beklemeye alınma yöntemiyle yayınlanmadı. "Eskiden solcu"ymuşum ama şimdi "ulusalcı, ırkçı" olmuşum meğer ben. Kendisini Türk kabul eden, en azından "Türk" olmakta sorun görmeyen şair yazarlara, kendi ülkelerinde şair olmak, yazar olmak, yayınlanmak, eleştirilmek, övülmek, Türk okuruyla buluşmak neredeyse olanaksız hale gelmiş, iyi mi?

Yeri gelmişken değinmeden geçemeyeceğim. Dergide Haydar Ergülen'in üç şiiri var. "Gönderme", "Türk Düşünce Hayatı", "Dağ Bana"… Tümüyle Türk kültürüyle, -"kim bu vatan uğruna" gibi göndermelerle- alaysama. "Dağ"daki o "çocuklar"a meyli biliniyor zaten Haydar'ın Nar'dan ve yorulmadan katıldığı etkinlikler silsilesinden. Varlık'ta Aşık Veysel hakkında üç koca sayfa yazı yazıp (Şubat 2016)  tek bir Türk sözcüğü kullan(a)mama hünerini de şapka çıkarıyorum! Hemen karşı sayfada Ali Asker Barut zaten "Munzur"a, "Diyarbakır"a, "Muş"a selam çakarak bu güzide illerimize sevgisini sunuyor!

İsteyen istediğini yazar. Sonuçta yukarıdaki her iki şair de Türkçe'yi doruklara çıkaracak denli bu dile hizmet ederek Türkçe yazan şairler! Teşekkür etmek lazım. Ama -Ferhad yolunu açtı, devam edelim!- demem o ki, Türk edebiyatının son 30 yılında yetişen şair/yazar kuşağının "Türk"le bir sorunu var gibi geliyor bana. (Sakın yanlış anlaşılmasın, epi topu Cahit Külebilerin, Fakir Baykurtların, Fazıl Hüsnü Dağlarcaların dönemine çekmek istiyorum şiir ortamımızı; edebiyatımızı fabrika ayarlarına döndürmek istiyorum gücüm yettiğince!)

Bu baylar ve bayanlar için dillerinden düşürmedikleri Behçet Necatigil, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca sanki esperanto diliyle şiir yazmışlar -ya da- yazabilirlerdi. Bilge Karasu , Vüs'at O. Bener, Sabahattin Ali Türk dili etrafında gelişmiş Türk kültürünün zamanımıza ulaşmış zenginliği değiller!

Bu sorunu kim çıkardı? Bunu saptamayıp o güçleri rahat bıraktıkça, yetmiş milyonu yoksul, emekçi ama kendi edebiyatınca öksüz bırakılmış Türk okuruyla kucaklaşıp gümbür gümbür akması gereken -ve gerçekte çok üst düzeye ulaşmış nitelikli- edebiyatımızdaki bu çarpık "ilişki", bu kabızlık sorunu sürecek!

Hüseyin Ferhad şiiri ne kadar incelense azdır. Üniversitelerimizde 200'e yaklaşan Türk dili ve edebiyatı bölümlerinde bir teze konu oldu mu Ferhad şiiri, merak ediyorum. Hoş Fazıl Hüsnü Dağlarca bile yeterli sayıda tez konusu olmayı bekliyor bu ülkede. (Adına konan ödül ve ödül verilen kişiler, veriliş hikayesi vs. bile Dağlarca'yı itibarsızlaştırmak için mahsus yapılmış, bir suikast gibi; faillerinin kimliğiyle birlikte ayrı bir inceleme konusu.)

Cumhuriyet'in "Türk" kavramına, çağdaş ülkeler boyutunda "ulus" temelli öğrettiği bakışa düşman liberal, gerici, etnik milliyetçi hegemonyanın neoliberal ekonomik/siyasi "dış" bağlarla da uyumla esir aldığı Türkiye entelektüel ortamı (dergi, yayınevi yönetimleri, akademik hiyerarşi, kültür bürokrasisi) kırılmadıkta da bu zor görünüyor.

OSMAN ÇAKMAKÇI

Dergide Osman Çakmakçı'nın "Şiirin Doğası Üzerine Fragmanlar"ının Ferhad'ın şiirin tarihsel izleklerine uzanan otobiyografik kazısından sonraki sayfada yayınlanması çok iyi olmuş. Şiirsel söylemin düzeni - İlk dizenin tahakkümü - Şiir bana nasıl gelir - Şiir 'yapılan' bir şey değildir alt başlıklarında yazılanlar, şairlerin mutlaka okuması gereken müthiş saptamalar içeriyor.

"Dil her zaman ortalama konuşmaya eğilimlidir; onu açığa çıkaracak olan şairdir."

"İlk dize sadece şiirin ilk başlangıç dizesi değildir. Aynı zamanda şiirin bütün potansiyelini içinde barındırır." (s. 57)

En sevdiğim vurgusu ise yazının sonunda: "Şiir bir üretim değil, bir yaratımdır." (s.59)

Nicedir sanat yapıtlarına "üretim" diyenlere, "falancanın ürettiği şiir" diye yazanlara durumu anlatmaya çalışıyordum; sanatçı bir fabrika değildir, aynı şeyi asla üret(e)mez, diye. Sanatçı yaratır ve yaratılan hiçbir şey diğerine benzemez.

Geçen gün Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın o güzelim butik kitabevlerinden Ankara Sakarya Caddesi'ndeki kitabevine uğradığımda yeni çıkanlarda görüp aldıydım Osman Çakmakçı'nın 2. baskı yapmış bir kitabını: Konuşmanın İmkansızlığı Üzerine Bir Diyalog.

Okumaya nereden gireceğimi bilememiştim felsefeci bir şairin bilincinden çıkmış bu tuhaf kitaba; şimdi anladım nereden başlayacağımı: "Sözcükler" ve "konuşmak"…

BAKİ AYHAN T.

Baki Ayhan T., de şiir üzerine bir deneme yazmış: "Su Sızmaz Bölmeler". Bu kez şiirin "hayat"la ilişkisine değinen bir yazı. Gerçekten harika bir "üçleme" bu peş peşe konmuş üç yazı.

"Şiir hayatın su sızmaz bölmelerindendir" diyor Baki Ayhan T. ama artık şiirin son yıllarda yeniden "sezgiyle" yazılmaya başla(n)dığının müjdesini veriyor. "Birkaç yıl öncesine dek önemli bir şey zannedilen biçimsel oyunlar, yapısal olmaya çalışıp da bunu beceremeyen beyhude deneylerdir… Türk şiirinde hiçbir dönemde olmadığı kadar bıktırıcı olmuş…"  ama artık "… sezgisel lirik şiir tarafından geriye itilmiştir…"

Müthiş saptamalar yapıyor Baki Ayhan T. -(Buraya bir nokta daha mı koyacağız Baki?)- İyi niyet mi acaba; İnşallah doğrudur:

"Galiba şiir, o kadar tereddütten, yanılgıdan sonra bir kez daha özüne dönüyor ve bir metin olarak görülmüyor çoğu şair tarafından. Sezgi dediğim biraz da budur…"

"Şiir zamanı çınlatır, zamanın çınlamasıdır…  Hayatın şiir için olmadığını, sadece şiire adanan bir hayattan iyi şiir çıkmayacağını en iyi bilen şairlerdir. İnsana, eşyaya, kente, harekete duyarlı olmayan şiirin yaşayacağı yer ancak morgdur…"

Dergide şiir üzerine yazı bitmiyor. Neşe Aksakal, "Edip Cansever'in İmge Türleri / Kaydırmasal ve Katkı Belleksel İmge" başlıklı "akademik" olduğu tuhaf başlığından anlaşılan (Aman 70'lerin Öz Türkçeye düşman Tercüman yazarları görmesin!) çalışma "Modern şiirin tarihi, imgenin tarihidir" diye başlıyor.

Adnan Özyalçıner, "Torik Akını", Alim Kahraman "Arabi" Necmi Zeka "Öyküler" başlığında öykü yazmışlar. Necmi Zeka'nın "Öyküler"i bir an bana Berci Kristin Çöp Masalları'nın dilini anımsattı nedense. 

Ferit Edgü'nün Orhan Duru'dan Öteyaka Mektuplar'ını ilk sayfalara koyardım dergi yöneticisi olsaydım.

Mehmet Erte'yi şair olarak bilirdim. Görmeyeli öyküye geçmiş anlaşılan. Öykücülüğü hakkında dosya yapmış Kitap-lık. Mesut Varlık iyice hırpalamış ama Erte'yi. Dergiler dosya hazırlarken hep öven değil yeren yazılara da yer verebilmeli bence. (Biraz eşyanın mantığına aykırı ama; sorarlar adama o zaman niçin dosya yapıyorsun deyu!)

Mesut Varlık, "geveze" olarak nitelediği Erte'yi, "…Dikkatini inceliklere odaklayan sayılı öykücülerimizden biri. Ama maalesef bu incelikleri öyle uzata uzata anlatıyor ki okura gına getiriyor…" diye değerlendiriyor.

Anlaşıldı iş!

Mesut Varlık'ın öykülerden aldığı alıntılardan da gördüm ki deneme mi, iç dökme mi… Yoksa gözlem ve duygu, düşünce dile getirme mi Erte'nin öyküleri? Anlaşılmıyor.

Hülya Soyşekerci'nin Şenay Eroğlu Aksoy'un son kitabı Gece Çığırtkanları için yazdığı yazıyı okuyunca şaşırdım. Çünkü Mühür dergisine bundan sonra her sayı yazacağım öykü eleştirilerinin ilk yazısını geçen gün göndermiştim ve aynı kitabı yazmıştım. Keşke bu yazıyı okuduktan sonra yazsaydım; nedir, aynı saptamaları yapmışız Soyşekerci'yle!

Dergide Betül Tarıman'ın kendi teması, kendine özgü duyarlılığı ile sıcak bir şiiri ve Lale Müldür, Belgin Önal, Uğur Aydemir, M. Şeref Özsoy, Mehmet Rifat, Necati Tonga, İsmail Uyaroğlu, Şadan Karadeniz, Uğur Kökden de yazılarıyla yer alıyor.

(Kitap-lık'ı bitirmeden, taktığım bir yer var: Bildiğim kadarıyla Türk "coğrafyası!"nda yaşayan Yücel Kayıran'ın kullandığı "Kürt coğrafyası"nın sınırları niredir? Kobani, Azez, Hatay-İskenderun, Iğdır, Tebriz, Erdebil? ABD'li albayın duvarındaki ünlü Kürdistan haritası sınırları ya da PYD'nin Moskova bürosuna astığı haritadaki "Kürdistan coğrafyası" sınırları mı? Bu "coğrafya"nın Türk edebiyatı dışında bir edebiyatı, varsa bugünkü edebiyatımıza kültürel katkısı ya da böyle bir gücü var mı? Anlayamadım. Yaşar Güneş'ten öğrendiği -Varlık, Şubat 2016- aile "tarih"inden de yararlanarak anlatsa iyi olur.)

 SİNCAN İSTASYONU

(İki Aylık Edebiyat Dergisi - Ocak-Şubat 2016 N. 81)

"Şairler insanlığın belleğidir." (Güven Turan)

Dergiler için takvim hızlı işler. Dergicilerin zaman ölçütü de dergi sayılarıdır. 9. Yılına girmiş Sincan İstasyonu. Kutluyoruz. (Abdülkadir Budak’a sorarsanız göz açıp kapayana dek geçmiş bir süredir bu!)

“Nihat Ziyalan sosyal paylaşım sitesinde şöyle diyordu” diye bir not var “Ne Var ne Yok”ta. Bu bölüm en sevdiğim bölümüdür derginin. Dostlardan, önemsiz gibi görünen ama önemli küçük edebiyat etkinliklerinden haber verir. Türk edebiyat dergiciliğinin Yaşar Nabi Nayır’dan Memet Fuat’a dek sevdiğim geleneğidir bu.

“Devrimci bir şairin anlamsız şiir yazma lüksü olamaz. Dizelerinin en azından anlatılacak bir şiir öyküsü veya sezilmesi gereken duygu titreşimi taşıması gerekir. (…) Neruda, fabrikalarda pazarlarda çoğula şiir okumuştur. Yalın ve derinlik taşıyan şiirleriyle hep dinlenmiş, baş tacı edilmiştir. Sol ‘tandanslı’ şair olmak biraz da kendinden vazgeçmektir. İndirgemeci bir yorum olarak görülmesin söylediklerim. Ben öyle düşünüyorum.”

Öyle bir alıntı ki, her tümcesine dokunmadan geçmek olanaksız. Nihat Ziyalan’ı eleştirmek değil derdim; genel doğru olarak bugün hemen her şairin düşünmeden kullandığı ve feodal bir kabuk oluşturmuş kavramlar üzerine çok önemli noktalara değinme/düzeltme olanağı sağlıyor bu değini. (Okuyunca çoğunuz doğruluğunu hemen kabul etmişsinizdir mutlaka!)

1- “Devrimci bir şair…” Nicedir unuttuk; nedir sahi "devrimci bir şair?"

“Devrimci şair” önce şiirde devrim yapan şairdir bence. “Sol tandanslı” ya da devrimciyim ben cakasında “devrimci şair” olunmaz. Yalnızca kuşaktaşı şairlerin arasında kendi rengini belli eden “özgün” bir şiir oluşturması değil (olsa olsa özgünlüktür bu), en az iki kuşak sonrasını etkileyecek denli ve en az iki kuşak öncesinden kopuşu kabul ettiren bir başka şiir yaratabilen şaire derim ben “Devrimci şair”. Nazım Hikmet örneğin; kendisi sosyalisttir ama şiirde Türkçenin kullanımında, duyarlılıkta, konuda devrim yapmıştır. Baudelaire kendisinden önce yazılan şiiri toptan reddedip şiirde ölçüyü yerle bir etmiş, tüm çağlara yayılacak bir devrim yapmıştır.  

Ama şairlerin dünya görüşünü önemserim ben; yazdığı/yazacağı şiiri, boyunu posunu belirler bu. Materyalist ve metafizik dünya görüşüne sahip şairler arasında dağlar kadar ayırım vardır. Yani tanrıya inanan şairler ve inanmayanlar arasında epey bir mesafe… Tıpkı inanan inanmayan vatandaşlar arasında olduğu gibi.

(Aaahh, nerde o eski devrimci şair-ler Nihat ağbi!)

2- “Anlamsız şiir”e gelince. Edebiyatımızın efendisi –öte dünyanın da efendisi olmuştur; eminim) değerli Tuncer Uçarol da “anlamlı/anlamsız şiir” ayırımı yapardı. Onunla da tartışmıştık. Ben şairlerin yazdığı her sözcüğün anlamlı olduğunu düşünenlerdenim. İnsana ilişkin bir im, insana ilişkin bir duygu yaratısıdır şiir. Anlamlı anlamsız-lığı değil, ne denli etkileyici (olay ve hazzı da içerir bu), özgün ve biriciktir; budur benim için önemli olan şiirde. “Anlamlı/anlamsız” diye bakış oldukça politik bir yaklaşım; ama dünya görüşü, şairlerde olmazsa olmaz bir durum olsa gerekir.

3- “Dizelerinin en azından anlatılacak bir şiir öyküsü veya sezilmesi gereken duygu titreşimi taşıması gerekir.”

Bu ölçüt “devrimci” şairler için değil, her şairim diyen fani için şart bir gerekliliktir. Bir öyküsü/derdi olmayan, bir duygu kırıntısı taşımayan şiir düşünebiliyor musunuz? (Şiirde öyküleme ayrıca en sevdiğim şeydir.)

4- Pablo Neruda’nın fabrikalarda vs. şiir okuduğuna gelince, doğrudur büyük olasılıkla. Ama bence Pablo Neruda’yı da Louis Aragon’u da, Nazım Hikmet’i de büyük kılan bu yüksek sesle kalabalıklara okunma oranı/desibeli değil, içinde bulunduğu, dilini kullandığı kültürün (Fransız-İspanyol/Şilili-Türk) büyüklüğünü kabul edip bunu bütün dünyaya adeta haykırarak, müthiş bir şiirle duyurmayı başardıkları içindir.

5- Değerli Nihat Ziyalan’ın değinisindeki en can alıcı tümce burası: “Sol ‘tandanslı’ şair olmak biraz da kendinden vazgeçmektir.” “Sol tandans”ı (ne demekse) bir kenara koyarsak, son yirmi yılda şairlerimizde salgın haldeki “kendim” hastalığına eleştiri bu.

Nihat Ziyalan, Adana’da Yılmaz Güney’le birlikte içti edebiyat şerbetini; en iyi edebiyat dergileriyle soludu edebiyat ortamımızı. Türk sinemasının en güzel döneminde yaşamış ölümsüz bir sinema sanatçısı ve öykü kitabı, şiirleri, eleştirileri, tanıtımları var. Ancak ne yazık ki Türkiye’den uzun süre göçen yazar ve şairlerin göçtükleri yılların kavramlarıyla o “noktada” kalmaları da normal.

Ancak önemli olan Nihat Ziyalan gibi nitelikli bir yazar/şair niçin kaygılanmış, bunları söyleme gereksinimi duymuştur? Nasıl bir edebiyat ortamıdır bu? Bence asıl üzerine odaklanılması ve külahı önümüze koyup düşünmemiz gereken yer budur.

Çünkü öyle hain bir zaman diliminde yaşıyoruz ki, dilini kullandığı kültürün halkına borç duygusu taşıyan, üzerinde yaşadığı, yiyip içtiği, denizine girip okulunda okuduğu, çocuklarını büyüttüğü, hapsinde yattığı, pasaportunu kullandığı bu ülke için, dünyamızın geleceği için 24 saat dert öğüten, düşünen, üzülen, sorgulayan yüreği kocaman şairler de var, Varlık dergisinde yılda bir iki de olsa şiirinin yayınlanmasıyla pek mutlu olan "neşeli" şairler de.

"SİBER FAŞİZM", "LİNÇ", "ÖTEKİ" VS...

Aydın Afacan’a derginin en ballı yeri, ilk sayfaları bahşedilmiş. Kıskanmamak elde değil. “Bulut Defteri” başlıklı köşesini okurken ilk iki paragrafı anlayamadım, bir daha okudum. İnanın ne Adorno, ne Horkheimer, ne Marx ne ne bilmem kim böyle anlaşılmaz cümleler kurmaz; bizim çevirmenler kurar! Seksenli yılların çeviri dili ya da yeniyetme akademisyenlerin montajlanmış anlaşılmaz cümleleriyle bir şey söylenmeye çalışmış. Yoksa şair de olan Afacan'ın böyle bir cümle kur(a)mayacağına inanıyorum: "Psikoloji başta olmak üzere birçok alanda belirli tipler çizilmiş olması, olguların seyri ve tanımlama açısından gerekli olmakla birlikte, 'tip' konusundaki indirgemenin olumsuz sonuçları da söz konusudur." (Dönüp bir daha okumuşsunuzdur herhalde!)

Her neyse. En sonu yazıya konu dert yanılan "tip"lerin, “Kendi şemalarına uymayan... şeylere" dayanamayan Naziler’e benzetilen “tip”ler olduklarını anladım.

Aydın Afacan bir "tip",  -"Adorno"nun deyişiyle "tipoloji"- anlatmak istiyor.  Bunca laf arasında edinebildiğim ipucuyla, söz konusu "tip" Nazilere benzeyen bir "tip".

Bildiğim kadarıyla "tip", edebiyatta romanda en önemli unsur olarak yer alır; eleştirel dilde buradan kavramlaştırılır ve bizi de ancak bu ilgilendirir ya okuyalım bakalım.

Üçüncü paragrafta "Aquinalı Thomas"dan yapılan alıntıdan anladığımız kadarıyla bu "tip"in "tüyler ürpertici eylemler" yapan ya da bu tür eylemler karşısında "sessiz" kalan bir tip olacağı açık. Bakalım.

Beşinci paragrafta meram anlaşılıyor. Eleştirilen bu "tip", çıka çıka ünlü "Türkiyem" türküsündeki "tip" çıkıyor iyi mi! "Vatanına ölür' ama vatanı tehdit eden hiç bir çevresel ya da ekonomik soruna duyarlı değildir... "Sınırlı söz dağarı, çirkin üslubu ve kendisine yabancı olana karşı insafsızlığı ile dikkat çeker..." (Yukarıda belirttiğim Haydar Ergülen'in "kim bu vatan uğruna" alaysamasındaki "tip" de bu galiba.)

Maksat hasıl oldu mu diyelim bakla ağızdan çıktı mı diyelim? Hoş, bir toplumda "vatanı için" ölmeye hevesli insanların çevre sorunlarına, çevre sorunlarına duyarlı vatandaşların vatanı için hem ölmeye hem de ekonomik sorunlara duyarlı olması iyi bir şey olur, ama diğer toplumlarda da pek rastlanmaz buna; tip var "tip" var! Herkes her şeyi yapacak diye bir şey yok.

Sonra, işgal edilen ya da bir parçasına benimdir diyerek saldırılan vatan için  (Birleşmiş Milletlerce de onaylanmış hukuksal sınırlar içinde vatandaş olarak yaşanan ülke) ölümü göze alan herkesin niçin “sınırlı söz dağarı” olsun, vatanlarını canı gibi bilenler niçin “çirkin üslup” sahibi olsun? Vatanları için ölümü göze alan Namık Kemal,  Louis Aragon, Paul Eluard böyle miydi? Bu soruları Haydar Ergülen'e de soruyorum. Nazım Hikmet "vatan şairi" değil mi? Ya Namık Kemal'i nasıl biliriz?

Peki bu mu Türkiye'nin bugünkü derdi? Ülkemizdeki iç savaşın, bölgemizde yaşanan insanlığın en büyük trajedisinin müsebbibi "ırkçı cinsiyetçi fikirler" gibi neoliberal kavramlarla ıkına sıkına anlatılmaya çalışılan “siber ortam”ın yarattığı bu bir takım lümpen "tip"ler mi? Ya da bu "tip"leri yaratan tanrısal bir konuma yerleştirilen "Beşeri iktidar" denen bilinmez bir olgu mu? 

Ya da, Alman faşizmi, "kendi şemalarına uymayan... şeylere..." "dayanamaz" bir takım agresif "tip"lerin ürünü müdür? Yoksa Alman tekellerinin, Alman silah sanayinin çıkarlarının, "millet"in varlık ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutma milliyetçi söyleminin ardına gizlenmiş bir ideolojiye giydirilmesi midir? “Nazi” iktidarını “…tekel öncesi burjuva kurumlarını ve onların iktidardaki ortaklığını sona erdiren (…) tekelci burjuvazinin terör ve savaşı benimseyen kesiminin siyasal iktidarı…” olarak mı değerlendirmek gerekiyor. Faşizm, bir takım “vatanı” için ölmek isteyen cahil cüvela lümpen proletarya unsurların bela ettiği bir şey midir yoksa “…finans-kapitalin en emperyalist unsurlarının ürünüdür ve kaynağını buradan alır.” mı? (M. İ. Erdost, Türkiye’de Faşizm, s. 31)

Belki konumuzla ilgisi de yok, bu kadar celallenmeye de gerek yok. Bir şair bir şiir dergisinde bir şeyler yazmış işte; uzatmaya gerek yok.

Ancak ben, ülkemizin ve Avrupa'nın nicedir bir "Aydın" sorunu olduğu savındaydım. Bu savımın doğruluğunu (hazır adı "Aydın" olan birini bulmuşken!) önemli edebiyat dergilerimizden Sincan İstasyonu'ndaki bu yazıyla değerlendirmek istedim.  

“İtalya’da olduğu gibi Almanya’da da faşistler, yurtseverliği tekellerine almışlardı, çünkü sosyalist ve komünistler… halkın ulusal özlemlerini dile getirmekten kaçınıyorlardı… Ulusun geçmişinde ilerici ne varsa tümünün faşizme terk edilmesi öğrencileri, memurları, köylüleri, işçileri .. faşizmin kitle gücü arasına katar…” (Georgi Dimitrov’dan aktaran Erdost, s. 63)

Aydın Afacan yazısında, kendi düşüncelerini dile getirdiği tümce sayısı kadar bir takım yabancı düşünürlerden de alıntı yapmış.

Ancak görülüyor ki ne Tayfun Atay, ne Barry Sanders, ne Arno Gruen gibi  -ilk kez duyduğum- kendinden menkul yazarların yazdıkları, ülkemizde, bölgemizde ve Avrupa'da olup bitenleri açıklayamıyor. Yazarımızı da, Sincan İstasyonu okurunu da boşa yoruyor.

(Oysa tam da parmak bastığı sorunlara, “Faşizm ve Lumpenproletarya”, “Sol Sekterlik, Ulusal Gurur/Övünç ve Enternasyonizm” başlıklı yazılarda  Muzaffer İlhan Erdost gibi "yerli" bir değer, müthiş kitabı Faşizm ve Türkiye – 1977-80’de birinci elden açıklıyor.)

Irak işgalini yöneten "Çöl Ayısı" lakaplı ABD’li generalin "Irak'ta kaç kişi öldürdünüz?" sorusuna milyarlarca tv izleyicisinin gözüne bakarak "Biz ceset saymıyoruz!" dediği an zaten tüm Baudrillard, Adorno, Habermas gibi ideolojik sülünlerin bu emperyalist barbarlığa karşı verebileceği kavramsal malzeme boşa düşmüştü.

Başka bir yerdeyiz artık. 90'ların postmodern cehaleti günümüz gerçeklerini "göster"miyor; aksine gizliyor. Emperyalizm artık romantik devrimci yılların Laos'unda, Latin Amerikasında değil, burnumuzun dibinde. komşularımızı paramparça etmekte, açık işgallerle girdiği ülkelerde çoluk çocuk demeden milyonlarca masum insanın bedenini bombalarla parçalamakta, yüz binlerce kadınlın ırzına geçmekte, ülkemizin bir bölümüne de sulanmaktadır.

EMPERYALİZM...

Aydın Afacan’ın yazısında değil emperyalizm, kapitalizm lafı bile geçmiyor. Oysa günümüzde "olup biteni" doğru anlamak ve emperyalist barbarlarla istemeden de olsa aynı barikatta kalmamak için emperyalizm tahlillerine yeniden dönmek gerekiyor.

Evet Afacan'ın yazısında gereğinden fazla önemsenip tumturaklı derin(!) cümlelerle anlatılmak istenen lümpen, cahil tipler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de var; savunacak değiliz; bize uzak “tip”ler. Eğitim sistemi gericileştirilmiş, yarı sömürge olmaktan kurtulamamış, emperyalist müdahaleler karşısında ayakta durmaya çalışan, bir iki yıl sonra bütün olarak ayakta kalıp kalmayacağı belirsiz tedirgin bir ülkede başka ne olsun. Ancak bu "tip"ler üzerinde oyalanıp gerici unsurlarla işbirliği halindeki emperyalizmin bölgede ve ülkemizdeki faaliyetlerini bilmeden de olsa gizlemek, kabul edilecek bir şey değil.

Afacan’ın eleştirdiği “tip”lerin ülkesinde yine de bir takım “tip”ler Arap-Kürt kökenli mülteciyle yaşamayı kabul etti. Dört yıldır birlikte sorunsuz yaşıyor. Yani "kendisine yabancı olan", ekmeğini, işini elinden alanlara karşı hiç de "insafsız" olmayan, yardım eden, yoksulluğunu paylaşan milyonlarca toplumsal "tipoloji" var bu ülkede.

Uygar sandığımız Alman vatandaşları arasında ise, bizimkinin beşte biri sayısında Arap mülteci kabul edeceğini telaffuz ettiği için Başbakanlarına desteği % 45'e düşüren "tipoloji"(!)ler, "tip"ler var! Saldırıya uğradığında Fransız bayrağına büründüğümüz Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo, yayımladığı ırkçı karikatürde Ege'nin soğuk sularında boğulmuş Aylan bebekle Köln’deki tacizciler arasında iğrenç bir bağlantı kurmaktan çekinmedi. Köln'deki taciz olayının hükümetin mültecilere saldırmak için bilinçli provokasyonu olduğu savlandı. Emperyalist merkezlerde mültecilerin ziynet eşyalarını alıkoyma kanunu çıkaran ülkeler, mültecilere yiyecek giyecek yardımı yapmayın diye fetva veren belediye başkanları bile var!

Ülkemizin dört bir tarafı, özellikle güney komşularımız, güney sınırlarımız yangın yerine dönmüş, "Demokrasi" getirme amacıyla deyim yerindeyse füzesini kapan Suriye’ye gelmiş. Bildiğimiz kadarıyla şu ana dek 32 ülke hava ve deniz kuvveti yarattıkları canavar “IŞİD" bahane işgal şahane anlayışıyla bölgemizde konuşlanmış. 

Bölgemizde sınırların yeniden çizileceği artık gizlenmiyor. Şimdiden üçe bölünmüş Irak, dörde bölünmüş Suriye’den pay kapmak isteyenler aç sırtlanlar gibi avın etrafında dönmektedir. Sıradaki ülke kim diye sormak bile istemiyorum; çünkü üçüncü kurban bizmişiz gibi görünüyor bana.

Belli ki emperyalizm, bir yanda sömüren zengin ülkeler, bir yanda ezilen sömürge ve yarı sömürge ülkeler olarak somutlaşan dünya statükosunun bin yıl daha sürmesini sağlamak için yeni senaryolar yazmakta, gizli ve gizli olduğu için haince yapılmış yeni planlar doğrultusunda davranmaktadır.  

Üstelik böyle belalı bir tarihsel kesitte ülke yönetimini teslim ettiğimiz -Vedat Türkali'nin adlandırmasıyla- "imam müezzin" iktidarları da emperyalizm denen canavarı tanımadığı için, emperyalizm tahlili yapamadığı için kendi hayalleriyle düştüğü yaşamsal hatalarla ülkemizi belki büyük bir savunma savaşıyla bile kurtaramayacağımız tehlikeli bir varoluş yok oluş konumuna getirdi.

Ülkemizin ve dünyanın her yerinde aydınların, yazar ve şairler, Çin ve Rusya'ya kadar uzanacak boyutta yatay ve dikey olarak, mezhep ve etnik husumet temelinde böl/savaştır olarak yürütülen emperyalist politikalara karşı olmalı, emperyalizmin planlarını deşifre etmeli, emperyalist kışkırtma olmasa binlerce yıl birlikte yaşamaktan imtina etmeyecek temelde kardeşlik bilinciyle dolu halkların yaşama kültürüne sahip çıkmalı. 

Avrupa solu ve işbirlikçi sömürge aydınlar emperyalist barbarların bölgeye ve hedef ülkelere ilişkin planlarını gizleyerek, saldırıları Libya’da Suriye’de Irak’ta bir takım diktatörlerin varlığı üzerinden bir "iktidar" sorunu, saldırıları ise “demokrasi, insan hakları” mücadelesi olarak yansıtıyorlar. Bu anlayıştaki kafalar emperyalizmin sömürü politikalarını, uluslararası sermayenin bölgedeki çıkarlarını gizleyerek, en vahşi müdahalelere meşruiyet sağladılar. Tıpkı Afganistan’da cellat Taliban ve kurban kadınlar, Libya’da cellat Kaddafi ve kurban demokrasi yanlıları, Suriye’de cellat Esad, kurban Kürtler ve ılımlı Sünniler ikilemleriyle (bu ülkelerde sorunun kaynağı sanki bunlarmış gibi) müdahaleleri haklı göstermeye giriştiler.

Afacan kardeşimiz de belli ki bir tehlikeye dikkat çekip olan biteni anlatmaya çalışıyor, ama eksik kaldığı için maalesef asıl "suçlu”yu gizliyor.

İKİ DENEME…

Sincan İstasyonu’nda iki önemli şairimizin iki önemli denemesi var. Veysel Çolak "Şair sözü yalandır" yargısı üzerine düşünen, poetik bir sonuca varmak isteyen o güzelim denemelerinden birini yazmış. Şiir yalan olduğu için güzeldir diyen Fuzuli ve Necati gibi Divan şairlerinden beyitlerle kanıtlıyor savını: "Şair sözü yalandır' yargısı 'şair sözü imgedir' demekten başka bir şey değildir."

Nihat Ziyalan "Kanguruca"da Demirtaş Ceyhun'u anıyor. Nilüfer Açıkalın'dan söz ediyor. Ama Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu filminde öyle bir sahneyi eleştiriyor ki şaşırdım ama hak verdim. Siz de okuyun hak vereceksiniz.

Derginin kapak şairi yaşayan Bulgar şairlerden İvan Esenski. Acaba Türk kökenli mi? Tanıtımında hiç bir belirti yok. Soyadı bana Türkçe geldi de. Şiirleri küçük bir vaha derginin içinde. Gerçekten "yapay ve göstermelik dizeleri bir araya getirmemiş", "içten ve çok inandırıcı" şiirler yazmış. Şiirleri Ahmet Emin Atasoy çevirmiş.

Mustafa Köz'ün hiç ummadığım güzellikte iki şiirini okudum. Dergide Hayati Baki'nin "durur, öylece bakardık" başlıklı şiiri var. Adından da görüldüğü gibi uzun yıllar sonra belki de ilk kez Arapça-Farsça değil de Türkçe sözcüklerin ağırlıkta olduğu şiirini okudum Baki'nin! Baki şiirine alışanlar için Türkçeye çevrilmiş sanki şiir: "eve geldik mi? eve mi geldik? ülkem nerede?"

Şair Nuray Karık'ın "Durulanma" gibi güzel isimli şiirinde "kavim", "durdum", "eğildim", kıvam", "dindim ve çekildim", "virgül" gibi sözcükler imge olamamış, şiiri de zayıflatmış gibi geldi bana.

Nuray Salman'ın Ertan Mısırlı'yla Fazıl Hüsnü Dağlarca üzerine konuşmasının yayınlanması çok önemli. Dağlarca hakkında ne kadar yazılsa çizilse azdır.

Hüseyin Atabaş, Yusuf Alper, Aba Müslim Çelik,  Halil İbrahim Özbay, Ayşe Çetin, M. Doruk Kandemir, Elif Arık, Mertcan Karacan, Fatma Aras, Hüseyin Hatipoğlu, Muammer Can, Ömür Özçetin, Cemre Bedir Sincan İstasyonu'nun bu sayısının diğer yazar ve şairleri.

KIYI

Kültür Sanat Dergisi

Ocak Şubat 2016, N. 299

Ellibeşinci (55!) yılında Kıyı. Bir insan ömrü. Kaç dergi var böyle? İlk öykümün yayınlandığı dergidir; özel bir yeri var bende.

"Kültür ve Sanatın Bir İşlevi Yok mudur" başlıklı giriş yazısı, seçimlerin ülkeyi rahatlatacak yerde diktatörlüğe doğru götürdüğünü, tutuklanan gazetecileri örnek vererek savlıyor ve "Dünün Namık Kemalleri, Tevfik Fikretleri, Nazım Hikmetleri şiir yazarken içinden çıktıkları topluma kafa yoruyorlardı Onların bir eli toplumun nabzındaydı, çünkü onlar kendilerini yetiştiren toplumdan aldıklarını değiştirip dönüştürerek yine ona vermenin sorumluluğu içindeydiler…" diyor. 40 Kuşağı şairlerinin tavrını örnek veren yazı, "Ülkenin 12 Mart faşizminden çıkışında edebiyatın ve sanatın gücü yadsınamaz, siyasetin yasaklandığı 12 Eylül yönetimine karşı geliştirilen sanatın gücünü yaşayanlar bilir" diye devam ederek oldukça sert bir söylemle bitiyor: "Yoksa insana sorarlar, bunca olay olurken arkadaş sen ne iş yapıyordun!"

Hüseyin Atabaş'ın yazısı, "Çağdaş Şiirimizde Bir Devrim: İkinci Yeni" insana "yine mi ikinci yeni" dedirtiyor ama Hüseyin Atabaş yazınca insan merak ediyor. "Resmi ideoloji tarafından 'Toplumcu Şiir'in yolunu kesmek için 'Garip Şiiri' olabildiğince öne çıkarılmıştır." cümlesini okuyunca  şaşırdım açıkçası. Bu saptamayı 78'lerde sıkça duyardık da 12 Eylül'den sonra Orhan Veli/Garip Şiiri moda olduktan kelli 36 yıldır hiç duymamıştım. Eski günlere evrildi bilincim bir an!

Attila Aşut'un gazeteci gözüyle dedikodu düzeyine varacak denli haber dolu hareketli güzelim günlükleri "Mayıs 2012" tarihli. 17 Mayıs günü Nusret Ertürk aramış Aşut'u. "Selçuk Altun'u tanır mısın diye sordu. Şahsen tanımam ama Cumhuriyet Kitap'ta yazılarını okuyorum… Sonradan roman yazmaya heveslendi. tuzu kuru biri olmalı….' Nusret, 'Şavşatlıdır. Kendisini tanırım. Çok tutarsız biridir. Hep kendinden söz etmeyi sever…' dedi."

Nusret ağbiyi görünce soracağım, Selçuk Altun kendisinden başka yüzlerce yazar şairden söz eder; bu olumsuz kanıya nasıl ulaştın diye.

Ahmet Günbaş (Gürbaş değil!) benim gibi evi olmayıp durmadan taşınan "kitaplı"ların acıklı hallerini anlatmış. Dokunaklıydı. Her taşınmada bir bölüm kitabım daha gider; ben bile nefret ederim toplayıp kutulara koymak ve de sonra açıp yerleştirmekten. Taşıyıcı firmaya kitap sayısını özel olarak göstermek lazım sonradan fiyat eklemelerinde kazık yememek için; kitap taşımayı hiç sevmezler. (Okumayı da hiç sevmediklerini kolayca söyleyebiliriz!)

Günbaş'a bir önerim, bir sahafa sat yazıp çizmede en çok kullandığın kitap dışındakileri! Hem kitaplar hapsedilmemiş olur, dolaşıma girerek binlerce insana ucuza kendini okutma olanağı bulur, hem sen gönül rahatlığına ulaşırsın.

Beş bin kitabımı bine indirdi sahaf Şaban; minnettarım! (Gerçi Halk TV'de programım son bulunca işsizlik dönemimde ev kiramı bu kitapların satışıyla ödedim, o başka!)  

Derginin "Atardamar" bölümü Trabzonlu gazeteci yazar Alaettin Bahçekapılı'ya ayrılmış. Ahmet Özer o ünlü "söyleşi"lerinden birini daha yapmış.

Mehmet Ergün'ün Resimli Ay'ın Nazım Hikmet Serüveni başlıklı çalışması oldukça kapsamlı ve herkesin saklaması gereken bir çalışma bence.   

 AKATALPA

Aylık Şiir ve Eleştiri Dergisi Şubat 2016 - N: 194

"kalbimden kurşunlar çıkıyor/ah benim hüznüm/yurduma ağlıyorum." (Şerif Temurtaş)

Bu denli istikrarlı çıkan (ve postalanan!) dergi azdır. Edebiyat ve Eleştiri'yi hep geç çıkarmış birisi olarak kıskandım.

Cihan Oğuz'un "Şecere" adlı "Gavur ölüsü gibi çöktü üstüme hayat" diye başlayan şiiri bir tartışmayı anımsattı: Nazım Hikmet'in "zavallı bir çingenenin/kıllı/ siyah bir örümceğe benzeyen eli" dizeleri üzerine yapılan "ırkçı" mıdır tartışmasını! Adeta Müslüman dünyasına karşı haçlı saldırısı altında olsak da bu konularda biraz daha dikkatli olmalıyız düşüncesindeyim. Şiire uyar mıydı bilemem ama Cihan Oğuz en azından tırnak içine alabilirdi bu deyimi.

Mehmet Mümtaz Tuzcu'nun "Magna Ca/ rta" başlıklı ilginç şiiri harf aralarında boşluklar, yazım kurallarının yerlerinin açıklığı, sözcük içinde büyük küçük harf kullanmanın yanında şiirin görsel olarak kılçıklarla dolu karışık bir kaosu ortamı duyumsatması ilginç "devrimci" bir deneme gibi geldi bana. Yazılış tarihi "15 Ocak 2016" olduğuna göre yaşadığımız günler üzerine alay, yergi, itiraz dolu bir sanatçı refleksi. Çok sevdim. (Herhalde baskı hatası değildir!)

Tahir Abacı, Kitap-lık'daki "üçleme"yi dörtleme haline getiriyor. "Şiirde Tematik Alanlar" adlı yazısında, "Sayısız inceleme ve eleştiri yazısı temadan yola çıkmıştır. Doğaldır da bu, çünkü genel anlamda okuru daha çok ilgilendiren şiirin nasıl söylediği değil ne söylediğidir.(…)"

Yeri gelmişken Akatalpa şairleri bu birbirine benzer duyarlıkta ele aldıkları hep aynı/benzer "tema"ları nereden buluyorlar; bir sorsa Tahir Abacı!

Ozan Genç'in "Artık Etkinlik Yok Çorba Var" adlı yazısını herkesin okumasını dilerim. Muzaffer İzgü gülmecesini aşan oranda aralarda güldüm durdum. Karadeniz kentindeki bir "etkinlik"e davet edilince gelirim diyerek tuzağa düşmesi sonrası orada yaşadıklarını biz yazar şairler, hepimiz az çok yaşamışızdır. Müthiş bir öyküydü. Teşekkür Ozan.

İbrahim Oluklu, Vural Bahadır Bayrıl'ın 9 Aralık tarihli Zaman Kitap'ta Gülten Akın şiiri üzerine yazdığı yazıyı eleştirmiş. Bayrıl'ın, "70'li yıllarda toplumcu gerçekçiler propagandist şiir yazdılar" saptamasının bir özgünlüğünün olmadığını, aksine klasik eleştirilerden olduğunu vurguluyor. Bayrıl'ın, Gülten Akın'ın bu propagandadan "arınmış şiir" yazmıştır demesine de itiraz edip "Bu ele alış ideolojiktir. İyi ki de öyledir!" diye nokta atış yapmış. Sağolsun.

Mahir Karayazı, Serap Aslı Araklı, Oresay Özgür Doğan, Rasim Demirtaş, Ertuğrul Tiryaki, Hakan Cem, Döndü Açıkgöz, Ünsal Çankaya, Recep Yılmaz, Muammer Karadaş, Fırat Caner, Mehmet Rayman, Altay Ömer Erdoğan, Necati Eker, Aytekin Karaçoban, Hasan Efe, Erkan Kara, Şerif Temurtaş, Öztekin Düzgün, Yaşar Kavas, Osman Serhat Erkekli, Narin Yükler, Barış Erdoğan, Yeprem Türk, M. Güner Demiray, Onur Bayrakçeken, Yunus Emre Öksüz, Akatalpa'nın diğer yazar ve şairleri

 SONSÖZ

Ancak bu kadar dergi okuyabildim/yazabildim bu ay. "Kısa kes"ip bir çok dergi daha ekler sayfamın okunma sayısını artırabilirdim ama "esnaf"lığı edebiyat anlayışım ve siyasal ilkeler ve düşüncelerimin yanına yaklaştırmayı bile başaramadım; diğer dergi emekçileri affetsin.

Evet. Yazmak için saatlerce oturmaktan ağrıyan sırtımı geriye yaslayıp dergilerden kalanları düşündüğümde şunu söyleyebilirim: Bizim edebiyat dünyamız pek neşeli bir grup! Mutlu, küçük bir dünyaları var.

Öyle neşeliler ki onlar sıcak yuvalarında kitap okuyabilsin, boğaza karşı güven içinde kahvesini yudumlayarak dergisini okusun diye çelik kaskından vurulup göçmüş askerlerin yoksul aile ocaklarından yükselen çığlığı duymuyorlar, tehlike için uyaran obüs seslerine bile sağırlar!

Gelecek kuşaklar bugünün tarihini okurken, dünya bütün güçlerini Doğu Akdeniz’e ve Türkiye’nin güney sınırlarındaki ülkelere yığdı; tarihin en büyük trajedisi burada yaşandı diye okuyacaklar. Ama maalesef "zamanın" edebiyat dergilerinde bu konuda en küçük bir ipucu bile bulamayacak, böyle bir kaygı, dert, sorumluluk duygusu taşıyan şiir, yazı, öykü oku(ya)mayacaklar! 

Ahmet Yıldız

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)