Neden bir soru hem tırmalar kulağı, hem yalar,
demeye  alışmış duvarlar,aşıp geldim,
sonra üç yapraklı bir çiçek olup parıl parıl yanarak
dolmaya bir vazoya dikdörtgen  
masa üstünde bir soru, ah!
diz dövüp durduğum hangi toplantıda
unutmaktan!  Dil, Tarih ve Coğrafya
çekmecesini çekiştirdiğim şimdi 
belleğim sanıp aaah!  sormak için,
unutmamam gereken şeyleri
neden unutturur bana!
Hadi çabuk tutun elinizi, vermeli birisi
 bu sorunun yanıtını bana:
Ne zaman, nerede  yitirir sözcükler etki gücünü?
 
Ben o toplantıdan beri gücüne hep inandım sözcüklerin!
Öğretmişti bana  çünkü, zaman gelir
bir krala benzer sözcükler de tıpkı
yaşlanırlar, yönetimdeki ağırlıkları erir,
sönerler tıpkı, aşınır parıltıları zaferden zafere koşmaktan
yorgun düşmüş bir komutanın omzundaki yıldızlar gibi onlar da.
 
Açıklamanın tam burasında elektrikler kesilmiş ve
lambalar sönmüştü,
iyi anımsıyorum herkesin nutku kurumuş
bulunduğumuz salon,
karanlığın ve suskunluğun şiddetini ölçer bir laboratuar olmuştu!
 
Bizse deney sonucuna odaklanmış birer laborant!...
İşte tam bu sırada yerinden fırlayıp içimizden  birisi şimşek hızıyla,
vaktin  o kıvılcımlar saçan anını anımsatırcasına:
Ama beyler, yerinde oturan  beyler,
bir şeyi unutmuş olan beyler ,
sizi beklemekte, yerlerinizden kalkışınızı, müdahalenizi
sırtları tozlu sözcükler!..
Sanadır bu sözüm ey şairim, ey yazar,
hokkabazlıkta yok üstüne!..
 
Doğrusu çok parlak gelmemişti bana bu söz,
biraz da alınmıştım ,ama yetmişti
bar bağlamış dilimi  silmeye!..
 
Kimi zaman karamsarlık bunu çökse de üstüme,
 o gün bugün sözcüklerin gücüne olan inancımı korurum...
Neden yinelemek ister insan hep aklında olan bir şeyi örneğin?
İhmal etmedim, sordum bu soruyu kendime her fırsatta:
 
Herkeste var olan bir duygu sanırım
bu kaybetme korkusu, ya da bir gün unutulurum!
Bu duyguyu aşmak için peki, neden
bir mezar değildir ki insan, neden bir Nietzsche?
yürüsün  üstüne üstüne!..
Esinlenmiş bir  Nietzsche'ydim :
"Taşlar ne işitir ne de görür bir şeyi
Yine de hıçkırır hafiften,
'Unutma beni. Unutma beni.' "dedim.
 
Bir şey daha var, hemen her yaz sonu tanık olurum,
yazgılarına nasıl  boyun eğer kuru otlar;
tenlerini her okşayışta hafiften yel,
duyumsarlar enselerindedir  ağır nefesi ölümün!..
 
Buydu  işte  sözün gücünden kastım;
kuru ota can vermek! Tanrı işi olamaz;
doğayı taklit mi, o da geçer sanat değildir.
Peki, kim verecek  canı ki haykırsın sözcükler hep bir ağızdan :
Vatan yahut Silistre!...
 
Yoksa itibarlı  mitlere mi devretti
gücünü Grek tanrıları
gider ayak yeşertsin  için
edebiyatı?.. 
 
Adil Yılmaz

GERCEKEDEBİYAT.COM


ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)