Sonum Başlangıcımdır tiyatro oyunundan izlenimler / Güldem Eczacı
“ben ağaçların soyundanım Kökleri toprağına sımsıkı tutunmuş, gövdesiyle dimdik ayakta, oksijeni, çiçeği, meyvesiyle üreten, doyuran, bulunduğu yeri güzelleştiren, dalları, yaprakları göğe dönük, barışı, iyiliği yakaran, ağaçlarla soydaş “şair kadınlar” hep aynı şeyi istiyorlar: Onları sevip de saymayan, gücünü, iyi niyetini sömüren, düşüncelerini, yaşam görüşlerini, yaşamdaki ve entelektüel dünyadaki duruşlarını, hatta duygularını görmezden gelip yalnızlaştıran herkese, her şeye karşı direnmeyi öğretmek, içlerindeki ağacı uyandırıp ona can suyu olmak. Etik, estetik, adaletin peşinde, günümüz dünyasının karamsar, yılgın, sürekli şikâyet eden atmosferine rağmen durmadan ışığa, onun deyişiyle üretmeye çağıran, ülkemizi dünyada şiir ve edebiyat platformlarında başarıyla temsil eden şair-oyun yazarı Nurduran Duman’ın yazdığı Sonum Başlangıcımdır oyunu Bursa Devlet Tiyatrosu’nda seyircisi ile buluşmaya devam ediyor. Kendini gerçekleme çabasında duygusal, düşünsel, düşsel olarak yalnız bırakılan çağdaş bir kadın, Yosun’un hikâyesi Halil Akarsu’nun yönetmenliğinde yalnızlığına inat çoğalarak, üç kadının oynadığı Yosun’larla vücut bulmuş. Zaten yazarın da dediği gibi her kadının içinde onlarca kadın yok mudur? Ceren Kayış, Cansu Yılmaz, Irmak Balkır, üçü birlikte Yosun’u dikkat çekici bir performansla canlandırırken aynı zamanda sahnede şarkı söyleyip dans ederek, şiirler okuyarak çoğaltıyorlar. Oyuncuların sesleri bazen birlikte küçük bir tragedya korosuna, bazen de seslerin eşit aralıklarla ve birbiri ardınca duyularak bir bütün oluşturduğu kanona dönüşerek hoş bir tınıyla tek bir kadının varlığını, varoluşunu katmanlaştırıyor. Varlığını gerçeklemek derdine düşmüş Yosun’un da istediği biçimde birbirine bakan aynalarda görüntünün çoğaldığı gibi, oyunu izlerken kendinde Yosun’dan parçalar bulabilen kadın seyirciler de sanki bu suretlerin devamı oluyor. Böylece tek bir kadının sorunundan evrensel bir meseleye dönüşüyor. Hakemli dergi Akdeniz Sanat’ta yayınlanan “Sonum Başlangıcımdır Oyununda Müzik Tasarımı ile Karakter, Anlam ve Dramaturji İlişkisi” adlı makalede de* Dr. Ayşegül Dinç dans eden üç kadının Bergman’ın Persona filmini anıştırdığını söylerken aynı duyguyla Bergman’dan alıntı yapıyor. “İki Kadın karşılaşır, ellerini karşılaştırır ve sonra birbirine geçerler.” (Müge Turan 2020, Persona: birleşen yüzler, Altyazı Sinema Dergisi 185.Sayı) İçine ustalıkla yerleştirilmiş, Irmak Şahin’in bestelediği Nurduran Duman şiirleriyle, Filiz Dursunoğlu’nun yaratıcı koreografisinde danslarla daha da zenginleşmiş oyunun ışık tasarımını Ali Karaman, dramaturjisini Tolga Güven yapıyor. Dekor ve kostümünü Cenk Oral’ın minimalist anlayışla tasarladığı oyun, acıları ortadaki bir kazanla birleştiriyor, tek tipleşmiş dünyayı üç kırmızı minderle anlatıveriyor. Ataerkil döneme geçilmiş zamanlardaki kadının varoluş meselesine özet bir bakışı izliyoruz oyunun başında, “Yılan Tiradı” ile. Mitik hikâyeler, efsaneler, kadim kültür ve öğretilerle anlatıyor hem en zor işleri başarsın istenen, hem günah yüklenen, suç atılan kadını. Gılgamış’tan İlahi Komedya’ya, yazılı metinlerde bir yandan cennetten kovulma sebebi bir yandan ölümsüzlüğün simgesi sayılan yılanla, kadının yazgısının benzerliğini vurguluyor oyunun başında ve sonunda yinelenen tirat. Yunan mitolojisindeki yerinden Nuh’un Gemisi’ndeki görevine, Çin’den Brezilya’ya, Afrika’ya kadar kadim uygarlıklarda anlatılan efsanelerde yılana yüklenen misyonu kadının toplumdaki yüklerine benzeterek saygı duyulup da sevilmeyen, ne yapsa yetmeyen, yazgısını değiştirmek için çabalayıp duran, ilerledikçe kendini tüketen, tükendikçe vazgeçmeden yeniden üreyen, üreten kadına dikkat çekiyor. Oyun, vurucu bir sahneyle, oyuncunun “Yılan Tiradı” performansıyla başlarken daha ilk andan seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Katmanlı bir anlatı ile hem kadını hem de entelektüel yalnızlığını imleyen, tarihle, edebiyatla, mitolojiyle bezenmiş Yılan Tiradı, etkileyici gücüyle, tiyatroya ilişkin okullarda okutulmayı hak ediyor, hatta giriş sınavlarındaki mülakat metinlerinden biri olsa ne güzel olur. Böylece hem tiyatromuz hem dünya tiyatrosu yıllardır yinelenen klasik metinlerin yanında, şair bir kadın yazarın dilinden kadını betimleyen yepyeni bir metin kazanır. Oyunda sözü edilen dairesel ouroboros, doğanın ebedi döngüsünü anlatan, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan veya ejderha şeklinde resmedilen semboldür. Kendini yeniden yaratma ve sürekli, sonsuz bir döngüde olmayı simgeler. Felsefesinde dönüşüm yatar. Uroborus, en güzel Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt (çeviri A. Turan Oflazoğlu) kitabındaki şiirsel alıntıyla anlam buluyor. “Her şey gider, her şey geri gelir, ebediyen döner varlık çarkı. Her şey ölür, her şey yine çiçeklenir, ebediyen sürer varlık yılı.” Nietzsche felsefesine göre de hayatın ve varoluşun kendisi sosuz ve sürekli değişim, dönüşüm içindedir uroborus gibi. “Kuyruğunu ısıran uroborusum ben!” diye başlayan oyun kadının yazgısını, yaratıcı gücünü, çabasını hem şekilsel hem de içerik olarak döngüsel bir formla anlatacağını sezdiriyor sanki seyirciye. Yine Dr. Ayşegül Dinç’in makalesindeki detaylı inceleme de oyun metninin yanı sıra müziklerinin kullanımı analiz edilirken tiradın hem başta hem sonda yinelenmesinin şematik olarak da kuyruğunu yutan yılan (Uroborus) figürünü desteklediğini vurguluyor. Prolog ve epilogda kullanılan müzik yapısının bütünlüklü imajı betimlediği ve Yosun’un ilkel tarafının bölünmüş kişiliğinin aksine bütünlüklü olduğu anlatılıyor. Özellikle Yılan Tiradına dikkat çeken Dr. Ayşegül Dinç, “Oyunun başındaki flüt yılanın uyandığını ve ayağa kalktığını imler…” diyerek müzikle de konuların birbirine eklemlendiğini söylerken tam kadansla bitmeyen “Yarım Çember” (Nurduran Duman şiirinden bestelenmiş) şarkısında yarımlık hissinin müzik malzemesiyle de verildiğini anlatıyor. “Şarkı sayesinde olaylar anlatılmaksızın dönüştüğü hâl anlaşılır. Yosun’un ağzından ne hissettiği duyulmaz. Şiir, şarkı Yosun’un iç dünyasının sesidir…” diye ekliyor. Düşünce uçuşmaları arasında ressamlardan, tablolardan, şairlerden bahsederken Dinç’in deyişiyle “ses, renge, renk şiire, şiir şarkıya dönüşür...” Makale oyunun müzikleriyle, şiirleriyle metne uyumunu ortaya koyuyor. Oyunda “Bence Kayıp Zamanın İzinde'den önce Ulysses'in okunması gerek, ondan önce de Odysseia'nın.” diyen Yosun okuduğu, yaşadığı, esin aldığı her şeyi uçuşan zihninde sığdıramıyor artık, taşıp çağlamak istiyor. Beğendiği tabloları, ressamları, şairleri, dinlediği müzikleri, okuduğu binlerce sayfalık, edebiyatın en zor okunan, en zor anlaşılan kitaplarıyla ilgili bilgilerini kiminle paylaşacak? Sanatın kıvılcımının bir araya getirdiği Şair Anna Ahmadova ile ressam Modigliani’nin aşkını kiminle konuşacak? Dünyanın bir ucundaki sanatçı dostundan öğrendiği en eski masal Hindistan’ın Pançatantra’sı ile kimi şaşırtacak? “Bıktım Yunan mitlerinin vurdu kırdısından. Egosu tavan yapmış kahramanlarının durup dururken başkalarının yaşam alanlarına dalıp ortalığı karıştırmalarından” derken bireylerin düşünüşlerini, davranışlarını etkileyen köklerin mitolojiden beslendiğini bilen Yosun, şiddet düşkünü Yunan mitolojisinin öğeleri ile beslenen düşünce sistemlerinde insanlığı savaş, zulüm, sömürü düzenine çeken zihniyeti eleştiriyor. Kendi kültürümüzün yapıcı, üretici, dayanışmacı öğelerini içeren mitolojik kahramanların unutturulup şiddet eğilimli Yunan tanrılarının esin kaynağı yapılmasına kendi yaratım dünyasında isyan ederken bunu tartışabileceği kimseler bulamıyor. Günümüzün iletişim tuzaklarına düşmüş herkes gibi en yakınındaki arkadaşlarınınkiler de dahil olmak üzere tüm “Gözler, eller telefonda!” Fizikten, matematikten söz ediyor. “Bence uzayda, hatta aramızda kara maddeden de başka bir şey var, bizim göremediğimiz bir madde. Aramızda olup biteni o madde iletiyor. O nedenle sen beni aramadan önce ben seni arıyorum.” İlişkilerini bilimsel gözle de inceliyor. “Yalnızlık çarpı yalnızlık çarpı yalnızlık... Yalnızlık küp...” Matematikle hesaplıyor üslerle çoğalırken kökünden kurtulamadığı yalnızlığını. Esin aldığı donanımı konuşmak, beyin fırtınaları yaratıp tasarımlarını çoğaltmak isterken çoğalan yalnızlığını sayılarla dile getiriyor. Entelektüel kadının yalnızlığı bu. Erkek olsa buluşup paylaşırdı sabahlara kadar uzayan sohbetlerle, rakı sofralarında. Yalnızca entelektüel çevrede değil, günlük hayatta da Yosun anlaşılamama, paylaşamama şiddetine uğrayıp kabuğuna çekiliyor. Yosun’a göre onu yarış atı gibi gören, dünyadaki en iyi şair olmasını isteyen sevgilisi tarafından da anlaşılamayınca onunla da duvar örüyor arasına. “Sizin dışarınız” deyip her gün dışarıya gidip gelen metinlerarası bir atıfla (Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken) adını verdiği kedisi Godot’dan başka hiç kimseyle, hiçbir şekilde temas kurmuyor, konuşmuyor, görüşmüyor. Eylemsizliğin, umutla umutsuzluk arasında gidip gelen bekleyişe eklendiği eserde olduğu gibi Yosun, kedisi Godot ile onu bağdaştığı yaşamla buluşturacak, duygu kırıklığını onaracak bir şeyleri bekleyip duruyor. Entelektüel yalnızlığı fiziksel yalnızlığa dönüşüyor, fiziksel yalnızlık duygusal yalnızlığa... Yalnızlık döngüsü sürüp gidiyor. Bu gönüllü sürgünde, bir yandan duygu kırıklığıyla baş etmeye çalışıp bir yandan da dik durma çabasıyla “konuşamadığım için yazıyorum” diyerek yine bir çıkış yolu yaratıyor kendine. Döngüyü kırmak da bir seçenek olsa da Yosun meydan okumaları, zorluklarla baş etmeyi seven biri. Yosun’un anlattıkları, metinlerarası göndermeleri kimi seyirci tarafından bilinmiyor olsa da merak uyandırıyor. Bu merak oyunu seyirciyle birlikte eve götürüyor, araştırma yapmasına yol açıyor. Bu noktada, Yosun’u yazan Nurduran Duman da yıllar önce bir röportajdaki sözlerini hayata geçirmiş oluyor. Duman, daha genç bir şairken 2011 yılında Sanat Yaprağı Dergisinde, Mehmet Tanju Akerman’a verdiği röportajda “Şairin işi okuru yukarı çekmektir.” diyerek poetikasının temel taşlarından birini çoktan belirlemiş. Bu oyunla da şiir okurlarından sonra tiyatro seyircisine de bu poetikasını sunmuş oluyor. Okurları gibi seyircisini de tutup kendi renkli, zevkli, zenginleştiren entelektüel dünyasına çekiveriyor. Sanat için sanatı savunan yazar aslında bu savının toplumu desteklediğini ispat ediyor. Nitelikli ürünler üretmek toplumu niteliğe davet etmektir çünkü. Toplum bir biçimde, kısa ya da uzun zamanda o davete yanıt verir, verecektir. Oyunun ismindeki son ve başlangıcın aynı anda kullanımı Yosun’un lineer (doğrusal) olmayan zaman algısını da betimliyor. Belleği zamanda sıçramalar yaparken başka bir kadın hikâyesini dinliyoruz. “Yangın!” sözüyle başlayan sahnede Yosun kaybettiği Teyzesine duyduğu özlemin hâlâ yakan acısını haykırıyor. Kocasının baskısı altında sevdiklerinden, kendi ailesinden koparılmış, köklerinden, yapraklarından kurutulmuş bir ağaç gibi, anne yarısı Teyzesi ile yaşayamadığı yılları, ölürken hastanede paylaştığı birkaç saate sığdırışını anlatıyor, ağıtlarla Yosun’lar. Hiç göstermeden, gözyaşını içine akıtan kadınların ömür boyu yaşadığı bu duygusal şiddetin onu tanıyan herkesi nasıl etkilediğini, yangınının çevresini nasıl kül ettiğini izliyoruz. Mizanseni, koreografisi, müziğiyle de bir olup ağlatan sahnede ortadaki kazanda karıştırıyor Yosun, Teyzesinin ve tüm teyzelerin acılarını kendisininkine. Acıyı pişirirken acı da onu pişiriyor, büyütüyor, salondaki gözyaşlarını tutamayan seyircileri de büyüterek. Oyunun sonunda Godot’un dışardan getirdiği bir sürprizle Yosun’un bedeninde hissettiği kayboluş katmanlı bir anlamla şaşırtıyor seyirciyi. En başından beri üstüne çöreklenmiş, artık dayanacak gücünün kalmadığı yalnızlık mıdır Yosun’u etkileyen? Yoksa bir halüsinasyon mu yaşıyor? Bakalım siz ne düşüneceksiniz izleyince? Duygu kırıklığını belli etmeden kendi kendini yiyen, toplumun dayatmalarına karşı çıktıkça ayrışan, yalnızlaşan, parçalanan, kedisine ve kalemine sığınıp ayakta kalmaya çalışan Yosun’lar, kuyruğunu yiyen yılan gibi sonsuz döngü içinde yeniden çabalayarak var olmaya çalışıyorlar, uroborus gibi... İçindeki üç farklı kadınla yalnızlığının, geçmişinin, varolmanın savaşını veren Yosun’un hikâyesi bütün kadınların içindeki ağaca can suyu olsun. İyi ki tiyatro var. Emeği geçen herkesin yüreğine sağlık. Yolu açık, alkışı bol olsun. Yılmak yok, sonum başlangıcımdır... “Tam da şimdi ağaç olmalıyım aslında. Biliyorum bugün olmazsam daha sonra çok zor.” (Nurduran Duman) NOTLAR * Dr. Öğr. Üyesi, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü **Sonum Başlangıcımdır Oyunu YILAN TİRADI “Uroborusum ben kuyrukyiyenim, kendi kendimi hem döller hem yok ederim. Bir subaşında Gılgamış yorgun düşmüş uyurken, onun yerine ölümsüzlük otunu yiyenim. Hep birilerinin yerine bir işler edenim. Çin’de salyası döl yerine geçen dragonum, kadınları anne ederim, Brezilya’da kısır Tupi-Guarani kadınları anne olsun diye kalçalarını döverim, Afrika’da Tchokweler’in zifaf yatağının altına konan tahta heykel benim heykelim. Önce tanrı dersiniz, yaşamın, ölümsüzlüğün simgesi, sonra ölüm dersiniz, cennetten kovulmanıza sebep olan şeytanız ya biz! Bir karar verseniz… İnsan değişir. Düşüncesi en oynak, en güvenilmez şeydir. Bir an iyi olan düşünce anında kötüleşiverir. Düşünce benden daha kıvrak bir şeydir. Ben, yeşil yılan! Bir adım da Şahmaran! Sevgisinden korkup sevilene kızan âşıktan gayrısının öfkesine saygı duymam! Nedir bana olan bu öfkeniz? Dante’nin İlahi Komedya’sında ben boğmuyor muyum hırsızı? Büyük İskender’e yol göstermedim mi? Apollon’un oğlu Lamos’u ben büyütmedim mi? Bu öfke niye? Evliya Çelebi şahidimdir, Nuh’un gemisindeki deliği ben tıkamadım mı kuyruğumla? Kimse düşünmez hani bizim sevgiden payımız? Hiç incinmez, biz de dokunulmaya ihtiyaç duymaz mıyız? Ya sabrım ve sükûnetim? Nerelerde yaşıyorum hiç sordunuz mu? Hangi karanlık ve soğuk dehlizlerde hayata yollar açıyorum? Kötülük ve hastalıklar yutuyorum? (*Hemen her kültürün*) tıp sembolü olmam boşuna mı? Bunun da mı anlamı yok, (*yıllardır süregelen bu işaretin*) En iyisi gelin laf etmeyin dilimin çatalına. İçinizdeki dedikoducuyu, çatal dilli arabozucuyu benden bilmeyin. Zülfikar’a benzer, bir yanı şiir, bir yanı şifadır benim dilimin. Kuyruğunu ısıran uroborusum ben. Kısırdöngüye, sonsuzluğa, paradokslara bile ilham veren ben değil miyim? Sonum başlangıcımdır. Bir subaşında Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu yuttumsa, yazgımdan! O gün bugündür telli pullu gömleğim hep pırıl pırıl, hep yenidir. Sürünerek ölmemek nasıl bir ölümsüzlükse. Saygı duyulup da sevilmemek. Vay benim üçgen başım! Kalın küt kuyruğum… Ah, bu başımı vuran ben değil miyim taşa toprağa, gövdemi çöle sıcağa sunmadım mı? Tuza yıldıza sürdüm, kazıdım, kendimin içinden sayısız kere sayısız çıktım, pul pul döktüm de şu alnımı, değiştiremedim işte gene de yazgımı.” * * “...Kuyruğunu ısıran uroborusum ben. Kısırdöngüye, sonsuzluğa, paradokslara bile ilham veren ben değil miyim? Sonum başlangıcımdır. Bir subaşında Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu yuttumsa, yazgımdan! O gün bugündür telli pullu gömleğim hep pırıl pırıl, hep yenidir. Sürünerek ölmemek nasıl bir ölümsüzlükse. Saygı duyulup da sevilmemek. Vay benim üçgen başım! Kalın küt kuyruğum… Ah, bu başımı vuran ben değil miyim taşa toprağa, gövdemi çöle sıcağa sunmadım mı? Tuza yıldıza sürdüm, kazıdım, kendimin içinden sayısız kere sayısız çıktım, pul pul döktüm de şu alnımı, değiştiremedim işte gene de yazgımı...” Güldem Eczacı
ve bu ‘bayat’ havayı solumak
kederlendiriyor beni
ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana.”
(Sadece Ses Kalıcıdır - Füruğ Ferruhzad, Çeviri Cavit Mukaddes)
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR