Sonsuz bir alacakaranlık: Postmodernizm / Mehmet Tanju Akad
Post-modernistlerin zihnimizi sokmak istedikleri hapishaneyi yıkmanın yolu, oyunu onların istedikleri alandan çıkarmaktır… Bütün alanlardaki (sanat, edebiyat, bilim, politika, felsefe) tıkanıklılar böyle aşılabilir...
Postmodernistlerin zihnimizi sokmak istedikleri hapishaneyi yıkmanın yolu, oyunu onların istedikleri alandan çıkarmaktır… Postmodernizmi anlamak için kafa patlatmamış olan yok gibidir. Ne olduğunu anlatmaya kalkanlar da sıkıntı çekerler, çünkü düşünce alanında belirsizliği öne çıkaran bir bakış açısı, topluma bakışta can sıkıcı bir yaklaşımdır. Ayrıca bilimde, politikada, mimarlıkta, edebiyatta, müzikte ve her yerde kendi özel bağlamlarında tezahür eder. Bunları genel (ve objektif!) olarak tanımlamak isteyenleri bir sıkıntı basar çünkü gerçekten muğlaktır. Zaten taraftarlarını cezbeden de bu muğlaklıktır. Kendisini bile tanımlayamayan bir şeyi özetlemek kolay değil. Sonuçta, bir dizi ortak noktaları olmakla birlikte, çok sayıda tanım çıkar. En genel şekilde, 20. yüzyıl modernist sanata, toptancı yaklaşımlara ve aydınlanma düşüncesine bir tepki olarak tanımlanmıştır. 1950’lerde varlığını hissettirmeye başlamış, yaygınlaşması 1980 sonrasında olmuştur. Çok uzun süredir, hangi bilgi dalına el atsam, en iyi kitapların genellikle 1930-65 döneminde yazılanlar olduğunu görüyordum. Bu nedenle yıllardır bu dönemin kitaplarını toplamaya büyük özen gösteririm. Bilgi eksikliği olsa bile, doğru bakış açılarını bulma olasılığı daha fazladır. Bu olguyla postmodernizmin etkileri arasındaki ilişkiyi hep hissetmiştim ama bu yazıya oturuncaya kadar bağlantıyı şimdiki kadar net görmemiştim. Biraz daha düşününce edebiyat alanında da bu dönemle kolay kolay boy ölçülemeyeceğini görüyoruz. Tabii ki, bu parlak dönemin sona ermesinde postmodernizm tek faktör, hatta belki başat faktör de değildir ama birçok bağlantı olduğuna şüphe duymuyorum. Epeydir, genel olarak bilimlerde, ama özel olarak da toplum incelemelerinde ve bunun sonucunda politika alanında ciddi bir tıkanıklık yaşıyoruz. Felsefe konusunda kendisini yetiştirmiş bazı tanıdıklarım bunun felsefedeki tıkanıklıkla ilgili olabileceğini öne sürdüler ve post-modernizm aşılmadıkça, bütün alanlardaki (sanat, edebiyat, bilim, politika, felsefe) tıkanıkların aşılamayacağını öne sürdüler. Noam Chomsky, post-modernizmin anlamsız olduğunu, çünkü analitik veya ampirik bilgiye hiçbir şey eklemediğini söylemişti. Böyle bir anlamsızlıktan şayet söz edilebilse (çünkü başka ne beklenebilirdi ki acaba), bu belki de dünyanın mevcut sosyal sıkıntılarının bir başka ifadesinden, ya da çıkmazlara boyun eğmekten ibarettir. Modernizm genel olarak yakın çağın sonlarından 20. yy’a uzanan bir dönemi anlatmak için kullanılır. Düşün ve bilim alanındaki gelişmeleri, aydınlanmayı ve bunun teknoloji ve üretimdeki, dolayısıyla sanat ve edebiyatta ve toplumsal hayatın tüm alanlarındaki etkilerini ima eder. Post-modernizmin daha önceki değil de 20. yy. modernizmine bir tepki olmasını izah ederken, bunun yolunu açan iki büyük gelişmeden söz etmek mümkündür. Bunlardan birincisi 20. yüzyılın başında Max Planck ile başlayan kuantum fiziği ve Einstein’ın rölativite teorileridir. Fiziki gerçekliğin determinist olmadığı 20. yüzyılın bazı büyük fizikçileri tarafından ileri sürülmüştür. İkincisi de bu yüzyılın büyük karışıklıklarının “meta narratives” ya da “büyük anlatımlar” adı verilen genel yaklaşımları itibarsız kılmasıdır. Toplumsal pratik, örneğin, bir yandan liberalizmin büyük bir yalan olduğunu ortaya çıkarmış, diğer yandan sosyalistler de iddialarını ispatlayamamıştır. Belki ileride bunu yaparlar ama bu günümüzde sadece bir iddia haline düşmüştür. Sosyalizmin başarısızlıkları insanlığın, sosyo-ekonomik anlamda gelişim çizgisinin sonuna geldiği (kapitalizmin evrenselliği) şeklindeki iddiaların yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bu zafer çığlıkları devrimci sanat ve edebiyat ile sosyal bilimler ve politika gibi alanlarda ilerici tutumları sahipsiz ve güçsüz bırakmıştır. Güçsüz bırakması normaldir çünkü ilerleme her alanda inişli çıkışlıdır ama ilerici tutumları sahipsiz bırakması, bunun zihinlere yansımasının ne kadar moral bozucu olduğunu göstermektedir. Post modernizm en genel hatlarıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında batı dünyasında geliştirilmiş ve -aralarında birçok Marksist de bulunan- hayal kırıklığı içerisindeki akademisyenler bunda baş rolü oynamışlardır. Önce utangaç şekilde, sonra giderek artan bir cesaretle Marksizmin ve sınıf teorilerinin öldüğünü, tarihi analizlerin yerini başka (yerel, mekansal, anlam çözümleyici) incelemelere bırakması gerektiğini ileri sürdüler. "Tarihin sonu" tezleri bu sürecin bir devamından, hatta mantiki sonucundan ibarettir. En çok sorguladıkları, dolayısıyla reddiyesini savundukları hususlar nedensellik (neden-sonuç ilişkileri) ve determinizm (gereklilik) ile ilgilidir. Bunların materyalizme, ama özellikle de kaba materyalizme bir tepki olarak geliştiği açıkça görülmektedir. Ve hatta şunu söylemek de mümkündür ki, Marksizm 1930’larda canlılığını yitirip dogmatikleşmeseydi post modernizm bu kadar gelişme gösteremezdi. Bunu bir neden olarak ortaya koyabiliriz belki, ama bu durum onları mazur gördüğümüz anlamına gelmez. Tıpkı bir cinayetin nedenlerini ortaya koymamızın onu suç olmaktan çıkarmayacağı gibi. Bu gayretleri, burjuvazinin ideolojik mücadelesinin umutsuz girişimleri olarak küçümsedik! Gerçekliği açıklamak için bilimsel (ve biraz naif şekilde objektif varsaydığımız) gayretlere tepkinin bu kadar etkili olabileceğini hayal dahi edemezdik. Böylece bunun bir heyula gibi felsefenin ve sosyal bilimlerin üzerine çökmesine (dolayısıyla sanat ve edebiyatı da olumsuz etkilemesine) etkili bir şekilde karşı çıkamadık. Öte yandan, doğruyu söylemek gerekirse bunun nasıl yapılacağını da bilmiyorduk çünkü düşünce alanında tıkanmıştık. Düşüncemiz ikili bir kıskaca alınmıştı. İkisine karşı da mücadele ediyorduk ama bunlar bireysel çırpınışlardan ibaret kalıyordu. Bir uçta post-modernizm, diğer uçta modernizmin ucubesi olan kaba materyalizm varken ve bunlar sahanın sınırlarını çizerken, başka bir oyun oynayalım diyemiyorduk. 1960’ların son yükselen devrimci dalgaları içerisinde etrafımızdakilerden bir kısmı kaba materyalizme sıkı sıkıya sarılıyordu, çünkü bu fazla düşünme gerektiren bir yaklaşım değildi ve iman (ya da biat) kültürüne yatkın olanlara kolay geliyordu. Post-modernist düşüncelerin ipuçlarını görüyor ama ne kadar hain bir tuzak olduğunu anlayacak, dolayısıyla mücadelesini layıkıyla yapacak kadar ince eleyip sık dokumuyorduk. Aklımız orada değildi. Öte yandan kaba materyalizmden bunalan zihinlerin bir kısmı bir çıkış yolu ararken pek de fark etmeden bunların mezhebine yaklaşıyordu. Ülkemizde Birikim dergisi post-modernizmin yolunu açanların başında gelir. Terry Eagleton, post-modernizmin farklılıkları fetişleştirdiğini, bunların üzerinden gelinemeyeceği şeklinde bir belirleme yaparak, son tahlilde -kendisini bu farklılıkları temsil eden ve bunlar arasında arabuluculuk yapan bir kurum olarak takdim eden- liberal devletin otoritesini güçlendirdiğini söylemektedir. Bu yaklaşımın toplumculuğu vurgulayan politik düzen ve ahlakın çoğu kavramına karşı olduğunu da ilave eder. Bu tespitlere katılmamak olanaksızdır. Liberal devletin kendisini takdim etme şeklinin sonsuz bir ikiyüzlülük olduğu ise zaten son derece açıktır. Ama bunun çağımızın tek ikiyüzlülüğü olduğu da asla düşünülmemelidir. Sonuçta, bir şekilde gerçekliğin bilgisine ulaşmamız gerekir (gerçeklik ve gerçekliğin bilgisi her halükarda aynı şey değildir). Post modernizmin sosyal bilgiler alanındaki esas fonksiyonu bu ulaşım kanallarını tıkamaktır. Post modernist algı çerçevesinde, tüm gerçekliğin sınırlı ve kesinlikten uzak olduğu ve sürekli değiştiği bir dünyada varılacak nokta, hiçbir teorinin her şeyi tutarlı olarak açıklayamayacağıdır. Topları bu hedefe çevrilmiştir. Ne var ki bu salvoların karşısında durmak zorunda değiliz. HERŞEYİ AÇIKLAYAN BİR TEORİYE İHTİYACIMIZ YOK! Olsaydı fena olmazdı gerçi ama önce bunun var olduğuna inanıp, sonra da bunun için bir savunma hattı kurarak sonuna kadar siperlerde kalmak yenilgiyi baştan kabul etmekten başka bir şey değildir. Bize gereken şey, geçici veya sürekli, her neye bakıyorsak, onları ilgili bağlamlarında anlamamıza hizmet edecek teorilerdir. Teorilerin işlevi bilgilerimizi düzenlemek ve dünyayı anlamamıza yardımcı olmaktır. Teorilerin esiri değiliz. Bu dogmatizmdir. Ne yazık ki birçokları bu –ya da başka bir- dogmatizmi varlıklarının nedeni olarak görüyor. Modernist düşüncenin her şeyi açıklayan teoriler ve prensipler peşinde koştuğu malumdur. Ama buna niçin ihtiyacımız olduğu konusunda tatminkar bir açıklama yapılabilir mi? Bir açıklama, insan zihninin dünyanın (ve evrenin) karmaşıklığı karşısında her şeyi yerli yerine oturtma isteğidir. Bunun kökleri tarih öncesindeki inanç sistemlerine kadar gider. Onlar de kendi evrenlerini açıklamak istemişlerdi. Ama bilime, inanç sistemlerinde olduğu şekilde yaklaşamayız. Bilim bir hedef değil araçtır. Hayatımızı yönlendiremez. Her seferinde belli bir bilgi alanında gerçekliği anlamamıza yardımcı olabilir. Olmayabilir de. Modernizmin hatası genelde düzenli ve rasyonel bir evrende yaşadığımız yanılgısı, post-modernizmin hatası ise kaotik bir evrende hiçbir şeyin kesin olmadığıdır. Her ikisinde ortak olan olumsuzluk ise mutlaklaştırmadır. Birincisi düzeni (ve hatta dinin kainatı açıklama fonksiyonlarını yüklemek istediği) bilimi ve aklı, ikincisi ise belirsizliği mutlaklaştırır. Şimdi geldiğimiz noktaya bir durup bakarsak, post-modernist yaklaşımın sanatlarda biçimsel yanı, toplumsal bakışlarda ise statükoculuğu öne çıkardığı çok net bir şekilde görünmektedir. Yeni sanat akımlarını izleyenler bunu zaten bilir. Toplumcu düşünce açısından statükocu olmasının önemli bir yanı ise referansları tahrip etmesidir. Değişimden yana olmanın ilk adımı bunun için gerekli referanslara sahip olmaktır. Keza değişim eğilimleri değerlendirmek de belli bir referans çerçevesi gerektirir. Toplumla ilgili referanslar temelde geçmişten alınır. Post-modernizmin en büyük düşmanının tarih olması bu referansları tahrip hırsındandır. Bu anlamıyla bilinçli bir kötülük olarak da görebiliriz. Tarihle ilgili referansların tahribi, toplumcu değerlerin tahribiyle çakışan, hatta bunun temellerini hazırlayan bir husustur. “Her şeyi açıklayan mutlak ve kesin doğru”ya hücum adına insanların değer sistemlerini oymuşlardır. Gerçi bunda “mutlak doğru” peşinde olanların hatası yok değildir elbette ama bu tartışmalara takılıp kalmak tuzağın tam kendisidir. Tarihe bakarken de teleolojik bakıştan kurtulmak gerektiğini bazı kişilere hatırlatmak gerekir. Tarihte kaçınılmazlıklar aramıyoruz, sadece bizi yapan geçmişi anlamaya çalışıyoruz. Geleceğin nasıl olacağı asla önceden belirlenmiş bir şey değildir. Sürekli değişen dengeler tarafından sürüklenir. Buna hakim olmak salt irade ile mümkün olmaz. Ancak bu yönlendirmeye katılma olanağı yaratılabilir. Bunun ön koşulları tarihi eğilimleri doğru okumak ve değişime referans olacak değerleri savunmaktır. Post-modernizm tam da bunların düşmanıdır. Günümüzdeki yeni muhafazakarlık ve kapitalizme teslimiyetçilikle burada çakışmaktadır. Teleolojik bakışa karşı çıkarken köprüleri yıkarak bizi eski topraklarda başka yollara mahkum etmeye çalışmaktadır. Yani aslında kendisi de teleolojik bir bakıştır. Sanki hayat ilk hücrelilerden beri bir avuç sermaye sahibinin doğayı talanı için evrimleşmiş gibi bir garabeti öne sürmektedir aslında. Köprüler yıkılmış olsa bile yeni gemiler inşa ederek yeni alanlara geçmenin yollarını bulmalıyız. Kuşkusuz ki sayısız yol vardır. Yol tayin etmeye çalışırken referans alınacak değerler sistemi ise gerçekten karışıklığa mahal verebilecek bir manzara arz eder. Öncelikle uzak geçmişten gelen ve nesilden nesle geçen değerler vardır. Hurafelere inancın olağanüstü yaygınlığının hala sürmesi ne kadar şaşırtıcı bir olgudur. Bunun yanında toplumun aile, çevre ve eğitim sistemi yoluyla aktardığı ve kendisini yeniden üretmek için gerekli gördüğü değerler bulunur. Keza bunlara muhalif değerler de bu alanda sürekli bir mücadele konusu oluşturur. Nihayet başka toplumlardan gelen olumlu-olumsuz değerler vardır. Bunları zihninde bir düzene sokamayanlar, siyasi veya düşünsel olarak nerede dururlarsa dursunlar akılları karışıktır. Önce zihni düzenlemek gerekir. Böyle bir zihin kendi alanlarını yaratır. Zihni düzenlemek sadece bilgileri netleştirmek değildir. Hatta, bu tamamen ikinci planda bir iştir. Önce değerler sistemini netleştirmek gerekir. Bilgileri hangi referansla, hangi hedefe yönelik olarak arayacağız, nasıl tasnif edeceğiz? Sorun budur. Aksi halde sonsuz bilgi yığını içinde yolumuzu daha fazla yitiririz. Zaten yaygın durum da budur. Her gün en acı örnekleriyle karşılaşıyoruz. Zihnini düzenleyemeyenler için post-modernizm kaba materyalizmden çok daha büyük bir tuzaktır. Ama tarih böyle garip yollardan ilerliyor. Bir yanlıştan başka yanlışa hoplanıyor. Buna yanlışlıklar pandülü diyoruz. Uçlara savrulanlara takılıp kalmadan yola devam etmek gerekir. Notlar: 1- 1900 yılında Max Planck’ın ortaya attığı kuantum teorisi, bilimin matematiksel soyutlamaya ifade edilen mekanik açıklamalardan ilk ayrılışı sayılabilir. Radyasyon enerjisi (ısıtılmış bir metalin kırmızı-turuncu-sarı-beyaz ışıması) sürekli değil fakat kesintili ve farklı boyutlardaki kısımlar halinde ışıma gösterir. Planck bu parçalara kuanta adını vermiş ve enerjinin, radyasyonun frekansının bir sabit değer ile çarpımına eşit olduğunu ileri sürmüştü. 1905 yılında Einstein bu denklemin önemini farketti ve Planck sadece radyasyon enerjisinin denklemlerini bulduğunu düşünürken Einstein tüm enerjinin –ışık, ısı ve her türlü ışınımın uzayda ayrı ve kesintili kuantalar olarak seyahat ettiğini varsaydı. Kuantum fiziği eski bilimin iki temel dayanağı olan nedensellik ve belirleyicilik ilkelerine darbe indirmiş, daima bir belirsizlik marjı olabileceğini ortaya koymuştur. Eğer fiziki olaylar (hiç değilse belli düzeylerde) belirsizse ve ayrıca tahmin edilebilir değilse bunun toplumsal olaylar için de geçerli olduğu fikrinin güç kazanmaması olanaksızdı. (Frontal lob Sayı 2’den) 2- Terry Eagleton’un post modernizmle liberal devlet arasında kurduğu bağ bir başka konuyu daha düşündürtüyor. Bunun 20. yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşmasının yazının başında değindiğimiz nedenlerinin yanı sıra, kapitalist gelişmeyle ve bunun yarattığı refah toplumuyla da ilgisi vardır. 20. yüzyılın başında sermayenin ve zenginliklerin dünya çapında eşitsiz dağılımı bundan yararlananları batı ülkelerindeki küçük bir varlıklı azınlıkla sınırlamıştı. Aradan geçen yüz yıl içerisinde bu refah bir yandan batı toplumlarındaki diğer sınıflara eşitsiz şekilde yayılırken (üretimdeki devasa artış zaten bunu kaçınılmaz kılmaktaydı) bir yandan da dünyanın geri kalanında yüksek refah sahibi kesimlerin gelişmesine yol açtı. Bugün Bombay’da, Bangok’da, Kuala Lumpur’da ve daha bin bir yerde, batıda görebileceğiniz en üst seviyedeki hayat tarzını bulabilirsiniz. Bunlar dünyanın her yerine dağılmış olan yüzde onluk kesime dahildir. Bu refah, “sözde liberalizmin” (çünkü bu mali sermayenin önüne sınırsız yağma olanağı açmaktan başka bir şey değildir) teorik payandaların çok farklı biçimler altında yayılmasına neden olmuştur. (MTA) Mehmet Tanju Akad Gerçekedebiyat.comNOAM CHOMSKY
MODERNİZM
GERÇEKLİĞİ AÇIKLAMA YOLLARI
Burada 20. yüzyılın büyük akıl karışıklığından söz etmek gerekir. Bizim neslimiz, 1960’lı yıllarda geri dönülmez şekilde akıl ve bilim çağına girdiğimize inanır ve havalanmaya hazır beklerken, pistin çevresinde karanlık bir bataklığın oluşturulduğunu, çamurlu suların sinsice yürüdüğünü göremedik.
POSTMODERN SANAT
TARİH
POSTMODERN MUHALİF
YORUMLAR