'Şölen' üstüne birkaç söz / Azra Erhat
Eflatun (Platon), Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu'nun eski Yunanca aslından çevirdikleri Şölen adlı yapıtında akşam başlayıp geceyarılarına kadar süren bir toplantıyı anlatıyor. Azra Erhat Eflatun'un metafizik mistik kesimlerin sahiplenmesini ünlü filozofa haksızlık olarak görüyor.
Eskiden Symposion'u her okuyuşumda bir hal olurdu bana, ürperir, sarsılır, hele Alkibiades'in söyİediği Sokrates övgüsüne geldim mi, büsbütün coşardım. Neden? diye sorardım kendi kendime. Neden böyle duygulanıyorum bu esere? Eflâtun'un en güzel eseri mi Symposion? Değil. Sokrates'in Savunması var, Phaidon var, koca «Devlet» var, Onlar da Symposion kadar güzel, derin, ufuklar açıcı. Şimdi Symposion’u Sabahattin Eyuboğlu ile dilimize çevirirken baktım ki, yalnız ben değilmişim duygulanan, Symposion benim kadar arkadaşıma da sardı. Sebebini de anlar gibi oldum artık. Symposion'un sonunda sevgiye bütün övgüler bittikten, misafirlerin çoğu gidip, kalanlar da uykuya daldıktan sonra, Sokrates, Agathon ve Aristophanes başbaşa kalırlar, tragedya ve komedyadan söz açarlar. Öyle ya, Agathon Atina’nın en genç tragedya şairi, anlatılan toplantıya vesile de onun ilk tragedyası ile kazandığı birincilik değil mi? Aristophanes ise Atina’nın en ünlü komedya yazarı. Sokrates'in bu iki şairle sanat üstüne konuşmasından daha tabii ne var? Ama ne diyor Sokrates? Tragedya yazarı komedya da yazabilmeli, şairin sanatı bir ve bölünmezdir, güldürücü ile ağlatıcı konular arasında ayrılık gayrılık olmamalı. Bütün bunları Eflâtun Sokrates'e uzun uzun söyletmiyor, ama Symposion'da gerçekleştiriyor iki cins arasındaki birliği. Symposion güldürücü olsun, ağlatıcı olsun şiiri de aşan, düşüncenin sanat kalıpları içinde dile gelmesidir. Hellenlerin philosophia bilgelik sevgisi dedikleri felsefeye sevgisini Eflâtun hiçbir eserinde bu kadar iyi belirtmemiştir. Phaidros, Pausanias, Eryksimakhos, Aristophanes, Agathon bu dialogda sevginin çeşitlerini sayıp dökerken, karşılarına Sokrates bir tek sevginin övgüsü ile çıkar: bilgelik sevgisi. Sevgilerin en yücesi olarak anlattığı bu sevgi insanoğlunu mutluluğa götüren tek yoldur, bu yol boyunca adım adım ilerliyen insan yüce sırları çözer, erenlere karışır. Sokrates'in bu yolda kılavuzu bir kadındır. Diotima adlı, Mantineia'dan gelme bir yabancı. Diotima gerçekten yaşadı mı, Sokrates'le konuştu mu, bilmiyoruz. Sokrates ermiş, erince de ne olmuştur, bunu Symposion'un sonunda bize Alkibiades anlatır. Yunan tarihini okudunuzsa, Alkibiades'i, Atinanın baş belâsı bu genç, yakışıklı, varlıklı, şımarık halk önderini tanırsınız. Akrabası ve velisi olan büyük Perikles'e benzemeğe, Atina’ya dünya egemenliğini sağlamağa özenmişti Alkibiades; bu amaçla da nice nice serüvenlere atılmış, 30 000 seçkin askerin ölümüne sebep olan Sicilya seferine Atina’yı o sürüklemişti. Sonra da Atinada yıldızı sönünce, İranlılarla birlik olup, düşmana satmıştı vatanını. Bu atılgan, gözü pek, çılgınca haris politikacıdır bilgeliğe ermiş Sokrates'in övgüsünü yapan, filozofun nasıl olduğunu, nasıl olması gerektiğini bize anlatan. Hem de nasıl anlatır, soyut kavramlarla değil, felsefeden gayrı bir işle uğraşmanın mânasızlığını açığa vuran başından geçmiş gerçek olaylarla, kendini küçülterek ve Sokrates'in karşısında hiçliğini belli ederek. İnsana tesir etmez mi böylesine bir övgü? Symposion, tragedya ile komedyayı birleştiren bir sanat eseridir, çünkü gerçek ve hayali kişileri ancak tiyatroda gördüğümüz şekilde, aralarındaki zıtlıklarla yaşatır. Aristophanes, Bulutlar diye bir komedya yazmış, orada Sokrates'i para karşılığı öğrencilerine haksızlığı haklı göstermeyi öğreten, devlet dinini, Atina geleneklerini hiçe sayıp, bulutlara tapan bir bilgin kılığına sokmuştu. Bu komedya Eflâtun'un anlattığı toplantıdan birkaç yıl önce oynandı. Sokrates'e ne büyük zararı dokunduğunu Savunmasında filozof kendi anlatır. Düşmanları, Anytos'lar, Meletos'lar Sokrates'i suçlandırmak için Bulutlar'daki karikatüründen hız almışlardı. Sonrasını da hep bilirsiniz: Avrupa uygarlığının düşünceye karşı işlediği ilk büyük suç işlenmiş, filozofun zehir içerek ölmesine karar verilmiştir. Bugün bilginler kafa yorar da bir türlü anlıyamazlar neden Eflâtun Symposion'da Sokrates'i Aristophanes'le dostça konuşturur? Onunla barıştı mı, yoksa bu komedya ile başına ne dert açılacağını henüz bilmiyor muydu Sokrates? Boşuna bu kafa yormalar; Symposion'da Aristophanes de, Sokrates de, Alkibiades de sanat süzgeçinden geçmiş kişilerdir. Birbirine zıt olmaları sanat gereğidir. Gerçekle hayal arasındaki kaynaşmadır bu dialoga asıl tadını veren, onu okuduğunuz zaman, bizi sarsan, ürperten, duyguyla titreten. Bu eseri için Eflâtunun dördüncü yüzyıl Atinasının en tanınmış birkaç simasını seçmesi sebepsiz değil. Sophron diye bir mimos yazarının elinden düşürmiyen sanatçı Eflâtun, Symposion'u tıpkı bir tragedya, yahut bir komedya yazar gibi yazmış, yaşıyan kişileri bir daha yaşatarak. Bunun içindir ki, Symposion dialogları arasında özel bir yer alır, felsefe eserinin de sanat eseri olabileceği gösterir dünyaya. Gerçekle sanat eseri arasında bir perde çekmek gerektiğini de çok iyi bilir Eflâtun. 416 yılında Agathom'un evinde yapılan toplantıyı olduğu gibi sermiyor gözlerimizin önüne. Ağızdan ağıza dolaştırıyor bu toplantının hikâyesini. Symposion'u okumaya başladığınız zaman, güçlük çekersiniz anİamakta. Kim ne anlatıyor diye şaşırırsınız. Karşınızda Apollodoros adlı bir adam, bir de Arkadaş denilen insan var. Üstelik bu Arkadaş bir kişi olmasa gerek, çünkü Apollodoros ona «siz» diyor. Dekor belli değil, Apollodoros ticaretle uğraşan bir arkadaşının evinde onunla ve daha başkaları ile konuşmaktadır herhalde. Apollodoros anlattıkça, hikâyenin çerçevesi kesinleşir, mekân şartları kesinleştikçe de zamanda geriye doğru gidilir. Sokrates, Agathon, Aristophanes ve daha başkalarının buluşup, Sevgi üstüne konuştukları akşam yemeğinde Apollodoros bulunmamış, o zamanları felsefeyle uğraşacak çağda değilmiş daha. Bu toplantının hikâyesini Aristodemos adlı bir Sokrates hayranından dinlemiş, bir gün de Phaleron'dan Atinaya giderken, onu Glaukon diye birine anlatmış. Şimdi de arkadaşlarına anlattığı hikâye bu hikâyenin bir tekrarı olsa gerek. Hikâyenin hikâyesi! Bu anlatmanın Symposion'da üç dereceli, dört dereceli olduğu bile görülür. Bir ara Sokrates Diotima ile konuşmasını anlatırken, Diotima'nın anlattığını Sokrates, Sokrates'in anlattığını Aristodemos, Aristodemos'un anlattığını da Apollodoros anlatmaktadır. Zamanda gerileyip ilerliyen bu olay gözümüzün önünde oynanan bir sahne kadar canlı olabiliyorsa da hep bir esrar perdesine bürünmüş kalıyor. Bu toplantının dilden dile geçen hikâyesi büyüyor gözümüzde, tıpkı bir efsane, bir destan gibi. Nerde olmuş bu toplantı, kimler varmış bu toplantıda? Apollodoros, Aristodemos'tan edindiği bilgileri sayıp döker, Agathon'un ilk tragedyası ile birinciliği kazandığı günün ertesi günü değil, daha ertesi günün akşamıymış. Toplantı Agathon'un evinde olmuş, misafirleri de Phaidros, Pausanias, Eryksimakhos, Aristophanes, Sokrates, Sokrates'in yolda raslayıp, toplantıya götürdüğü Aristodemos, daha başkaları ve sonra geç vakit bir sürü sarhoş arkadaşıyla gelen Alkibiades imiş. Toplantının adı symposion. Yunanca symposion sözüne Türkçe bir karşılık bulmakta güçlük çektik. Buna ne ziyafet veya şölen demek doğru, ne de sofra. Çünkü hep birlikte içme anlamına gelen symposion herhangi bir içkili akşam yemeği değil, Atinada birçok özel şartlara, geleneklere göre kurulan bir toplantıdır. Bu geleneklerin ne olduğunu, okuyucularımız metinde ilerledikçe anlıyacaklar. Akşam üstü başlayıp, gece geç vakte kadar sürerdi bu çeşit toplantılar. Hem de iki kısımdı: birine deipnon, öbürüne symposion denir. Misafirler ellerini ayaklarını kölelere yıkatıp, çepeçevre dizilmiş sedirlere uzandıktan sonra, yemek başlar. Deipnon denilen bu yemek faslı ne kadar sürerse sürsün, önemli değildir. Çünkü yemekte içki içilmez, fazla konuşulmaz. Yemek bitince tanrılara dua - edilir, şarap sunuları dökülür, şölenin asıl kutsal kısmı, yani symposion başlar. Symposion bir törendir. Belki her symposion da Eflâtun'unkinde olduğu gibi yüce konular ele alınmazdı, ama burada nasil tanrı Eros'a övgüler söyleniyorsa, her symposion da bir veya birkaç tanrıya "skolion" denilen şiirler okunurdu. İçki içmenin de, şiir okumanın da töreleri vardı. Bir başkan seçilir, nasıl ve ne kadar şarap içileceğini, neler üstüne kimlerin hangi sıraya göre söz alacağını veya şiir okuyacağını o kararlaştırırdı. Symposion'larda hazır bulunan çalgıcı kadınlar da şiir okunurken, kaval çalmakla ödevliydiler. Eflâtun'un anlattığı symposion zengin bir evde geçer. Agathon'un bir sürü uşağı var, misafirlere çeşitli yemekler, bol bol şarap çıkarırlar. İki üç kişinin uzanabileceği geniş sedirler at nalı biçiminde dizilmiştir. Misafirler sağdan sola doğru söz aldıklarına göre, at nalının bir ucunda Phaidros'un sediri, öbür ucunda da Sokrates'le Agathon'un, sonra da aralarına yerleşen Alkibiades'in uzandıkları sedir var. Sırayla Phaidros, Pausanias, Eryksimakhos, Aristophanes (Aristophanes üçüncü geldiği halde, hıçkırığı yüzünden sırasını Eryksimakhos'a verip, ondan sonra söz alır), Agathon ve Sokrates konuşurlar. Arada Aristodemos'un ne söylediklerini unuttuğu yahut önemsiz bulduğu kimseler de var, isimlerini bile bilmiyoruz. Besbelli ki eserini kurarken, Eflâtun konuyu bu altı kişi arasında, herbirinin mizacını, alâka ve zevklerini gözeterek dağıtmış, herbirini kendine has üslupla konuşturarak, konuda derece derece yükselmeğe ve her dialogunda olduğu gibi, asıl söylemek istediğini Sokrates'e söyİetmeğe önem vermiş. Kendinden önceki konuşmaİarın hepsini aşan, hepsini çürüten Sokrates'in konuşması sevgiyi felsefe gözüyle inceler, anlatır. Sokrates yüce sevginin felsefe sevgisi olduğunu belirttikten sonra, Alkibiades'in gelip Sokrates'i övmesi gercek filozofun bir portresini çizmeğe yarıyor. Symposion'un konusu Eros, Sevgi-tanrı ve onun insanlar arasında doğurduğu sevgidir. Hazır bulunanların herbiri, Sevgiye yunanca deyimiyle bir epainos veya enkomion, yani bir övgü söylemek zorundadır. Ama övülen sevginin hep erkekten erkeğe sevgi olduğu da biz yirminci asır okurlarının dikkatini nasıl çekmesin? Eflâtun bu çeşit sevgiyi mi övmek istedi, bizim bir sapıklık saydığımız sevgiyi mi? Hayır, tersine. Yunan toplumunun tâ derinlerine kök salmış bu sevgiye düşmandır Eflâtun. Kanunlar'da zararlı diye açık açık yerer onu, Şölen'i sonuna kadar okursanız, Eflâtun'un çıkış noktasını Atina toplumundaki geleneklerden aldığı halde, sevgi kavramını hangi yola yöneltmek İstediğini anlarsınız. Ama kadınla erkeğin apayrı çevrelerde, apayrı birer ömür sürdükleri İlkçağ dünyasında, cinsel birleşmeler bir yana, sevgi duygusunun aynı cinsten insanlar arasında doğup geliştiğine de şaşmamalı, Symposion'a «Şölen» dedik türkçe. Daha iyi bir karşılık bulamayınca, şölen hiç olmasa toplantının kutsal yönünü veriyor diye bu isimde karar kıldık. Çevirimizde okuyucuların dikkatini çekecek, belki de yadırgıyacakları bazı sözler daha vardır. Bunlardan biri de can olsa gerek. Yunanca «psykhe»> karşılığı «ruh» demedik, can dedik. (1) Eflâtun'la bizim aramıza giren Ortaçağ, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu filozofu türlü kılıklara sokmuşlar, düşüncesine mistik dünya görüşlerinin damgasını vurarak, tanınmıyacak bir hale getirmişler onu. Symposion'u yunanca aslında çevirdik ve yunancasından bir İlkçağ Yunanlısının ne anlıyacağını anlamağa çalıştık. Kavramlardan, terimlerden kaçındık. Bunlar Avrupanın ve Avrupa felsefesinin Eflâtun'a ekledikleri lüzumsuz bir sürü kalıptır. Oysa ki kalıplar içinde düşünmez Eflâtun, Sokrates'i halktan bir insan gibi konuşturur. Biz de onun gibi konuşmağa çalıştık ve çevirimizi Avrupa dillerine yapılmış çevirilerle karşılaştırdıkça, gördük ki türkçede Eflâtun'un diline çok daha uygun deyimler varmış. «Şölen» bir deneme olarak okuyucularımıza sunmuyoruz. Zamanımızda yazılmış herhangi bir eser - bir roman demeğe dilim varmıyor - gibi rahatça okunduğunu görürsek, onu dilimize çevirmekten duyduğumuz zevk iki misline çıkacaktır. (1) Çünkü «Şölen»de ölümden sonra insanın bedeninden ayrılıp, bir başka dünyaya göçen ruhtan bahsedilmiyor, «psykhe» kelimesi sadece bedenin, tenin, yani maddi varlığın karşıtı olan manevi bir varlığı göstermek için kullanılıyor. Bundan başka türkçede daha çok hıristiyani bir mâna ile yüklenmiş olan ve halk diline pek girmiyen «ruh» kelimesinin «Şölen»deki konuşmaları Eflâtunda olmıyan bir mânaya doğru kaydıracağını gördük. Buna karşılık «can» kelimesi çoğu zaman bedenin diriliği anlamına gelmekle beraber, birçok halk deyimlerinde tam Eflâtun'un «psykhe»ye verdiği anlamda kullanılır, «canı sevilme», «canı tez» «can sıkıntısı», «can kulağı, «can isteme», «can kardeşi» gibi. Halk şairlerin de can kelimesinin hemen her zaman bedenin karşıtı olan manevi değer anlamına kullanıldığını görüyoruz. Örneğin: «Gelin, canlar, bir olalım.,.» mısraında olduğu gibi. «Symposion»u çevirirken, Eflâtunun cümlelerinde «canı» hiç yadırgamadık örneğin: «canlarında bereket olanlar», «sevdiği bir cana raslamak» gibi. Kaldı ki bu kelimenin hayat anlamıyla karışması Avrupa dillerinde de vardır; animun kelimesi her iki anlama da gelir. Azra Erhat (Şölen, Eflatun, Rekzi Kitabevi, İst. 1961. 2. baskıya önsöz)
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR