Bu yazıyı köleler için yazdım.

O imitatores, servum pecus!” İşte, böyle diyor Horatius: Bretaklitçiler, sizi köle sürüsü sizi!..

Latin ozanı Horatius (64-8). Fransızlar ona Horace (oras) diyorlar. Taşlamalarıyla ünlü bir ozan. Taşlamaları Satiresadlı yapıtında yer alıyor. Biz onu “carpe diem” sözcesiyle de tanıyoruz. Carpe diem, günü devşirin, günün tadını çıkarın anlamına gelen Latince bir sözce. İki sözcüklük bu sözce, içinde yer aldığı şiirin bütününden çok daha ünlü. Bu sözce Epikurosçuluğun amentüsü olmuş. Fransız ozan Ronsard yaklaşık bin altı yüz yıl sonra, 1578’de “Cueillez dès aujourd’hui les roses de la vie”, devşirin bugünden yaşamın güllerini diyerek Rönesansla canlanmış olan Epikurosçu yaşama sevincine katkıda bulunmuş.  

Öykünmecilere köle diyen Horatius’un kendisi de az çok bir öykünmeci sayılabilir. Örneğin, Yunan lirik ozanı Pindaros’un (518-438) şiirdeki biçim yetkinliğini Latin yazınına kazandırmaya çalışması onun da başka ozanları en azından örnek aldığını, onların düşüncelerinden, yetkinliklerinden bir biçimde esinlendiğini, yazınsal yaratımlarında o esinlenmelerin bir ölçüde devindirici güç olabildiğini, ona yenilikler esinlediğini söyleyebiliriz…

Şöyle diyor Horatius: “Bre taklitçiler, ah sizi gidi köle sürüsü, debelenmeleriniz kaç kez kanımı beynime sıçrattı / Kaç kez gülmekten kırıp geçirdi beni!”(O imitatores, servum pecus, ut mihi saepe / Bilem, saepe jocum vestri movere tumulus!” [Epîtres I (Mektuplar I), 19].

Latin ozan Vergilius’un (70-19) Fransızcaya L’Énéide adıyla çevrilmiş olan ünlü destanı Aeneisde Homeros’un destanına öykünülerek oluşturulmuştur. Aeneis, İlyada ile Odysseia’nın bir öykünüsüdür. Bu yapıtın Fransızca baskısının Önsözü şu bölüntüyle son buluyor: “Vergilius’un bir öykünmeci olduğu ve tıpkı Molière gibi onun da işine yarayan her şeyi bulduğu yerden aldığı söylenebildi; ne var ki bu öykünmeci, esinlenmiş olduğu yapıtları öyle üstlendi ki, onun şiirleri de öbür ozanlar için verimli bir esin kaynağı oldular.” (Virgile, L’Énéide, Paris, Ernest Flammarion, 1934). 

Fransızların Phèdre (fedr) diye ünledikleri Latin ozanı Trakyalı Phaedrus (15 – 50) ünlü bir öykünmeci olduğu ölçüde, kendisine öykünülen bir fabl ozanıdır. Frigyalı Ezop’tan (İÖ 6. yy.) esin kapıp ona öykünerek yirmi üç fabl yazmış, böylece bu yazınsal türü Roma’ya,  Latin yazınına sokmuştur. On yedinci yüzyılın ünlü fabl ozanı Fransız La Fontaine (la fontaine çeşme demektir) Phaedrus’tan da, Ezop’tan da açıkça, göğsünü gere gere yararlanmayı bilmiştir. Ama kendisi öykünmecilerden yakınmış, onları “Maymun” başlıklı şirinde (“Le Singe”, 9. Kitap, 19. Fabl) ve “Tavuskuşu Tüyüyle Süslenmiş Alakarga” (“Le Geai paré des plumes du paon”, 4. Kitap, 9. Fabl) başlıklı şirinde, çalıntıcı olarak anmıştır. (Söz konusu bu şiirlerin Türkçeye yaptığım çevirileri ve özgün biçimleri Çağdaş Türk Dili dergisinin Mart 2014’te yayımlanmış olan 313. sayısında yer almaktadır.)

Kısacası, yazınsal öykünme örnekleri saymakla bitmez. Kimisi açıktan, kimisi gizliden öykünür! Öyle ki öykünmecilerin çoğu boyunlarındaki o kölelik halkasını acınacak bir kıvançla taşırlar, işin içyüzünü kimse bilmez sanırlar.

Kimilerine göre, öykünme olmasaydı, yazınsal akımlar da olmazdı. Onlar şöyle derler: Belli bir dönemin ozanları, belli bir dönemin yazarları birbirlerine öykünerek kendi dönemlerinin "birbirlerini çağrıştıran" ürünlerini verirler... Öyle olunca, dönemlerinin yazın pazarından alışveriş etmeyen ozanlara, yazarlara da pek iyi gözle bakmazlar. Bülent Ecevit öldüğünde, onun ozanlığını “kendine özgü” diye suçlayıp(!) bu özgünlüğe içerleyen, Ecevit’in ozanlığını o yönüyle olumsuz anlamda eleştiren, bir anlamda onu dışlayan ozanlar olmadı değil.

Öykünmeciliği tümüyle karalayıp veryansın etmeyelim! Bu konuda öfkeleri kabaranlar, kanımızca öykünmeciliklerini gizlemeye çalışanlardır daha çok. Küçük bir taşra ilçesinde yakayı ele veren bir cinsel sapığa saldıranların yüzlerine bakınız. Yüzlerindeki öfkenin yoğunluğu öyle gerçek dışı ve yalancıdır ki, sapkınlığın onların da içlerinde yuvalanmış olduğunu anlarsınız…

Çalıntı konusunda öfkemizi yenemiyorsak, öykünmecilik ile taklitçilik sözcükleri arasında bir ayrım olduğunu düşünelim. Öykünmeden anladığımız, “örnek alma”  olsun,  taklitten anladığımız “örneği çalma” anlamına gelsin!.. Bu karşılaştırmayı yapınca, taklitçilik denilen çirkinlik, öykünmeciliğin yanında nasıl da bayağı kalıyor, taklitçiliğin değersizliği nasıl da açığa çıkıyor!..

Taklitçilik hiçbir yenilik yaratmaz, ama öykünmecilik türlü yeniliklere her zaman kapı açabilir. Bu konuda Batı Avrupa’yı düşünelim. Batı Avrupa’da uluslaşma kıpırdanışları başladığında (on altıncı yüzyılda) Batı Avrupalıların övünebilecekleri ne gelişmiş birer dilleri ne de özgün birer yazınları vardı! Öyle olunca, onlar da öykünmeciliğe başvurulmuşlar, ulusal yazınlarını öykünmecilik yoluyla ilerletmeye koyulmuşlardı. Koyuldukları o eyleme “yeniden doğuş” dediler, “Rönesans” adını verdiler. Yeniden doğanlar, eskil Yunan yazınının birer öykünüsüydü. Bu işe “özgün öykünü” dediler,  “imitation originale” dediler.

Osmanlıların Divan yazını ise öykünü değil, düpedüz taklit bir yazındı. O nedenle yüzlerce yıl boyunca ne dilde bir yenilik yapabildi ne de yazında! İncir çekirdeğini doldurmayacak birtakım yinelemeler, kısır döngüler, “virt”ler…

1980’den bu yana günümüzün Türk yazın ortamına baktığımızda, az sayıdaki örnekleri ayrı tutarsak, gördüğümüz aşağı yukarı gene odur!.. Yayınlayacakları dergilere doğru dürüst birer ad bile koyamayan yazın adamları, başkalarından çaldıkları konu ve izleklerle “kompozisyon” yazan ozanlar, yazarlar şunu iyi bilsinler: Yazdıklarının, yayımladıklarının sözlükteki adı hiç kuşkusuz kitaptır, dergidir, ama kesinlikle yapıt değildir!.. ­

Yapıt deyince, esinlendikleri kişi ve yapıtların adlarını kendi adlarına övünçle işleyen ürünlerden söz ediyoruz. Klasik Batı müziğinden örnekler vereyim:

Brahms: “Hayd’ın Bir İzleği (Teması) Üzerine Çeşitlemeler”;
Brahms: “Haendel’in Bir İzleği Üzerine Çeşitlemeler ve Füg”;
Rahmaninof: “Chopin’in Bir İzleği Üzerine Çeşitlemeler”.

Bir anı: 1993 yılıydı. Bir yıl önce Bursa’dan İstanbul’a göçmüştüm. Çocukça sevinçler içindeydim. Umutlarım, düşlerim vardı. [2000 yılında TRT’nin yayınladığı bir Kuzey Kutbu belgeselinde, sunucu şöyle diyordu: “Buradaki beyaz ayılar insanlardan kaçmıyorlar, daha önce hiç insan görmemişler çünkü!” Evet, 1993’te ben de bir tür beyaz ayıydım!] Birtakım işler için Can Yayınlarına da gidip geldiğim oluyordu. Yayınevinin iyesi, sıcak bakışlı rahmetli Erdal Öz’ü, onun Ankara’daki Sergi Kitabevinden, Ankara Üniversitesinde öğrenci olduğum yıllardan beri tanıyordum. Yayınevinin yazmanı Özdemir İnce’yle ise, Can Yayınlarında tanışmıştım… Bir gün, Özdemir İnce’nin bir sözü beni şaşırtmıştı. İnce, yazın dergilerinde şiir yayımlamadığını, yalnızca düzyazı yayımladığını söyleyince, neden diye sordum. Verdiği yanıttan, ortalıkta kapkaççı, çalıntıcı bir yığın “taklitçi şair” olduğunu anladım. Gene de karşı çıktım, aşırılan bir imge, aşırılan bir sözce ne işe yarar, önemli olan o imgeden, o sözceden tutarlı bir yapı oluşturmaktır dedim. Sonra ekledim: Tutarlı bir yazınsal yapıyı da ancak o imgenin bulucusu kurabilir… İşte böyle çocukça sözler, çocukça saflıklar… Özdemir İnce öyle bir saflık karşısında ne diyeceğini bilemedi, yalnızca baktı…  Bilim, sanat, tutum vb. her ortamda olduğu gibi, yazın ortamında da pek kalabalık bir “servum pecus” yığını olduğunu, daha sonraki yıllarda ben de gözlerimle gördüm. Daha önceki yıllarda gördüklerimi de, o deneyimlerimin tartısına vurarak daha iyi anladım. O köleler kendilerini bilirler!..

Bu konuda şimdilik son sözüm şudur: O imitatores, servum  pecus, kendiniz için Tanrıdan biraz esin dileyiniz!

 Ertuğrul Efeoğlu
(Kıyı, Trabzon, sayı 289)

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)