Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Zihinler Neden Tutsak? / Mutluhan İzmir
Yavuz Alogan sağ olsun, son yazılarından birinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü (SAE) eserini daha iyi anlayabilmemizi sağlayacak bir alıntı yapmış: “Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde şöyle demişlerdir: ‘Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur… Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir’ (s.50)”. Althusser her ne kadar serbest piyasa ekonomisinin gereğince sermayenin elinde oyuncağa dönmüş olan devleti hala ana belirleyici etmen olarak sunarak bu gerçeği sulandırsa da, Devletin İdeolojik Aygıtları adlı eserinde, bireyin düşünsel dünyasının, toplumun egemen güçleri karşısında bağımsızlığını korumasının olanaksız olduğunu vurgular. Sözün kısası, üretim-tüketim etkinliğimizin niteliği, düşünce biçimimizi belirlemektedir.
1.Osmanlı devletinin son dönemini kapsayan ve küçülen devletin elinden çıkan her bölgeden koparak İstanbul’a kapağı atmış bir güruhun ekonomik refah ve gelişmiş bir toplum yaratma umutlarının bireysel ütopyalara dönüşmüş olduğu dönem. Bu dönemde ekonomik yapı, yurt dışından alınan borçlara ve yoksul halktan toplanan vergilere dayanmaktadır. Bireylerin hayalcilikleri had safhadadır ve hazine aramaktan simyacılığa dek, kolay para kazanmaya yönelik her türlü hayalin peşinde koşmaktadırlar.
Üretmeden her şeyi hazır bulmaya alışmış, hazırda bulamazsa üretmeye çalışmadan ona ulaşmanın hayallerini kuran bir toplumun bireylerinin düşünsel dünyası nasıl biçimlenmektedir?
Bu sorunun yanıtı SAE’de, İstanbullu bir topluluk örneğinde işlenmiştir. Attila İlhan üretim biçimimiz ile düşünce dünyamızın bağlantısı hakkında şöyle söyler ‘Hangi Atatürk’ adlı eserinde: “Türkiye ekonomik olarak tutsak yaşadıkça, ulusal burjuvazisini doğuramıyor, doğuramadıkça da kültürde ulusallık çağını yaşayamıyor. Komprador burjuvazisinin kültürü, komprador kültürüdür, yabancıdır. Buna ulusal burjuvazi ile birlikte, bütün halk yığınlarının yaratacağı ulusal kültürle karşı çıkılır ki, bu kültür, feodal kültürden hız alıp proleter kültüre yönelen bir sentezdir, ulusal burjuvazinin ekonomik olarak güçlenemediği yerlerde ve hallerde, emperyalizmin yaratacağı çelişkilerden yararlanarak, ezilen ve sömürülen yığınlarla bütünleşmiş aydınlarca yaratılır. Aslında halk tarafından yaratılır demektir bu. (s 106-107)”. İstanbul’un ülkemizin önünde halen nasıl bir engel oluşturduğunu Doğan Kuban da yakın bir tarihte işlemiştir: https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti.
Soruna üretim ilişkileri açısından bakmayınca, gelişmemişlik sorunumuzun nedeninin bütünüyle kültürel olduğu sonucuna varıyoruz kaçınılmaz olarak; tıpkı SAE’deki aydın tiplemesi gibi... Örneğin Müslüman değil de Hıristiyan olsaymışız böyle geri kalmazmışız. Hatta topluca şarkı söyleme kültürümüzün olmayışının, geri kalmışlığımızın nedeni olduğunu ileri sürenler bile var.
Dünyanın en refah içindeki ülkelerinden birisi olan İsviçre’de insanların hayvanlara bakmak için sabahın beşinde uyandıkları ama ülkemizde yaşama öğlene doğru başlayan geniş bir kitlenin bulunduğu göz önüne alındığında bile gelişmişliği sadece kültüre bağlayan bakış açısında bir sorun olduğu anlaşılıyor.
Geri kalmışlığımızın nedeni olarak gösterilen kültürel farklılık tezine sarılanların Cumhuriyet rejimini nasıl yanlış yorumladıkları, üretim seferberliğinin kenarından bile geçmedikleri gerçeği, Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından SAE’nde çok çarpıcı biçimde işlenmiştir. Osmanlı’dan bu yana ülkemizin düşünsel alanında baskın rolü oynayan İstanbul entelektüellerinin zihinsel esaretlerinin nedeninin örtülü bir ekonomik analizini yapar yazar bu eserde. İstanbul uzun süredir ulusal bir ekonomiye sahip değildir. Halen de Anadolu coğrafyasını pazar olarak kullanan yabancı sermayenin ana üssü olan İstanbul’da aydın kültürü, bu ekonomik ilişkinin zemininde biçimlenmektedir.
Bu zeminde aydınlar, refah toplumu olmaya giden yolu çalışmak ve üretmekte değil, batı kültürünün biçimsel olarak taklit edilmesinde ya da imparatorluk döneminin kültürüne geri dönmekte görmektedirler. Attila İlhan, ümmet kültürünün kendi içinde tutarlı olduğunu, dışarıdan gelen kültür aynı nitelikte olsa sorun kalmayacağını, nitekim Haçlılar döneminde doğu kültürünün eşdeğerleri karşısında tutsak düşmediğini belirtir (105).
Ancak Attila İlhan, bu defa durumun farklı olduğunu ve uluslaşmış ülkelerin ulusal kültürlerinin emperyalist bir sınıfsal çerçevede geldiklerini ve buna folklorla ya da dinsel kültürle karşı koymanın olanaksız olduğunu da belirtir. Yani kendi gereksinimlerini karşılayacak bir üretim faaliyeti içinde olmak, gelişmişliğe ve bağımsızlığa giden tek yoldur.
Soruna kültürel açıdan bakma ve üretim toplumu olmayı reddetme eğilimi SAE’de özellikle batıyla ilişki içindeki İstanbul aydınlarında son derece yoğun bir eğilim olarak işlenmiştir. Bu tür aydınlar romanda toplumun batı kültürünü kabullenmedeki direncine karşı bir çözüm olarak bireyleri psikanalizden geçirmeyi, bir psikanalistin yardımı ile aydınlara cinsiyet, libido ve refulman (bastırma) noktalarından yaklaşmayı bile gündeme gelebilmektedirler romanda (Tanpınar 18).
Bu bakış açısına göre cinsel baskılardan kurtulabilsek, bir refah ve özgürlük tolumu haline gelmemiz işten bile değildir. Altta yatan nedenden çok zevahiri kurtarmaya yönelik bu akıl dışı çözümlerden en çok tutulanı, zamanın hassas biçimde ayarlanması önerisi olur.
Cumhuriyet, Anadolu’yu yabancı sermayenin sömürü alanı olmaktan çıkartmayı hedeflemiştir ve 1923 ile 1946 arasındaki kısa bir dönemde bu amacını gerçekleştirme yönünde büyük adımlar atmıştır.
Cumhuriyet’in ekonomik atılımı, Anadolu’da etkisini gösterdiği halde İstanbul’un ekonomik yapısını etkileyememiştir.
Romanda, İstanbulluların Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminden başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte süregelen batılılaşma çabaları anlatılmıştır. Kabaca bu sürecin, batılılaşma çabalarında önemli bir yer teşkil eden İkinci Meşrutiyet’in ilanı olan 1908 ile romanın yayınlandığı tarih olan 1960 arasını kapsadığını söyleyebiliriz.
Batılılaşma çabası olarak adlandırdığımız etkinlik, bütünüyle biçimi, görünüşü ve davranışları kapsayan, ama üretim etkinliğini bütünüyle dışarıda bırakan bir çaba olarak romanda işlenmiştir.
Romanda vurgulandığı gibi, İstanbullu aydınların zihniyeti kabaca şöyledir: ne gerek vardır ki çalışmaya ve üretmeye, para nasıl olsa bir biçimde, kâh Bizans İmparatoru’nun hazinesi bularak, kâh simyacılık yöntemleriyle bakırı altına çevirerek, kâh yurt dışından sermaye girişi ile bir biçimde bulunacaktır.
Batılılaşma çabasını halkın gözünde cazip hale getiren en başta gelen etken ise içi boş bir Hürriyet temasıdır.
Bu temanın içinin nasıl boş olduğu, sadece çocukluğun hayal dünyasında bulunabilecek bir şey olduğu şöyle işlenir romanda:
Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarıdır (Tanpınar 21). Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Nihayet şu kanata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir (Tanpınar 22). O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti. Her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak, gider gelirdim (Tanpınar 23). Beni bu acayip dünyadan, bu kargaşalıktan Birinci Dünya Harbi kurtardı. Onunla sanki ilk defa ayağım toprağa bastı. Fakat çok geç kaldığımı hissediyordum (Tanpınar 76).
Temel gereksinimleri bir biçimde karşılanan bu topluluğun öznelerinin, hayal kurmaktan başka bir etkinlik içinde olmadıkları romanda şöyle işlenir:
Hakikatte bütün bu insanlar hakikat denen duvarın ötesine geçmek için birer delik bulmuş yaşıyorlardı. Onlar için “imkân” denen şeyin hududu yoktu. Her şeyin mümkün olduğu bir âlemleri vardı. Eşya, madde, insan, her şey bu hudutsuz imkânın eşliğinde, her an kendisini değiştirecek mucizeli kelimeyi, formülü, duayı yahut ameliyeyi bekliyorlardı (Tanpınar 43). Hayat kelimesi ile çalışma kelimesi arasında kafamda hiçbir münasebet kalmamıştı. Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı (Tanpınar 75).
Üreterek gerçek bir dünyanın içinde yaşamaktansa, İstanbul’da ne pahasına olursa olsun kalarak bir hayal dünyası içinde yaşamayı tercih eden bu özneyi Sabahattin Ali de, ‘İçimizdeki Şeytan’ adlı eserinde, kahramanının ağzından şöyle tanımlar:
İstanbul’dan ayrılmak istemiyoruz, fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Üç beş cadde ile bir o kadar kahveden başka ne biliriz? Fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz… En kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor? Kahve münakaşalarıyla zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kani değilim… Bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır… Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz… Hepimizi İstanbul’a bağlayan sadece bu… Burada insan, kafasını zerre kadar işletmeden, mütefekkir (düşünen) bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını da inandırmak imkânına malik… Bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret! (142).
Bu toplum çalışmadan geçinmeye alışmış, havadan para kazanma hayalleri ile yaşayan, daha doğrusu bütünüyle bir hayal dünyası içinde yaşayan, ilkel de olsa bir üretim etkinliği içinde olan Anadolu’dan kopuk yaşayan bir toplumdur.
Roman, İstanbul’un ekonomik yapısında yaşanan değişimlerin İstanbul toplumunda oluşturduğu yansımaları, paranın borçlanarak bolca temin edilebildiği dönemlerde büyük bir taklit seferberliğine girmek, çalışmaya ve üretmeye zorlandıklarında ise çalışarak değişme seçeneğine kayıtsız kalmak biçiminde bize sunmaktadır.
Bu açıdan roman dört bölüme ayrılarak incelenebilir:
2.1923 ile 1938 arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde başlayan üretim, çalışma ve eğitim seferberliğine kayıtsız kalınan dönem. Bu dönemde İstanbul’a para akışı durmuştur, daha doğrusu para artık dışarıdan borçla temin edilmemekte, Anadolu’da üretim faaliyeti ile oluşturulmaktadır. Bu dönem, romandaki kişiliklerin bir kahvede aylak aylak oturdukları ve üretim seferberliğine kayıtsız kaldıkları dönem olarak resmedilir. Çalışmaya, üretmeye sırtını dönen bu İstanbul topluluğu, her ne pahasına olursa olsun İstanbul’da yaşamını sürdürmek ve kültürel olarak kopmuş olduğu Anadolu halkından uzak kalarak, Batılı kültürü taklit etmeye çalışmaktadır. Üretim etkinliği içine girmek, taklit edilen batılı kimliğinin yok olmasına neden olacağı için, üretmek ve çalışmaya karşı bir korku da gelişmiştir.
3.İkinci Dünya Savaşı’nda batıya hâkim olan faşizmin yansımasıyla ortaya çıkan baskı dönemi. Bu dönem, paranın sınırlı olduğu ama insanların savaş nedeniyle seferberlik altında yaşamak zorunda oldukları, aylaklık yapamadıkları 1938-1945 arasını kapsar ve romanın kahramanının yabancı bir şirketin baskıcı sahibinin emrinde çalışmasıyla simgeleştirilmiştir.
4.Türkiye Cumhuriyeti’nin 1948 tarihinden itibaren daha önce başlatmış olduğu üretim ve eğitim seferberliğinden vazgeçmesiyle birlikte, ekonomisini ve savunmasını bütünüyle Batı ile yapmış olduğu yeni ittifaklara terk etmesi sonucunda yeniden biçimsel Batı taklitçiliğinin öne çıktığı dönem. Bu dönem romanda, ABD’nin Batı’yı taklit eden bir Türkiye yerine Yeşil Kuşak projesi için daha muhafazakâr ve dindar bir Türkiye’yi tercih etmesinin sonucunda 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile biten dönemi kapsar. Bu tasfiye romanda, enstitünün acımasız bir ABD’li müfettişin raporu ile tasfiyesi biçiminde simgeleştirilir. Para bu dönemde üretim faaliyeti ile değil, yurt dışından alınan borçlarla sağlanmıştır ve İstanbul toplumu, nasıl olduğunu anlamadan kavuştuğu bu refah dönemini, her türlü çürümenin eşliğinde yaşayacaktır.
Mutluhan İzmir
GERCEKEDEBİYAT.COM
YORUMLAR