Perde / Osman Gür
Tutunarak çıktığı basamakların yarısında durdu. Uzun uzun soluklandı. Kalan üç beş basamak gözünde büyüdü. Elindeki mendille şakaklarından akan terleri sildi. Tekrar tırabzandan destek ala ala basamakları çıktı. İncecik, uzun parmakları kapının altın sarısı tokmağını çevirdi, içeri girdi. İçeriye adım atmasıyla tüm bedeni buz gibi bir serinlikle ürperdi. Genç bir kız vardı içeride. Oturduğu masanın ardındaki duvarda eski filmlerin büyük afişleri asılıydı. Yabancılamayan bir gülümsemeyle konuştu: “Hoş geldiniz.” “Hoş bulduk,” demek bile zaman kaybında bir telaşla “bir bardak su alabilir miyim?” dedi. Ağzı, dili kupkuruydu, yutkundu. Merdivenleri çıkana kadarki zorlanışını belli etmemeyi başarmıştı. Oturduğu sandalyeye yukarıdan bir yerlerden serinlik geliyordu. Bu serinliğin klimadan geldiğini o zaman fark ketti. Su dolu bardağı uzattı kız. Onca susuzluğuna rağmen yavaş ve üzerine tek damla dökmeden içti. Boğazını yaka yaka inen buz gibi suyun boş bardağını minnetle geri uzattı. “Oh! Sağ olun.” Gömleğinden bir düğme daha çözüp, yakasını silkeledi. Kararan gözleri, bulanan zihniyle zor düşmüştü buraya. Odanın serinliğinde karartı da, bulanıklık da yavaş yavaş dağıldı. Tepesinin ortası çıplak ve kızarıktı. Elinin ayasıyla kulaklarının üzerini örten kabarık saçlarını düzeltti. Gömleğinin eprimiş yakasını düzeltip, açtığı düğmeyi geri ilikledi. Kaşlarını ve bıyıklarını çabuk çabuk sıvazlayarak kendine bir çeki düzen verdi. “Patron içerde mi?” “İçerde.” “Uygun mu? Gireyim mi?” “Uygun uygun. Yalnız. Sabah geldiğinde neşesi de yerindeydi.” Küçük bir sır paylaşmanın gülümsemesinde söylemişti “Yeni bir iş…” “Bilmem. Dün akşam bir şey söylemeden erken çıktıydı.” “Gireyim o zaman. Belki iyi bir haber vardır.” “Ben yine de bir haber vereyim.” Gözleri afişlere takıldı. İri iri harflerle yazılmış adların altında daha küçük ve kalabalık adlar yazılıydı. Gözlerini kısarak bakındı. Sığıntı gibi bir köşeciğe iliştirilmiş adını gördü. Afişlerin birinden ötekine geçtikçe yüzündeki yorgunluk kaybolup, gözleri daha bir canlı bakıyordu. Kısacık sahnelerin yüzüydü gözlerinin önünden geçen. Yufka yürekli bakkaldı kiminde; kiminde ise acımasız, gammaz komşuydu. Akılda kalan, uzunca sahnelerin kahramanı olacağını heyecanında koşturuyordu çağrıldığı setlere. Hayran bakışları görmenin heyecanını elbet o da yaşayacaktı. Sahne sırasının gelmesini bekler gibi çarpar olmuştu kalbi. Sekreter “Buyurun, girebilirsiniz.” dediğinde, önce anlamadı, sonra ikircikli bir tebessümle ayağa kalktı. Boyu uzundu. Kemerini son deliğine sıktıracak kadar da inceydi beli. Saçları gibi aklaşmış gür bıyıklarının üzerinden uzun, çengel gibi burnu vardı. İçe göçük avurtları, bakışlarının yorgunluğunu daha bir belirginleştiriyordu. Ardından bakanda, abartılı hatlarının yarattığı buruk bir gülme duygusu uyandırıyordu. Kapıya vardı, işaret parmağını kıvırıp ölçülü bir vuruşla iki kere vurdu. Yüzüne rahat bir anlam vererek içeri girdi. Yaslandığı koltuğun rahatlığında karşıladı: “Ooo, sen misin? Gel. Gel otur şöyle.” Oturduğu yerden uzanıp, elini sıktı. “Hoş geldin. Yahu, nerelerdesin? Kaç zamandır görünmüyorsun. Öldün mü kaldın mı?” Ummadığı bu ilginin soru yağmurunda mahcup yüzü umutla ışıdı. “Hoş bulduk. Sağ olun, iyi olmaya çalışıyoruz.” Bir solukluk suskunluk havada asılı kaldı. “Bir şey içer misin?” Elini yüreğinin üstüne götürerek “Sağ olun. Zahmet etmeyin. Beklerken su içtim. “Uzun zamandır ortalarda yoksun?” “Turneye çıkmıştık. Nasıl çıktıysak, öyle eli boş döndük.” Yoksa… Yoksa yeni bir iş mi? Kara bir bulut çekildi göğsünün ortasından. Bodrum katı hanesinin loş duvarlarında güneş ışığının bin bir çeşidi oynaştı. Yalnızlığının buruk kokusu, alçacık penceresinden uçtu. Mutfağı, ocakta kaynayan mis gibi yemek kokusuyla doldu. Yutkundu. İçi kıyıldı. Çayın sararttığı diliyle, dişlerinin arasında kalan simit susamlarını arandı. Yemeğinin ertesi güne kalacak kadar olacağının umutlu doygunluğunda gevşedi yüzü. Silinip süpürülmüş odası ardına dek açık penceresinden gelen çocuk gürültüsüyle şenlendi. Somurtuk yüzüyle, evden her çıkışında çocuk sesleri susardı. Yüreklerini dalayan korkuyu, sarıldıkları toplarının siperinde gizleyişleri geçti birden gözlerinin önünden. Geçtiği sokağı her gün biraz daha daralıyordu. Yeter ki: “Başlıyoruz. Sen de varsın bu işte,” desin. Sokağında kimselerin yüzünü görmez yürüyüşlerde geçip gidişleri bitecekti o zaman. Şu yaz günlerinin göğü kadar genişleyecekti içi. Açık duran kapısından içeri, korku nedir bilmeden giriverecekti her gelen. ‘Niye daha önce gelmedin? Tam sana göreydi. Epey de beklettim; bugün gelir, yarın gelir, diyerek. Kaçırdın!’ derse. Tüh! Allah vere de başkasına vermemiş olsa. Koltuktaki adamın gözlerinde, yüzünde bir şeyler arandı. Ne düşündüğünü, ne diyeceğini ele vereceğini umarak. Yoktu. Tutulduğumuz bir avuç alkışın sevdasına, kentler dolaştık. Kahkahalar atıp, ölüm acıları yaşadık perdenin önünde. Sonra otel odalarının ıssız odaları karşıladı bizi. Cüzdanımızın gizli bir köşesinde, kim bilir nerelerde yarım kalan bir yürek sızısının ateş gibi yakan anısıyla sabaha erdik. Olmadı bir türlü. Hep bir sonrakinde gülecek sandığımız başrol talihinin peşinde koştuk durduk. Dönüp bir de ardımıza baktığımızda, talihin çoktan bize oyun ettiğini anladık. Ne fayda… Sorsam mı acaba? Günlerce ortalarda görünme, sonra çat kapı çık gel. Turnedeydim, dedim ya. Anlamıştır. Karşısındaki bezgin bezgin soludu. Sıkıntıyla pencereye bakarak: “Yaprak kıpırdamıyor. Bu güneşin altında çalışanların vay haline. İnsanın beyni kaynar.” Dışarıda ısrarla çalan bir korna sesiyle buruştu yüzler. Boynunu bir sağa bir sola bükerek gürültüye kızgınlığını gösterip, sözü yarım kalmışçasına: “Iıı... Şey, işler diyorum,” dinleyip dinlemediğini anlamak için kaçamak bir bakış fırlatıp, sözünü sürdürdü. “burada işler nasıl? Yeni bir senaryo…” suskunluğunu görünce, yarım bıraktı sözünü. Geriye yaslanıp, kalemi sümen üstüne hafifçe vura vura düşündü “Olsa senden başkasına verir miyim? Ama iş nerde? Yok artık, eskisi gibi küçük büyük ayrımı yapmadan her rolün hakkını verenler. Şimdi varsa yoksa genç olacak, hemen para getirecek iş peşinde herkes.” Boğazına bir kement oturmuş gibi soluksuz kaldı bir an. Dirseği masaya dayalı, eli şakağında söylenenlerin bittiğini bile anlamadan öylece kaldı. Sokağındaki her evden bir bir başlar uzandı. Her pencere, her kapı fırlatılacak iğrenmeli bakışlar altında öfkeyle açılıp, öfkeyle kapandı yüzüne. Yüzüne yayılan anlamsız bir gülümsemeyle: “Bana izin. Gitmeli artık.” “Oturuyorduk… Hemen ne bu acele böyle?” “Gideyim. Yapılacak bir sürü iş beni bekler. Sağ olun.” “Sen yine de bir ara uğra. Bakarsın bir iş çıkar; başlarsın hemen.” “Uğrarım elbette.” Oturduğu yerden umulmadık bir atiklikle kalkıp tokalaştı. Sekretere de güler yüzle selam vererek çıktı. Kapının ardından tam kapandığını anladığında durdu. Neyi düşüneceğini bilemeden göğsüne çöken sancıyla öylece bekledi. Kayıp bir zamanın sahne ortasında yapayalnızdı. Perde kapanırken, ışıklar yanmadı. (Sinema emekçisi Ali Kemal İskender’in şahsında tüm şöhretsiz kahramanlara saygıyla.)
YORUMLAR