Pandemik payidar / Coşkun Kartal
Eşi kendisini terk ettiğinden beri 2 +1 bir apartman dairesinde yalnız yaşayan Payidar bey, isminin (p) harfi ile başlamasından çok çekmişti. Çocukluğundan, 40’lı yaşların ortasına geldiği bugüne kadar, isminin başına Türkçe’de (p) ile başlayan ne kadar kötü sözcük varsa takılmış, böylece alay konusu yapılmıştı. Bunların hangi sözcükler olduğu okurlar tarafından kolaylıkla tahmin edilebilir. Pislik Payidar, pu.t Payidar, pez..k Payidar , p.ç Payidar gibisinden sözcükler, sözlüklere göre ölümsüz, kalıcı gibi anlamlar taşıyan adının önüne lakap olarak getiriliyordu. Bu tuhaf ve söyleyenlerin “kendi diyen kendi olur” tekerlemesine aldırmadan kullandığı p. P.’li yakıştırmalarla gülünç olduğu zannedilen bir tını yaratılıyordu! Kimileri de yukarıda üstü kapalı olarak vermeye çalıştığımız bu tür kötü sözcükleri kullanmayı, aldıkları aile terbiyesine yakıştıramazlardı. Ne var ki, bu tiplerin de Payidarbey’in bir takım kişilik özelliklerinden dolayı isminin başına ekleyecek (p) ile başlayan sözcük kullanma seçenekleri vardı; zira kendisi, yaradılış olarak yerinde duramayan, aceleci, telaşlı, evhamlı bir yapıdaydı. Bundan dolayı, pırpır Payidar, pimpirikli Payidar gibi ifadelerle takılmak bu kesimin aile terbiyesine ters düşmüyordu! Doğrusunu isterseniz, yaşamı boyunca duya duya bu takılmalara alışmıştı da. Artık fazla etkilenmiyor ve arada bir morali bozuk olduğunda falan öfkelense de çoğu kez aldırmıyordu. Bir kaç ay öncesine kadar hayatının akışını sıradan gelişmelere bağlamış, bu şekilde yaşayıp gidiyordu. Ne var ki beklenmedik şekilde ortaya çıkarak dünyamızı alt üst eden virüs, bu virüse karşı bütün ülkelerde ortaya çıkan ne yaptığını bilememe hali ve hep birlikte anlamını öğrendiğimiz “pandemi” sözcüğü, o’nun yaşamını da alt üst etmişti. Başlangıçta herkes gibi, “Allahın virüsü ta Çin’den gelip bizi mi bulacak?” diye düşünüyordu. Lakin, sınırları aşan bir çılgınlık olarak bütün dünya ülkelerini saran medya ve sosyal medya saldırısı, virüs’ten önce geldi. Ya da daha doğrusu, virüs yüzünden maruz kaldığımız salgın, belki de ikinci pandemiydi. İlkini her türlü etiği, ahlakı, kuralı, terbiyeyi bir kenara bırakmış bir kısım medya ve trollü sosyal medya yüzünden, belki de yıllardan beri yaşıyorduk. Neyse, hadi artık adını açıkça yazalım, Corona ya da onun manipülasyona uğramış türevi olan Covid 19, önce televizyonların, radyoların, gazetelerin değişmez gündem maddesi haline geldi. Böyle durumlarda hep yapıldığı gibi, programlar “bu konuda da uzman”olduğu söylenen mevcut yorumcularla yeniden doldu. Bir kısım kamuoyunda, kibarca söylenişiyle “herşeyolog”, yani her şeyden anlayan kişiler olarak anılanve analist de denilen, büyük bir iştiyakla google’dan, wikipedia’dan falan edindikleri bilgileri, tıpkı başka meselelerde olduğu gibi bilgiç tavırlarla anlatmak ve aynı zamanda halkımızı kendi siyasal görüşleri doğrultusunda da aydınlatmak için açık bulabildikleri her ekrana koştular. TV kanalları da konuk olurlarsa sıkıntı yaratacak tipleri büyük bir titizlikle eleyip, kendi şirketlerinin politik çizgileri için zararlı olmayacak tercihlerini bu analistlerden yana kullandılar. Böylece, televizyon ekranlarının aslında “kamusal alan” mı olduğu, yoksa şirket ofisleri olarak mı algılanması gerektiği yolundaki gereksiz tartışma da son buldu! Her hangi bir programda, hafiften şirket çizgisine ters bir şey söylenecek olursa, moderatörler, içlerinden birinin –başka bir konudaki “cesur” söylemi sayesinde– “git kardeşim derdini kamu yayıncılarına anlat!” deme yetkisine sahip olduklarını gördüler. Tabii kamu yayıncıları olarak kastedilen kesimden de, kimseciklere, “buyrun bize gelin kardeşim” falan denmedi. Bu ahval ve şerait içinde, uzman görünümlü ekran analistlerinin değerlendirmelerine maruz kalan kamuoyumuz bilgiye doydu! Yetkililerin herkesi maske takmaya ve birbirinden en az bir buçuk metre uzak durmaya çağıran demeçleri, 65 yaş üstü ile 20 yaş altına getirilen sokağa çıkma yasakları, hafta sonlarında tüm vatandaşlara getirilen “hafta sonu tatilini evinizde yapın, ne işiniz var sokakta” tadında kısıtlamalar, alınan değişik önlemler de analistlere yeni analizler yapma olanağı sağladı. Payidar bey, işte kafasının ufak ufak karışmaya başladığı o günlerde, büyük deprem günlerini anımsamıştı. O günlerde de, asla öngörülemeyecek bir hızla, ortalığı,açıkça birbiriyle çelişkili açıklamalar yapan hatta fay hattının ilk kırılacağı yer ile olası depremin olası şiddeti hususunda polemiğe giren “uzmanlar” sarmıştı. Uzman gürültüsü öylesine artmıştı ki, her birine ayrı ayrı kulak vermeye çalışan ve duyduklarının tümüne inanmaya eğilimli zavallı pimpirikli Payidarımız bile gerçekten doğruyu söyleme zorunluluğunu bilen ve meslek etiğini gözeten gerçek bilim adamlarının söylediklerinin bu gürültüde güme gittiğini farketmişti. Hatta, “bu deprem bazılarının sürdürdüğü ahlaksız yaşam tarzına Allahın verdiği bir cezadır” ya da birkaç ay sonra Kore’de deprem olunca, “dünyanın merkezindeki boşlukta hareket edip aşağıdaki duvara çarparak bizim buraları sallayan magma, çarpma şiddetiyle ters yöne gidip bu kez de dünyanın öteki ucunu sarstı” diyenlerin bile itibar gördüğüne tanık olmuştu. Pandemi vakasında da durum benzer bir hale dönüşmeye başlamıştı. Gerçek uzmanların söyledikleri, uzman görünümlü “analistlerin” iddiaları ve her kafadan yükselen sesler yüzünden arada kaynıyor, sağlıkçılar canlarını ortaya koyup bir şeyler yapmaya çalışırken, kendini hastalığa karşı bile dokunulmaz gören bazıları, onların işini en hafifinden zorlaştırmak için hayatı resmen sabote ediyordu. Üstelik bu kez, o uğursuz deprem günlerinden farklı olarak, bir de sosyal medya vardı başımızda. Ulusal felaket gibi bir şeydi. Bu kez, bir burun akıntısına karşı bile ne yapacağını bilmediği halde dünyanın en bilgili uzmanıymış gibi abuk sabuk bilgileri ortalığa saçmakta beis görmeyenler, duydukları her şeye inanıp, kendinden de bir şey katarak başkalarına satanlar da ek olarak doldurmuştu ortalığı. Payidar’ın, aslında zaman zaman sağlıklı düşünmekten hızla uzaklaşabilen kafası karışıyor, karışıyordu. Bütün bu duyup gördükleri, yapısında zaten var olan evhamlar, vesveseler bütün benliğini sarıyor, ne yapacağını bilemez hale geliyordu. *** İnsanlığın giderek sona yaklaştığını hissediyordu. Bir sabah, herkesin, olduğu yerde ölüvereceğini, sokakları önce kedi, köpek ve farelerin, daha sonra şehre inen yaban hayvanlarının işgal edeceğini şimdiden görüyor gibiydi ! Yüreğinde henüz tanımlayamadığı bir eziklik duyuyor, kafasında, doğduğundan bu güne dek yapıp ettiği, yaşadığı her şeyin “boşuna” olduğu düşüncesi giderek büyüyordu. Onca bilgi, görgü, eğitim, ilişkiler, sevdalar, evlilik, çoluk- çocuk “boşunaydı” sanki. Çok düşkün olduğu ve başka bir kentte üniversitede okuyan oğlu ile kızını özlüyor, onların bugüne dek büyüme ve bundan sonrası için yaşama tutunma çabalarının da “boşuna” olduğunu düşünerek üzülüyordu. İnsanlara, eşyalara, paraya, hayata bakış açısı değişmiş, bu uğursuz virüs onu şimdiye dek hiç olmadığı kadar toplum dışı bir hale getirmişti. Başkaları, artık yalnızca kendisine hastalık bulaştıracak potansiyel virüs taşıyıcılardı ona göre. Uzak durmakta yarar görüyor, henüz virüs hayatımıza girmeden önce birileriyle nasıl sarılıp öpüştüğünü, nasıl el sıkıştığını hatırlıyor ve bunca tedbirsizliğine hayıflanıyordu. Bunların ötesinde, bundan böyle bir kadına aşık olabileceğini, onunla el ele tutuşup ağız ağıza konuşabileceğini ve öpüşebileceğini hayal bile edemiyordu. Kahrolası virüs sanki gelmiş de, öncelikle eskiden pek övündüğü erkekliğini yok etmişti sanki! Durum vahim ve kritikti! Oysa,ömür boyu yaptığı hiçbir şeyin boşuna olmasın istemiyordu. O yaşanmışlıkların, belleğinde yer eden geçmişin acı- tatlı günlerinin, büyümeleri, iyi insanlar olarak yetişmeleri, eğitimleri için gece gündüz çaba sarfettiği çocuklarının tüm emeklerinin boşa gitmesini de istemiyordu. İleride bugün içinde olduğu yalnızlığı giderecek birilerinin, arkadaşlarının, dostlarının yaşamını paylaşmasını istiyordu. Dışarıya çıkmaktan, her gördüğü insana kendisine ölümcül virüs bulaştıracak yaratıklar gözüyle korka korka bakmaktan, soyutlanmış yaşamaktan ve tek başına ölmekten nefret ediyordu, *** Ruhsal bir çöküntüye gittiğinin farkındaydı.Ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı. Gençliğinde, psikolojik sorunların benliğini bütünüyle sarmaya başladığını düşündüğü bunalımlı dönemlerinde, bu bunalımları kendi başına aşmaya çalıştığı anımsadı. Bu “kendini tedavi” yöntemiyle zaman zaman başarılı da olmuştu. Aslında bunun için uyguladığı taktik çok basitti. Her üç lafın birine İngilizce deyimler sıkıştırmaya çalışan “entel” kişilerin dediği gibi, “step by step”, yani adım adımgitmeyi tercih ederdi. Önce içinde bulunduğu anı değerlendirmek, sonra, hiçbir şekilde bu anın kalıcı olamayacağının bilinciyle davranıp her şeyin geçeceğini ummak. Doğal olarak, bu geçişler sırasında kendini olabildiğince sağlıklı tutup “delip geçmesine” izin vermemek. Şimdilerde yaşadığı ruhsal sorunların da bu yöntemle aşılabileceğinin ayrımına vardı. Anladı ki, yalnızca maske takıp ellerini sık sık sabunlamak, herkesten uzak durmak ve bir gün elbet geçecek olan bu tehlike bittikten sonra fiziksel olarak sağlıklı kalmak yeterli değildi. Geriye kalan ruhsal bir enkaz olmak da istemiyordu. Hatta öncelikle ruhsal anlamda sağlıklı olmanın, fiziksel sağlık için de ön koşul olduğunu düşünüyordu. Ne yapacağı konusunda yolunu çizmişti. Hemen harekete geçmesi gerekiyordu. O sırada açık olan televizyona gözü ilişti. Okuma gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, onun üzerinden gözüne bakan ve işaret parmağını yüzüne yüzüne sallayan birisi, ahkam kesiyordu. Payidar, bu kanalın nasıl yayınları olduğunu iyi biliyordu. Bu, her şeyi bildiğini gözüne sokan bir edayla akıl veren adamın tavrına kızdı. “Kimbilir kime yalakalık ettiğin için oralara çıkarıyorlar seni!” diye söylendi. Eli kumandaya gitti ve televizyonu kapadı. Artık salgınla ilgili gelişmeleri, internetten kendi seçeceği güvenilir haber sitelerinden öğrenmeye karar vermişti. Bu kararından hoşnut oldu. “Ulan pislik Payidar” dedi, “pimpirikli olmaktan vazgeçmek iyi gelecek sana!” Aklı, ismine uyuyor diye kendisine takılan lakaplara gitti, “boş ver” der gibisinden söylendi. Sonra, (p) ile başlayan yeni bir lakap bulmaya çalıştı. Aklına da hiçbir şey gelmiyordu. Pırıl, tek başına anlam ifade etmezdi, pırıl pırıl Payidar’da ikili lakap uygun düşmeyeceği için olmazdı. Pırtık Payidar, pörtlek Payidar, portakal Payidar, pörsük Payidar, parlak Payidar… Pörsük ile parlak yan yana gelince gülümsedi, “mazallah pörsük de parlak da yanlış anlaşılmaya çok müsait!”dedi. Ardından en moda sözcük geldi aklına. Aylardır bütün dünya onunla yatıp kalkıyordu: Pandemi! Bir de korkularının, kafa karışıklığının aylardan beri ruh halini getirdiği durumu düşündü: Paranoyak! Aylardır çektiği sıkıntılardan sıyrılıp eğlenmeye başlamıştı, durmadan yeni lakaplar buluyordu kendine: Pandemik Payidar, paranoyak Payidar. Paranormal Payidar, pervasız Payidar, pala Payidar, vd. Keyfi yerine gelmişti. Duvardaki aynada yüzünü gördü, sakallarını sıvazladı: “Hadi yırttın ülen” dedi aynadaki yansımasına, “seni gidi pandemik paranoyak seni! “ Coşkun Kartal
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR