‘Ormanların Rüyası’, 1 Nisan 1940, Ulus Sineması, Ankara / Prof. Dr. M. Şehmus Güzel
Gerçekedebiyat’ta yayınlanan Prof. Dr. Gonca Gökalp Alpaslan’ın “Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da tiyatro” başlıklı makalesini zevkle okudum. Tiyatronun Cumhuriyet ilkelerinin yayılmasındaki etkili rolü somut örnekleriyle sunulmuş. Halkevlerinin rolü de vurgulanmış. Kemalizmin yaygınlaştırılmasında da tiyatro ve özellikle o günlerdeki ünlü şair ve yazarlarımızın bizzat kaleme aldıkları, kimi CHP siparişi üzerine kotarılan, oyunlar/piyesler belirleyici olmuştur. Tiyatronun bir araç biçiminde kullanımı o yıllarda özellikle tek parti yönetimindeki birçok devlette görülen bir uygulamadır. Tiyatroda Abidin Dino başlıklı ve usta sanatçımızın az bilinen tiyatro tutkusunu yeni bilgiler ve belgeler yardımıyla derinleştirmeye çalıştığım ekitabımda değindiğim konularla kesişen makaleye bir katkı olması umuduyla, Abidin’in Ankara’da çocuk tiyatrosu kurulması girişiminde, Sabahattin Eyüboğlu ve Orhan Veli ile yaptıklarını burada sunmak istiyorum. Tiyatro tarihimizde az bilinen veya hiç bilinmeyen küçük belki, ama önemli bir sayfaya işaret etmek arzsuyla. Gonca Gökalp Alpaslan’ın makalesinde de Abidin Dino’nun izine rastlıyoruz: Önce dedesi, babasının babası, Abidin Paşa aracılığıyla: Paşa Dede 1892’de Ankara’da valiyken bir tiyatro oyununu seyrediyor. Dino ailesi tiyatroya yabancı değil. Ünlü Abidin Paşa Ankara’da başka anılar da bıraktı. Sonra 1933’te “Türkiye’nin Kalbi Ankara” isimli belgeseli Cumhuriyet’in 10. yılı için çeken Sergei Yutkeviç vesilesiye Abidin aklımıza geliyor: Abidin’in SSCB’ye dekoratör olarak çalışmak üzere (kimi yerde yazıldığı gibi öğrencilik yapmaya değil, Abidin bunu sakın duymasın!) resmen davet ettiren kişi Yutkeviç’tir. Nihayet Gonca Gökalp Alpaslan, Mehmed Kemal’in Acılı Kuşak isimli kitabından yaptığı bir alıntıda, “Abidin Dino'nun Halkevi sahnesinde dekorlar yaptığını” belirtiyor... Mümkündür? Abidin o günlerde İstanbul’da, Moskova, Odessa, Leningrad, Paris ve Ankara’da ressam ve dekoratör olarak tanınıyor. Şair ve yazarlığıyla da. Adını andığım ekitabımda, Abidin üzerine yazdığım basılı kitaplarımda ve diğer ekitaplarımda, ulaşabildiğim dergi ve gazetelerde bulduğum Abidin’in tiyatroya ilişkin yazılarını sunduğumu ve Adana Halkevi bünyesinde tiyatro kolu ile gerçekleştirdiği kimi çalışmalarını aktardığımı da anımsatayım: Adana’da ve sonrasında... Yakın dostu ve fikir alışverişi yaptığı Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu ile tiyatro alanındaki etkileşimlerine ve benzerliklerine de değiniyorum. İkisi de ülkemize özgü seyirliklerin günün olanaklarıyla sahnelenmesinden yanadır. İkisi de “milli tiyatro”, Baltacıoğlu açısından “Öz Tiyatro” yaratılmasını savunuyor. Bu konuda yazdıkları günümüzde de önemini koruyor kanısındayım. Meraklılarına duyurmak istiyorum. Baltacıoğlu’nun kurucusu, yöneticisi, her şeyi olduğu Yeni Adam dergisindeki makaleleri her zaman işe yarayacak boyuttadır. Tavsiye ederim. Abidin ise birçok dergide pek çok makale yayınladı. Bu makalede sadece Ankara deneyimine değiniyorum: “ÇOCUK TİYATROSU” MU DEDİNİZ? Ankara’da Aralık 1938’de Maarif Vekilliği makamına oturan Hasan Ali Yücel, Türkiye’nin en önemli aydınlanma hareketini başlatmak üzereydi, bu amaçla İstanbul’un aydınlarından kendisine ve CHP’ye en yakın olanları Ankara’ya çağırdı: Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu ve daha birçoğunu. Bu ikisi, bilhassa Sabahatin Eyüboğlu, İstanbul’daki yetenekli aydın ve sanatçıları Ankara’ya gelip yerleşmeleri, yaratmaları, çalışmaları için çabalamaya başladı... Sabahattin Eyüboğlu, Ankara’ya giderken, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki ders ve seminerlerini birkaç yıl önceki öğrencisi ve genç asistan Güzin Dikel’e, bizim Güzin’e bıraktı. (Güzin 22 Eylül 1943’te, Adana’da sürgün cezasını çeken Abidin Dino ile evlenecek.) Sabahattin Eyüboğlu Güzin’i ve Abidin’i iyi tanıyordu. Abidin’in tiyatroya merakını, tutkusunu da biliyordu. Abidin o sıralarda İstanbul’da, elbette Güzin’le. Koşturmacalarda mutlaka. Yazılar için. Çizgiler ve resimler için. Koşturmacada Abidin ve arkasında eksik olmayan “gölgeler”le... Paris’teki alışılmış buluşmalarımızdan birinde, 19 Aralık 1996’daki sohbetimizde, Güzin o günleri anlatırken, Ankara’ya gittikten bir süre sonra, “Sabahattin Eyüboğlu, Abidin’i çağırttı. Çocuk tiyatrosunu yönetsin diye” söz edince, hemen o gece Eyüboğlu kardeşlerin mektuplarını içeren Kardeş Mektupları isimli kitabı biraz da bu açıdan ve yeniden dikkatlice okumaya koyuldum. Abidin’in bu çok az bilinen serüveni konusunda Bedri Rahmi ile Sabahattin Eyüboğlu mektuplaşmalarında birkaç açıklayıcı, yardımcı bilgi bulabildim. Önce onları sunmak istiyorum: Sabahattin Eyüboğlu’nun kardeşine gönderdiği tarihsiz ama büyük olasılıkla 1939 sonunda veya 1940 başında yazılmış olması gereken mektubunda “Himaye-i Etfal (Çocukları Koruma. Bugünkü Çocuk Esirgeme Kurumu) bir çocuk tiyatrosu yapacak” diyor. Ve şunları ekliyor: “On kişilik bir Yönetim Kuruluna beni de koymuşlar. Karagöz, kukla ve ortaoyununu çocuk dünyasına aktarmak istiyorlar... Tasarı bana son derece önemli ve zengin göründü. Halk edebiyatının serbest ve her fanteziye elverişli bir sahnede diriltilmesi... Himaye-i Etfal’in istediği, çocukları bir binaya doldurup eğlendirmek. Biz bunu sağladıktan sonra kendi istediğimiz her şeyi yapabiliriz. Karagöz için şöyle bir şeyler düşünüyorum: Hani bir gün Karagöz’ü ‘Leyla ile Mecnun’da görmüştük. Ondan hareket ediyorum. Karagöz’ü meşhur eserlerin içine sokmak. Özellikle Avrupa edebiyatından seçilecek eserlerin içine. Örneğin Don Kişot’a... Karagöz mükemmel bir Sancho olabilir. Bu şekilde Karagöz’ün edebi ve düşünsel içeriği yükselir ve zenginleşir. Kukla için herşey mümkün... Benim aklıma ilk gelen masallarımızı sahneye koymak oldu. Her masal kuklaya girebilir. Tabii berbat da olabilir. Zevkli kimseler tarafından stilize edilmeleri gerekir. Burda da yine arasıra batılı eserler vermek gerek. Örneğin Metterling’in ‘Mavi Kuş’u pekâlâ kuklaya sokulabilir. Çocukların sinemada gördükleri tipler de kullanılabilir. Senfoniler örnek olabilir, vb... Ortoyununu da Avrupalılaştırmak çok kolay. Sadece teknikler alarak, her konuyu kullanmak mümkün. Ortaoyunu nihayet dekorsuz tiyatro demektir. Anadolu’da köylerde harikulade ortaoyunları varmış. Aktör canlı cansız herşey olabiliyor. Örneğin ağaç oluyor, kesiliyor; kuş olup ötüyor... Bu sahne için çok şeyler verebilirsin. Bir düşün... Bu işte Abidin Dino’nun faydalı olacağını düşündüm, teklif ettim. Kabul ettiler. Abidin’e yazdım, bilmem kabul edecek mi? En çok yüzyirmi lira veriyorlar. Bu konuda aklına ne gelirse bana yaz.” Sabahattin Eyüboğlu’nun daha sonra, maalesef yine tarihsiz, ama büyük olasılıkla 1940 başında yazılmış, başka bir mektubunda bu konuda ikinci bir iz buluyoruz: “Abidin Dino da geldi. İşe başladı. İşi biraz yüksekten alıyor, ama zamanla yola girer. Realiteye uyarak iş çıkarmak güç ve başka türlü iş çıkarmaya da olanak yok. Sızlanmayla, yüksekten almakla, öfkeyle hiç ama hiçbir şey yapılamayacağını insan Ankara’da daha iyi anlıyor. Sen anlatmışsın. Uygulamaya çalışacak.” Abidin’in Sabahattin Eyüboğlu’nun aracılığıyla “bir çocuk tiyatrosu projesine katılmak, oyun sahnelemek, dekor yapmak gibi amaçlarla” Ankara’ya gittiğini artık böylece biliyoruz. A’dan Z’ye Abidin Dino başlıklı çalışmada da “Ankara” maddesinde bu konu aynen böyle aktarılıyor (s. 34). Abidin, o günlerde, Sabahattin Eyüboğlu’nun mektubunda söz ettiği gibi gerçekten “işi biraz yüksekten alıyor” muydu? Bilemiyorum. Sorun belki başka yerlerdeydi. Güzin’le bu meseleyi 30 Ocak 2004’te yeniden konuştuk. “Güzin Dino: Abidin’i Ankara’ya Sabahattin Eyüboğlu çağırmıştı. İstiyordu ki, Abidin orada çocuk tiyatrosunu yönetsin, etsin. Fakat o kadar, başka taraftan... Bir kere, tamamiyle darmadağınık, hiçbir organizasyon yok. İlk geceyi anlatmıştı Abidin mesela, şimdi lüzum yok. MŞG: Var var, anlatın lütfen; çünkü Sabahattin Eyüboğlu’nun kardeşine mektuplarında bulmuştum bu olayı. Siz anlatırsanız başka noktaları tamamlayıcı olur, iyi olur. Olup-bitenleri anlayabilmek için. GD: İşte bir kere o kadar darmadağınık ki hiçbir şey düzenli değil, hiçbir şey düzene konulmamış. Örneğin ilk geceki gösteride herkese davetiye gönderilmiş, gelenlerin sayısı çok fazla ve koltuk için kavgalar olmuş filan. Düşünebiliyor musunuz? Çocuk tiyatrosunun ilk gecesinde. Abidin bundan bir kere hiç memnun değil. Ve buna benzer sorunlar yani.” Güzin’in anlattıklarından Abidin’in “çocuk tiyatrosu” çalışması bağlamında, bir oyunu hazırladığı, yönettiği ve ilk gösterisinin Ankara’da yapıldığını öğreniyoruz. Bu az şey değil, ama ne oyun hakkında, ne sonrasına ilişkin bilgimiz var. Bu konu araştırılmayı hak ediyor. Bu satırları 2007’de yazdıktan sonra araştırmalarımı sürdürdüm ve okumakta olduğunuz bu çalışmayı (“Tiyatroda Abidin Dino”, ekitap.ayorum.com sitesinde ücretsiz okumak ve/veya “indirmek” mümkün; birkaç ekitabımı daha) hazırlarken araştırmalarım Eylül 2021’de olumlu sonuç verdi: Bir gazete kesiği sayesinde bu oyuna ilişkin neredeyse bütün soruların yanıtını buldum. Tekin Deniz’in çömertçe sunduğu bu gazete kesiğini twitter hesabından alıp aktarıyorum. Tekin Deniz kocaman bir teşekkürü birkaç kez hak ediyor. Bu örnek aynı zamanda yakın geçmişimize ilişkin araştırmalarımızda dönemin günlük gazetelerini ve dergilerini düzenli bir biçimde taramanın yararlı sonuçlar vereceğini de gösteriyor. İhmal edilmemeli. O günleri yaşamışlarla yapılacak söyleşiler de. Gazete kesiğinin tarihi yok. Hangi gazeteden kesildiği de belli değil. Sağlık olsun: Ne iyi ki haberi kaleme alan gazeteci olayın yaşandığı günün tarihini yazıvermiş. İmzasız haberi yazan gazeteciye de binbir teşekkür. Olay tarihi 1 Nisan 1940 ve bu bir nisan şakası değil. İşte ispatı: “ORMANLARIN RÜYASI”, 1 NİSAN 1940, ULUS SİNEMASI, ANKARA “Ankara Çocuk Tiyatrosu 1 Nisan 1940 Abidin Dino, Sabahattin Eyüboğlu ve Münir Hayri Egeli tarafından yazılan, Ahmed Adnan tarafından bestelenen ‘Ormanların Rüyası’ isimli oyunu sahneye koyuyor.” Tarihi belirtilmemiş ama büyük ihtimalle 3 Nisan 1940’da yayınlanan gazete haberini, yazılış biçimine hiç dokunmadan, aktarıyorum : “Ankara Çocuk Tiyatrosu İlk temsil çok muvaffakiyetli oldu Ankara Çocuk Tiyatrosu ilk temsilini 1 Nisan 1940 Pazartesi günü Ulus Sinema salonunda verdi. Salonu bu yeni teşebbüsün ne netice vereceğini sabırsızlıkla bekleyen büyük bir seyirci kalabalığı doldurdu. Saat yirmi bir buçukta İstiklâl Marşile açılma merasimine başlandı. İstiklal Marşını müteakip komite azasından (üyesinden) (Sabahattin Eyüboğlu’un mektubunda sözünü ettiği Yürütme Kurulu olmalı. MŞG) Mümtaz Faik Fenik Çocuk Tiyatrosunun maksadlarını anlatan bir konuşma yaptı ve bu teşebüssün bir tecrübe, bir hazırlık mahiyetinde olduğunu söyledi. Ondan sonra ilk geceye ait programın tatbikine geçildi. Birinci numarayı Karagöz temsil ediyordu. Emektar Semaînin yerini tutan fakat modern teknikle bir opera uvertürü (açılışı) şeklinde hazırlanmış olan muhteşem bir musikiden sonra Orhan Veli’nin Karagöz için yazdığı prolog (Fransızcadan. Aslı: prologue; bir tiyatro oyunu için açıklayıcı nutuk. Burada şiir. Giriş ve Önsöz yerine de kullanılır. MŞG) bir defaya mahsus olmak (üzere) kendisi tarafından okundu. ‘Süleyman Efendi’ tarzında yazılan bu şiir Karagözün güzel günlerinden bahsediyor ve halka gecenin bir Avant-Garde (Fransızca: öncü, yenilikçi sanatsal hareket) hareketi olduğunu hatırlatıyordu. Baltacı oğlunun (Aynen böyle yazılı. Doğrusu Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu. MŞG) eseri teknik bakımdan yapılmış olan yeniliklerle yadırganacak ve itirazı mucib hiç bir şey bulunmadığını gösterdi. Karagözü kukla tecrübesi takib etti. Karagöz kadar, kuklanın da temaşa (seyir) hayatımızda muhim bir yeri olabileceğini gördük. Onun hakiki bir terbiye unsuru olduğunu anladık. Kukla, daha ilk tecrübede muvaffak olmuştu. Mevzuu gibi yerli ve güzel olan şekiller seyircilerin haklı muhabbetleri ve takdir kahkahlarıile karşılandı. Ondan sonra gelen ‘Kel Oğlan’ adlı piyes Macarcadan adapte edilmiş şirin bir çocuk temsili idi. Genç artistler bu temsilde de muvaffak oldular. Gözlerimize güzel dakikalar geçiren ritmik çocuk danslarını müteakiben programın sonuncu numarası olan ‘Ormanların Rüyası’ adlı piyes temsil edildi. Piyesin metni, sahneye koyuşu, dekor ve kostümleri, musikisi hasılı her şeyi sadece Türk sanatkarlarının eseri olan bu oyun garp (Batı) memleketlerinde bile takdirle karşılanacak bir mükemmeliyete idi. Piyes Sabahaddin Eyüb oğlu (Eyüboğlu) ve Munir Hayri Egeli tarafından yazılmış, Ahmet Adnan tarafından bestelenmiş, Abidin Dino tarafından sahneye konmuştu. Esas şekilleri Kanlıkavakdan alınmış ağaçlar, tamamen yerli motiflerle vücuda getirilmiş serviler (selviler? MŞG) bir orman kenarını ifade eden sahneyi sonsuz dercede güzelleştiriyordu. Bundan başka sahneye ağaç vazifesi gören aktörler konmuştu. Bunlar da eserin seyrine göre hareket ediyorlar, korkunç sahnelerde musikile beraber sallanıyorlardı. ‘Ormanların Rüyası’, bize, aktör ve aktris olarak ta kıymetli istidadları tanıttı. Kurbağa rolünü öteden beri tanıdığımız Nezahat Dilligil yapıyordu. Kendisinden beklenen muvaffakiyeti, hatta fazlasını gösterdi. Kanbur rolünde gördüğümüz Salih Tozan ve Osman Çaydan (Çay’dan. MŞG), gelecek senelerin tiyatro münekkitleri (eleştirmeleri. MŞG) ehemmiyetle bahsedeceklerdir. Eserin sonundaki Çarşamba korosu gayet güzeldi. İtina ile hazırlanmış musikisini 25 kişilik Çocuk Tiyatrosu orkestrası çaldı. Şefi Ahmet Adnandı. Bazı ufak efek kusurları olmasına rağmen muvaffakiyetle neticelenmiş olan bu hazırlık temsili, memlekketimizin büyük bir ihtiyacını karşılayacak Çocuk Tiyatrosunun istikbali hakkında ümit vericidir.” Makale Nezahat Dilligil’in bir fotosuyla donatılmış, hemen altında “Nezahat Dilligil, kraliçe rolünde” yazılmış. Oysa metinde adı geçenin “kurbağa rolünü” oynadığı yazılı. Çocuk Tiyatrosu yolundaki bu ilk seyir gecesi, Halkevi Temsil şubelerinin alışılmış tiyatro oyunları gösterileri gibi düzenlenmiş: İstiklâl Marşı’nın okunuşuyla başlatılmış, ciddi bir açılış konuşması yapılmış ve birkaç bölümlük program uygulanmış. Seyirci kalabalığı ilginin yüksek olduğunun ispatı. Nezahat Dilligil ve Salih Tozan gibi o günlerin genç, daha sonrasının ünlü oyuncularının varlığı da bu konuda mutlaka etkili olmuştur sanıyorum. Böylece Sabahattin Eyüboğlu ve Abidin Dino daha önce yazıp, söylediklerini somutlaştırma olanağı buldular ve eseri Ankara’nın seçilmişlerine sundular. Haberi yazan gazeteci “sahneye ağaç vazifesi gören aktörler konmuştu” diyerek Eyüboğlu’nun kardeşi Bedri Rahmi’ye yazdığı mektupta bahsettiği şeyin Abidin’ce sahneye konduğunu yansıtıyor. Bu sahneye koyma tarzının Abidin’in öteden beri yazdığı, vurguladığı tekniklerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu konularda benzer şeyleri düşünen, yazan ve fırsat bulunca uygulayan Baltacıoğlu’ndan da bir parça sunularak Usta’ya saygı unutulmuyor. Bu da hoş. Gazeteci piyesi beğendiğini vurguluyor: “‘Ormanların Rüyası’ adlı piyesin metni, sahneye koyuşu, dekor ve kostümleri, musikisi, hasılı her şeyi sadece Türk sanatkarlarının eseri olan bu oyun garp (Batı) memleketlerinde bile takdirle karşılanacak bir mükemmeliyette idi.” Piyesi yazarlarının yayın listelerinde veya başka bir kaynakta bulamadığım için okuyamadım. Bu nedenle içeriği konusunda bir şey söylemem maalesef mümkün değil. O günlerde CHP’nin resmi yayın organı ve Ankara’nın etkili gazetesi Ulus’un önde gelen gazetecilerinden Mümtaz Faik Fenik açılışta söylediği sözlerle bu girişimin, CHP ve yetkililerce “bir tecrübe, bir hazırlık mahiyetinde” değerlendirildiğini belirterek sanki bir parça da kuşkusunu dile getiriyor. Girişim tutulmadı sanıyorum ve çocuk tiyatrosu girişimi beklenen sonucu o günlerde ver(e)medi. Bu gösteri, bu ilk gece şirin bir anı olarak kaldı mutlaka. Bu gazete haberi ve Eyüboğlu’ların Kardeş Mektupları ile, bu olayla, bir gecelik bu gösteriyle, 1939 ve 1940’da Sabahattin Eyüboğlu tarafından Ankara’da Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde Çocuk Tiyatrosu kurulması için kendisine yapılan resmî öneri üzerine Abidin’in bu teklifi kabul ettiğini, ayda 120 liralık bir maaşla işe başladığını, birkaç kez Ankara’ya gidip geldiğini, provalar ve benzeri işlerle ilgilendiğini, yakın dostu Orhan Veli’nin de katkısıyla bir gösteri düzenlediğini öğreniyoruz. Evet, Abidin çocuk tiyatrosunda ilk oyununu, ilk deneyimini 1 Nisan 1940’da Ankara’da gerçekleştirdi diyebiliriz. Ama bugün bütün nedenlerini tümüyle bilmediğimiz bir biçimde Abidin bu “işi” de istediği biçimde sonuçlandıramadı. Yeniden İstanbul dedi. Bir varsayım olarak şunu ileri sürebiliriz sanıyorum: O’nun yapmak istediği başka şeyler vardı. Öte yandan ne tür olursa olsun bürokratik bir mekanizmanın parçası olmak istemiyordu. Bu anlamda Abidin, CHP ve devlet yöneticileri açısından “evcilleşmeyi” kabul etmeyen bir aydın, sanatçı, ressam, yazar, çizer olarak “tehlikeliler” arasına konulmuş da olabilir. Burada Abidin “evcilleşseydi”, belki, daha sonra başına gelecek sürgün, gözaltı ve polis takibi ve binbir başka sorunla karşılaşmayabilirdi dememiz olası. Ama Abidin bu, kendine çizdiği yolda yürüyüşünü sürdürdü. Özgür ve gerçekten en bağımsız bir biçimde. NOT: Burada sadece başlıklarını sunduğum kitapların ve ekitapların tam künyesini Abidin Dino’ya dair kitaplarımdan veya ekitaplarımdan birinde bulabilirsiniz. Prof. Dr. M Şehmus Güzel
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR