Sayın Büyükelçim, siz çok deneyimli bir devlet adamısınız. Devletimizin çeşitli kademelerinde çok önemli görevleri başarıyla tamamladınız. Dolayısıyla, kamuoyu sizi yakından tanıyor. Son kitabınızı dikkatle okudum ve çok yararlandım. Bu kitabı biraz tartışalım. Okurlarımız da bilmek isteyeceklerdir: Böyle bir kitap yazma gereğini neden duydunuz?

Hem meslek hayatımda hem siyasi hayatımda basının oynadığı rolün sanılandan daha önemli olduğunu saptama olanağını buldum.

Basın dördüncü kuvvet derler ama her zaman öyle değil. Bazen birinci ya da ikinci kuvvet olabiliyor. Daha da önemlisi, siyasetçiler savaş zamanında ve sonrasında basını bir silah gibi kullanıyorlar. Basından kendi çıkarları için yararlanıyorlar.

Geçmişe baktığımızda, Türkiye’nin bugün yaşadığı sorunların kökeninde de bunun olduğunu görüyoruz. Mesela I. Dünya Savaşı’nda İngilizler Türkiye’ye ve Almanya’ya karşı savaşıyorlar. Her iki ülkeye karşı çok yoğun bir medya propagandasına girişiyorlar. Almanlar için çeşitli asılsız iddialar ortaya atmışlar.

Mesela, “Almanlar Belçika’da bebeklerin ellerini kestiler” diye yazmışlar. Türkler için de Ermeni Meselesini ele almışlar. Bu konuda somut delillere dayanmayan iddialarla kamuoyunu Türkiye’ye karşı şartlandırmak için propaganda faaliyetlerine girişiyorlar. İngiliz Propaganda Bakanlığı bu yayınları özellikle ABD’de yoğunlaştırıyor. Amaçları ABD’yi savaşa sokmak için kamuoyu oluşturmak. İngiltere’nin bu amaçla çıkardığı Mavi Kitap hâlâ bu doğrultuda, Türkiye’ye karşı bir propaganda aracı olarak kullanılıyor. Başka örnekler de var. İkinci Dünya Savaşı yıllarında da yoğun propaganda faaliyetleri yapılıyor

Bu gerçeklerden hareket ederek, basının savaşta ve barışta nasıl bir silah gibi kullanıldığını araştırmak istedim. Bu arada dünyada ve Türkiye’de, iktidarların basın üzerinde baskı uygulayarak, kendilerini rahatsız eden fikirlerin toplumda yayılması nasıl önlenmeye çalıştıklarını, bunun yanı sıra basını nasıl  nasıl propaganda aracı gibi yararlanılıyor? Bunları incelediğimde, dünyada ve Türkiye’de pek çok örnekleriyle karşılaştım.

Özetle basında yazılanların, televizyonlarda söylenenlerin hepsinin gerçek olmadığını, bazı yazı ve haberlerin maksatlı olduğunu ve bu haberlerin arkasında çeşitli siyasi unsurların olabileceğini görüyoruz.

Türk basınının bugünkü durumuna bakınca, bunları araştırmayı ve basının nasıl kullanıldığını yazmayı çok gerekli gördüğünüz anlaşılıyor. Kitabın, basının tarihsel gelişimini de incelemişsiniz ve ayrıntılarını da yazmışsınız. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki basınla, Mütareke Basınıyla şimdiki basını nasıl karşılaştırırsınız?

Atatürk’ün çok ilginç bir fikri var. Kitapta da değindim. Ankara’daki Hukuk Mektebi’nin açılışında diyor ki Atatürk; “İstanbul’u fethetme gücüne sahip olan Osmanlı, sonraki yıllarda matbaanın ülkemize getirilme gücünü gösterememiştir. Üç yüz yıl gecikmiştir matbaanın getirilmesinde. Bunun sebebi de bağnaz, geri fikirli hukukçulardır.”

Bazı hukukçuların ne kadar tutucu ve devletin ilerlemesini engelleyici tutum içinde olduklarını söylüyor. Bugünün Türkiye’sinde de, ülkenin gelişmesini, çağdaşlaşmasını engelleyen güçler olduğunu görüyoruz. Sadece hukuk alanında değil, başka alanlarda da var.

Basınla ilgili olarak Osmanlı’da padişahın iki yöntemi vardı: Birincisi baskı, sansür, jurnalcilik yoluyla basını sindirmek. İkinci yöntem; basını satın almak. Kitabımda bunun örnekleri var: Hangi gazeteye ayda kaç para veriliyor? Bunun belgeleri var. Bazılarına Hazinei Hassa’dan yani padişahın kasasından para veriliyor, bazılarına da Bakanlar Kurulu’nun kararıyla ödemeler yapılıyor.

Yani, devletin ihsanıyla yaşayan ve padişahın istediği gibi yazan basın…

Bu da yetmiyor. Yurtdışındaki bazı gazetelere de, aleyhte yazmasınlar diye onlara da para veriliyor. Paris Büyükelçiliğimizin o yıllarda hükümete telgrafı var: Burada gazeteleri elde etmek için önemli insanlara para vermek gerekir. Bu konuda bize yetki verirseniz, onları ele geçirme imkânımız olur; aleyhimizde yazmazlar diye…

Yalnız Türkler yapmıyor bunu; Yunanların da etkilediği bir kısım basın var. Türkiye’deki durumla ilgili olarak Ahmet Emin Yalman, gazetelerin bu türden para alması, reklam geliri gibi bir şeydi diyor. Hemen her gazete böyle paralar alırdı diyor.

Demek ki böyle yöntemlerle gazeteleri ve yazarları elde ediyorlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’daki Alman Bankası basını yönlendirmek için mali kaynaklarını kullanmıştır. Dünya çapında yapılan bazı araştırmalarda bugün de pek çok ülkede  basın mensuplarının %26’sı medyaların para karşılığında yönlendirildiğini kabul ediyor.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı yaptığı ilk on beş yıl içinde durum nasıldı acaba? Atatürk’e karşı çıkanlar var mıydı?

Atatürk’e muhalif olanlardan biri olan  Zekeriya Sertel, Atatürk’ün cenaze törenini Yeni Caminin minaresine çıkıp izliyormuş. “Bütün o dönemler gözümün önünden geçti, biz o dönemde Atatürk’e karşı mücadele etmiştik. Yeterince özgürlük olmadığını düşünüyorduk. Şimdi Atatürk’ün ne kadar büyük işler yaptığını anlayabiliyorum. O yıllarda bunları idrak edememiştik. Şimdi düşünüyorum da, Atatürk o zaman da büyük adamdı, bugün de büyük adamdır, yarın da büyük adam olacaktır” diyor.

Müthiş bir değerlendirme.

Aynı şeyi Aziz Nesin de söylemiş. O yıllarda Atatürk’e karşı düşündüklerimden utanç duyuyorum demiş. O yıllarda Avrupa’da yedi ülkede demokrasi vardı. Bunlardan biri de hızla faşizme kayıyordu.

Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet’in en devrimci şiirlerini Atatürk’ün zamanında yazdığını söylüyor. Onun hapis yılları Atatürk’ün sağlığının çok bozulduğu yıllara denk geldi. Bu nedenle pek bir şey yapılamadı, diyor.

Bu arada, demokrat olduğunu savlayan hatta başka ülkelere demokrasi ve uygarlık götüreceğini söyleyen ülkelerde de basının durumunun pek iyi olmadığını gördük. Örneğin ABD’de bir Watergate skandalı yaşandı. ABD gibi demokrat olduğunu savlayan, öteki dünya ülkelerinin de genellikle demokrat olarak nitelediği ülkelerde basının durumu nedir? O ülkelerde basın üzerinde ne gibi uygulamalar var? Bu gibi ülkelerin başka ülkelere demokrasi ve özgürlük götürme uygulamalarını da son yıllarda gördük. Bu ülkenin demokrasisinde bir ikiyüzlülük yok mu?

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Wisconsin senatörü Mc Carty’nin komünizm karşıtı çalışmaları var. Hoşlanmadığı herkesi komünist olarak suçlayabiliyor ve basını tehdit ediyor. Her kurumu suçluyor. Dışişleri Bakanlığını bile… Dışişleri Bakanlığı’na 200 komünist sızmış diyor. Orduyu suçluyor. Kütüphanelerdeki kitapların kaldırılmasını istiyor. Sanatçıları suçluyor. Bazı sanatçılar ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorlar. Birçok insan hapse atılıyor. Tam bir cadı avı… Fakat bu havayı fiilen ortadan kaldıran, Mc Carty’nin ipliğini pazara çıkaran, bir TV programında konuşarak bunu açıklayan da bir gazeteci. Watergate skandalını  ortaya çıkaran yine gazeteciler. ABD’de o da var, bu da var.

BÜYÜK DEVLETLER ÜLKELERİN HALKINI ETKİLEMEK İÇİN MEDYAYI KULLANIYOR

Ülkemizde son on iki yılda birçok antidemokratik uygulama yaşanıyor. Bizdeki basının önemli bir bölümü yazmıyor, yazamıyor. Peki, yabancı basın? Onların da ülkemizde muhabirleri, büroları var. Onlar burada yaşananları görmüyorlar mı? Yazamıyorlar mı?

İşin can alıcı noktası burası. Onlar bu durumlarda kendi ülkelerinin dış politikalarına uygun davranıyorlar. Dünyadaki birkaç büyük haber ajansı hemen hemen bütün haberleri yönlendiriyor. Başka ülkelerin dilinde yayın yapıp o ülkelerin halkını etkilemek için o dillerde yayın yapan  TV kanalları kuruyorlar. Ortaklıklar kuruyorlar. Bu da yetmiyor, o ülkelerin gazetecilerini elde etmeye çalışıyorlar. Davetler, ağırlamalar, geziler, başka yöntemler… Oyun burada başlıyor. Büyük devletler, etki altına almak istedikleri ülkeleri halkında istedikleri düşünceleri halkın zihninde oluşturmak için medyayı kullanıyor. Ya kendi medyalarını doğrudan doğruya ya hedefledikleri ülkelerin medyasını ikna ederek veya elde ederek, gazetecileri teker teker kazanarak… Bunu en iyi örneklerinden biri Bilderberg toplantıları... Dünyanın en iyi saklanan, gizlenen toplantıları Bilderberg toplantılarıdır. Buraya hem önemli siyasetçiler davet ediliyor hem bazı gazeteciler. Bunun özü şu: Oraya katılan gazeteciler oradaki genel görüşü özümsüyor ve sonra, Bilderberg’de şu görüş ileri sürülüyor diye yazmıyor; orada sergilenen görüşleri kendi görüşüymüş gibi yazıyor. Oyun bu. Bizim bunları anlamamız ve kamuoyuna anlatmamız gerek. Kitap da bunun da örnekleri var.

Basının bir bölümüne çok ağır para cezaları uygulandı ve böylece AKP’nin dümen suyuna çekildi. Buna ne diyorsunuz?

DP döneminde de yapılmıştı. İsmet İnönü’nün damadı hapse atılmıştı. Metin Toker yıldı mı? Akis dergisi pes etti mi? Hükümete karşı mücadele ettiler. Sütunlarını beyaz çıkarttılar.

Şimdi de basından beklenen bu. Türkiye’de basın bu baskılarla mücadele edebiliyor mu? Birkaç istisnasıyla yeterince mücadele ettiği söylenemez. Oysa ABD’de, en azında dış politikanın dışındaki konularda Hükümetin veya iş çevrelerinin baskısına karşı mücadele eden bir basın var.. Örneğin Amerikan Sonomo Üniversitesi her yıl bir kitap yayınlayarak o yıl içinde basının sansürlediği 25 önemli konuyu halka duyuruyor.

Peki, “Bitaraf olan bertaraf olur!” söylemine ne diyorsunuz?

Buna Almanya’dan bir örnek vereyim. İktidarların gazetelerden beklentisi hep kendi istedikleri gibi yayın yapması olmuştur. Hatta bu da yetmiyor. Faşizmin propaganda açısından simgesi olan Göbbels bir gazetelerin genel yayın müdürlerini toplantıya çağırıyor ve diyor ki; “Sizden hiç memnun değiliz. Siz fino köpeği gibisiniz. Her söylediğimizi yazıyorsunuz. Böyle gazetecilik olmaz” diyor. “Peki, ne yapacaktık?” diye soruyorlar. “Bizim görüşlerimizi yazmakla kalmayacaksınız, benimseyeceksiniz, özümseyeceksiniz, inançla savunacaksınız. Bizim her dediğimizi yazmak yetmez.”

Bizde de şimdi benzer durumları görüyoruz. Yıllarca bu hükümeti savunanlar bazen küçük bir eleştiri yazısı nedeniyle yerden yere vuruluyor. O gazete ya da gazeteci birdenbire boy hedefi oluveriyor.

Kendilerinin dümen suyundaki gazetelerden ve gazetecilerden beklenen, büyük bir yalanı defalarca tekrarlamak. Göbbels diyor ki, büyük bir yalanı defalarca söylerseniz halk buna inanır. Bizdeki yandaş basın bu görevi yapıyor. Göbbels’e göre hiçbir zaman bir konuda bile yanlış iş yaptığınızı kabul etmeyeceksiniz. İşte Soma olayında… Hükümetin hiçbir sorumluluğu olmadığını tekrar tekrar yazdılar. Oysa demokrasinin yerleştiğini gördüğümüz ülkelerde bu durumlarda hükümetler ya da başbakan sorumluluk duygusuyla istifa ediyor.

Basınımızda görevlerini yapanlar var ama yapmayanlar çoğunlukta. Bazı muhalif gazetelerde bile olması gereken tepkiyi, eleştiriyi göremiyoruz.

Onlar da kendilerini koruma düşüncesinde acaba?

Korkmakla olmaz. Gazeteciysen korkmayacaksın; görevini yapacaksın. Basınımız görevini korkusuzca yapsaydı bugünlere gelmezdik. Basına yapılan baskılar çok arttı. İnsan hakları gibi evrensel konularda eleştiriler geldiğinde, bizim siyasilerimizin yaptığı gibi iç işlerimize karışarak bizi eleştiriyorlar diye bakamazsınız. Bizim siyasiler, ülkeyi son on yılda demokrasiyi çok ileriye götürdüklerini söylüyorlar. Dünyada demokrasi araştırmaları, istatistikleri yapılıyor. Çok ciddi, saygın kurumların raporlarına göre yapılan sıralamalar var. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün yaptığı araştırmaya ve sıralamaya göre Türkiye bu on yıl içinde yüzüncü sıradan 154. sıraya düşmüş. Basının durumunu yansıtan bu gerçekler göz ardı edilemez.

Peki, üniversitelerimiz, bilimcilerimiz. Onlar görmüyorlar mı yaşadığımız olumsuzlukları?

Korku dağları bekliyor, derler. Menderes üniversite hocalarına “kara cübbeliler” diyordu.

Aşağılıyordu kendisine karşı olan bilimcileri...

Şimdi de öyle. Fakat bu aşağılamalar o zamanki yurtsever profesörleri, Tarık Zafer Tunaya’ları, Sıddık Sami Onar gibi ünlü Ordinaryüs profesörleri yerlerde sürüklemeleri onlarıi caydırmamıştır, yıldırmamıştır, korkutmamıştır, yollarından döndürmemiştir.

Evet. Sıddık Sami Onar bu baskılar karşısında yılmadı. Fark burada. O yıllarda üniversite profesörleri, basın nasıl direndiler?

Peki onları, Sıddık Sami Onar’ları, Tarık Zafer Tunaya’ları örnek alacak, onların gösterdiği yürekliliği, kararlılığı gösterecek bilim insanlarımız, sanatçılarımız yok mudur?

Vardır. Vardır da, biz seslerini pek duyamadık. Seslerini duyduklarımız, tepkilerini gösterenler istisnai olanlar. Korku dağları bekliyor.

BASINIMIZ BU DURUMDAN NASIL KURTULUR?

Bir çıkış, kurtuluş yolu görüyor musunuz basınımız için?

Bunun yolunu Atatürk göstermiş.. Atatürk diyor ki, “Basın özgürlüğünden kaynaklanan sorunların çözüm yolu yine  basın özgürlüğüdür.” Basının kendi içinden çare bulunacak!

Eskiden, basının siyasilerce baskı altına alındığı ve yönlendirildiği durumlarda, özgürlükçü ve bağımsız basın mensupları onları eleştirirlerdi, onlara karşı mücadele ederlerdi. Osman Bölükbaşı, tarafsızlığını yitirmiş, her gün hükümeti destekler tarzda yayınlar yapan TRT’yi sert şekilde eleştirirdi. Bu yüzden adı “Tırt Osman”a çıkmıştı.

Şimdiyse, basının önemli bölümünün yandaş çizgiye girmesini sürekli olarak dile getiren siyasetçi çok az. AKP’nin en yanlış ve haksız uygulamalarını destekleyici nitelikteki yayınlarını eleştirebilen dürüst gazetecileri, politikacıları sivil toplum kuruluşlarını, akademisyenleri görmek istiyoruz. Hepimize düşen görevler var. Üniversite öğretim üyeleri olarak da gereken tepkiyi göstermek gerek.

DÜŞMANLARIMIZI ASIL KORKUTAN LAİKLİK

Türkiye’nin kimliği değiştirilmek isteniyor. Bu tehlikenin farkına varmak, ulusal çıkarlarımızı korumak ve savunmak gerekir. Ülkemizin düşmanlarını asıl korkutan laiklik. Laikliğe özellikle sahip çıkmak gerekir. Türkiye’ye çağdaş demokrasiyi getirmek için hepimize düşen görevler var. Söz gelimi, bu Soma faciasında hepimize düşen görev nedir? Tepki göstermek bu facianın sorumlusu olan hükümeti istifaya davet etmek. Başbakan’ı istifaya davet etmek... Gazeteci olarak, siyasetçi olarak, üniversite profesörü olarak, sivil toplum örgütü olarak bunu söyleyecek cesaretiniz var mı? Yoksa, siz zaten bu baskıları, demokrasiyle bağdaşmayan uygulamaları, insan hakları ihlallerini, işçilerin yoksulluk içinde yaşamak zorunda bırakılmalarını, sömürülmelerini kabul etmişsiniz demektir. Türkiye’yi kaderine, bu olumsuz gidişe bırakmışsınız demektir.

Ülkemiz, tarihinin çok önemli, çok tehlikeli bir döneminden geçiyor. Yurtiçinde ve yurtdışında ülkemizin kimliğini, rejimini değiştirmek isteyenler var. Türk toplumunun kimyasını değiştirmek isteyenler var...

Başlıca iki konuda rahatsızlık var: var: yurtdışındakileri rahatsız eden Kemalizm. Çünkü Kemalizm bağımsızlık ilkesini benimsemiştir, yani kendi kararımızı kendimiz vereceğiz. Emperyalistler bundan büyük rahatsızlık duyuyorlar. İstiyorlar ki Türkiye hep onlarının dediğini yapsın, onların dümen suyundan ayrılmasın.  Her konuda yabancıların istediği gibi davransın. Her konuda… Kıbrıs konusunun nasıl çözüleceğini onlar bize söylesin. Ermeni meselesini nasıl çözeceğimizi onlar söyleyecekler, onların dediği gibi hareket edelim. Terörle mücadele konusunda onların istediği gibi, terör örgütüyle müzakere edeceğiz. Onlar öyle diyorlarsa öyle yapacağız.

Yani dışarıdan gelen baskılar hep bağımsızlığımıza yönelik.

İkinci kategori, içeriden gelen tepkiler… Cumhuriyet’e içeriden gelen tepkilerde hep tek parti dönemini suçluyorlar, Atatürk’e, İsmet İnönü’ye saldırıldığını görüyoruz.  Onları rahatsız eden de laiklik. Bizden başka, halkı Müslüman olan ülkelerden hiçbirine demokrasi girmediyse, bunun nedeni laikliktir. Bizim kazancımız bu.

Bunun bilincinde olmalıyız; bağımsızlığımıza ve laikliğe yapılan saldırıların ardındaki maksadın farkına varmalıyız.

Laiklik ilkesini muhakkak korumalıyız. Demokrasimizin teminatı, Anayasamızdaki laiklik ilkesidir. Fakat basın, mademki hükümet laikliğe karşı çıkıyor, din faktörünü kullanarak seçimlerde başarılı sonuçlar alıyor, biz de buna göz yummalıyız, laikliğin ihlal edilmesini görmezden gelmeliyiz derse onlara hizmet etmiş olur, milli çıkarlara ve anayasaya aykırı hareket etmiş olur. Diğer siyasi partiler de öyle…

AKP’nin dini kullanarak seçimlerde başarı kazanmasına bakıp aynı yolu kullanarak biz de oyumuzu artırırız düşüncesinde olanlar büyük yanlış yapıyorlar. Dini siyasete alet edenlerin, laikliğe karşı gelenlerin hakikisi varken size niye oy versinler?

Yani, dine saygı göstereceğiz, din Allah ile kul arasında çok kuvvetli kutsal bir bağdır diyeceğiz ama dini siyasete alet etmeyeceğiz, insanların din duygularını siyasi çıkarlarımıza alet etmeyeceğiz.

Devlet işiyle din işlerini karıştırmayacağız; devleti din kurallarına göre yönetmeye kalkmayacağız. İçeriden gelen bu laiklik karşıtı eylemlere direnemediğiniz takdirde, dışarıdan gelen ve bağımsızlığımızı hedef alan saldırılara karşı koyamadığınız takdirde bu Cumhuriyet’i koruyamazsınız, yaşatamazsınız. İşin hazin tarafı, laik Cumhuriyet ilkesini savunan insanlarımızın TV’lerdeki tartışma programlarına artık davet edilmediklerini  görüyoruz. Laik Cumhuriyet ilkesini savunabilecek televizyonculara da program yaptırılmıyor.

Niye Emre Kongar konuşturulmuyor artık TV’lerde? Çünkü TV kanallarının yöneticileri baskı altında, etki altında kalmışlar. Belli bu. Ergenekon yargıçlarından biri görevinden istifa etti. TV’de, “Üzerimde kurumsal baskı var” dedi. Basın niye ona sahip çıkmadı?

Başka bir ülkede olsa, bunun üzerine gidilir, yıllarca konuşulur, yazılırdı. Bu olay üzerinde büyük bir kamuoyu oluşturulurdu. Basının görevi budur. Basın, hükümeti incitmeyelim diye, hükümetin hoşuna gitmeyecek konuları bir anda gündemden düşürüyor.

Platon, devleti yönetmeye en uygun insanların filozoflar olduğunu savlamıştır. Ülkede adaletin hüküm sürebilmesi için, haksızlıkların olmaması için, insan haklarının ihlal edilmemesi için devletin halka yalan söylemeyen dürüst, erdemli filozoflar tarafından yönetilmesi gerektiği kanısındadır. Neden bu sonuca varmış olabilir?

”Ya filozoflar kral olmalı ya da krallar filozof olmalı” demiştir Platon. Ülkemizi yönetenlerin en çok rahatsız olduğu konulardan biri de felsefedir. Çünkü felsefe biat kültürüne izin vermez; insanları düşünmeye, eleştirmeye, sorgulamaya yöneltir. Halkın düşünmesini, eleştirmesini, kendilerini eleştirmesini istemeyenler de felsefeyi okullardan kaldırmaya çalışırlar ya da önemsiz ve amacından saptırılmış bir ders haline getirirler. Ülkemizdeki en büyük sıkıntı, böyle sorgulayıcı, eleştirel yaklaşan, düşünce üreten insanlara gerek var. Onlara büyük görev düşüyor. Onlar yapamazsa bu görevi, basına iş düşüyor.

Basın sorgulayacak olumsuzlukları, adaletsizlikleri… Basın sorgulamazsa, toplumda farklı düşüncelerin yaygınlaşması sağlanamaz.

Sanıyorum halkımızın “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen, halka yalan söylemeyen, eleştirilere, sorgulamalara açık, bilimselliğe önem veren, özgür düşünceye ve insan haklarına saygılı, dürüst politikacıları seçme becerisini kazanması gerekiyor.

Bunun birinci koşulu cesarettir. Atatürk ne demişti? “Gerçekleri söylemekten korkmayınız!” demişti. Halkımızın da basın mensuplarının da bu cesareti göstermeleri, düşünce ve ifade özgürlüğünü korkusuzca kullanmaları, demokrasi karşıtı uygulamalara direnmeleri gerekir. Bu, anayasal bir haktır.

CHP ve MHP cumhurbaşkanlığı seçimi için ‘çatı adayı’ olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu gösterdi. Bu konudaki görüşlerinizi açıklamak ister misiniz?

Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile MHP’nin ortak bir “çatı adayı” göstermesi düşüncesi toplumda geniş destek buldu. Bu çatı adayının niteliklerinin neler olması gerektiği konusunda her iki parti de ortak görüş oluşturmaya çalıştı. Burada daha çok halkın tamamını kucaklayacak, siyasi kimliği ön plana çıkmamış olan, dünyanın beğenisini kazanmış bir adayın olması üzerinde duruldu.

Cumhurbaşkanının niteliklerinin ne olması gerektiği tartışılırken bence ön plana çıkartılması gereken en önemli unsur ülkemizin haklarını, haysiyetini ve çıkarlarını korumak, hukukun üstünlüğünü sağlamak olmalıydı.

Dünya ülkelerinin beğenisini kazanmak bence doğru bir tanım değildir. Yabancı ülkeler ancak kendi çıkarlarına hizmet edecek veya karşı çıkmayacak kişileri sevdiklerini söylerler. Lozan’da hiç kimse İsmet Paşa’yı sevmemiş ancak kendi ülkesinin çıkarlarını kararlılıkla savunduğu için ona saygı duymuşlardır.

Doğrusu Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin ülkemizin çıkarlarını her koşulda savunacak bir kişi olmasıdır.

Ülkemizin temeli Atatürk’ün koyduğu temel ilkelere ve onun gerçekleştirdiği devrimlere dayanır. Seçilecek Cumhurbaşkanının en önemli özelliği bu ilke ve devrimleri içtenlikle benimsemiş ve hayatı boyunca onların savunuculuğunu yaymış bir kişi olmalıdır. 3 Temmuz tarihine kadar böyle bir şahsiyeti bulup önermek için vakit ve fırsat vardır.

Kitabınızı okuyanların bu konuların ayrıntılarına gireceğini ve çok yararlı bilgiler edineceğini vurgulamalıyım.

Teşekkür ederim. Yararlı olacağını umarım.onur öymen

 

Beyazıt Kahraman

Gerçekedebiyat.com

Kitabı edinmek için tıklayınız...

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)