Önce İnsan / Hüseyin Atabaş
Önce İnsan / Hüseyin Atabaş
Bir garip Üçüncü Dünya ülkesi olan Türkiye’de, kapitalizmin ilkel yüzü 1990 Kozlu, 2014 Soma kömür ocakları, taş ocakları ve tersane “kazaları” olarak, yani yüzlerce insanın ölümü olarak önümüze çıkıyor… Çünkü sermayenin tek amacı olan kâr, daha çok kâr hırsı doymak bilmiyor. Bu nedenle kapitalist için işçi yaşamının önemi yoktur. Biri ölür, onu gelir; Başbakan nasılsa en az üç çocuk sahibi olmayı istiyor milli irade bireylerinden…
Çok uzak olmayan tarihlerde, dünyanın şurasında burasında da büyük maden kazaları oldu: Örneğin Fransa’da 1906’da, Birleşik Krallık’ta 1913’te, Japonya’da 1914’te, Çin’de 1942’de ve 1960’da, 1965 ve 1975’lerde Hindistan’da büyük maden kazaları oldu. Ama önlemler artırılarak ya kazalar önlendi ya da ölümler en aza indirildi. Avrupa’da (Almanya) son büyük maden kazası 1946’da meydana gelmişti. Avrupa’da o günden bugüne ölüm olayı yaşanan maden kazası meydana gelmedi.
Türkiye'de, 1941 yılından bu yana maden ocağı kazalarında üç binden fazla kişi yaşamını yitirdi. En fazla kayıp verilen kaza, 1992'de 263 kişinin öldüğü Zonguldak'ın Kozlu ilçesindeki grizu patlaması oldu. Oysa 2010’da Şili'de meydana gelen kazada çöken madende mahsur kalan 33 madencinin kazadan 16 gün sonra hayatta oldukları belirlenmiş ve zamanında alınmış olan önlemler sayesinde 69 gün sonra da yeryüzüne çıkarılmışlardı.
Devletin resmi rakamları, Türkiye’de iş kazalarının iş türlerine göre dağılımının en çok görüldüğü alanın maden ve taş ocakları olduğu söylüyor… Avrupa’da (Almanya) son büyük maden kazası 1946’da görülmüş olmasına karşın, çok ölümlü kazalar bizde hâlâ tüm hızıyla sürüyor. Acaba bizim madenciler ne günah işlemişler ki, ölüm onların kaderi oluyor?
* * *
Manisa / Soma kömür ocağı kazası üzerine, milli iradeden Ahmet Aslan, Facebook sayfasında şöyle yazmış: “Avrupa maden ocaklarında çalışanlar Avrupalı da değil. Yani başka insanları kendilerindenmiş gibi koruyorlar. Yasalar emrettiği için de değil, bilinç. Adamlar işsizlerine bile bizimkilerin öğretmene verdiğinden fazla işsizlik maaşı veriyorlar…” Ne diyoruz; “önce insan”; şu ya da bu ırktan, şu ülkeden ya da bu ülkeden olması önemli değil, öncelik insan olan herkese…
Şair arkadaşımız Nilay Özer de şöyle yazmış: “Ölüm olmayan Avrupa madenlerinde işçileri koruyan kaçış odalarının içinde oksijen, yiyecek, sağlık malzemesi, telefon ve saire var. Gaz sızdırmayan ve çökmeyen bu odaların fiyatı 80-250 bin dolar arasında değişiyor. Bir madene bunlardan 20 tane kuruluyor. Bizim işletmeciler memleketin tamamının canını satın almaya kalksa bu parayı vermez; bu yüzden 19. yüzyıldan örnekler gösterilir… Bu odaların bir tanesi kırka yakın işçiyi seksen güne kadar canlı tutuyor. Ah keşke biz de insanımıza böyle sahip çıkabilseydik. O zaman çizmelerini dert etmeden yatarlardı sedyeye; devlet benim için var derdi.” Ne denir, maden ocaklarında korunağımız yoksa bile, bizim de, Soma faciasını protesto edenlere cop sallanan “Avrupa Başkenti Ankara”mız var!.. Yersen... Avrupa nire, Türkiye nire?...
Edebiyatta deneme türünün öncüsü Montaigne, “Avrupa düşüncesi”ni 16. Yüzyıldan itibaren işlemeye, oluşturmaya başlamış. Kuşkusuz bu düşünceye o tarihten önce ve sonra daha başkalarının da çok önemli katkısı olmuştur. Yani Avrupa düşüncesi (Avrupalı insan algısı) öyle durup dururken ortaya çıkmadı; ilmek ilmek örülerek insani ve ahlaki dayanağı “önce insan” olan bir değer olarak oluştu.
* * *
Bunu olguyu algılayamayanlar, Mehmet Akif Bal gibi; Soma faciası sonrasında olanlara “provakatif yaklaşımlar” olarak bakarlar. Diyor ki Bal; “Evet, bir toplumsal acıyı daha, provakatif yaklaşımlarla ve ucuz politik beklentilerle amacından uzaklaştırmak amaçlı, bilinçli, bilinçsiz kişilerle karşı karşıyayız diye düşünüyorum.” Bay Bal, bunu Facebook sayfana yazdığının ertesi gün, Soma Kömür Ocağı patronlarının yaptığı basın toplantısını da izlemiştir sanırım. Ne diyorlardı; “Bu kaza altı ay sonra olsaydı bu kadar insan ölmeyecekti…” Vay beee!... Öngörüye bakar mısınız?... Neymiş efendim, o zamana kadar korunma odaları yapacaklarmış. Adama sormazlar mı ki, “Bu kömür ocağını işletmeye bağladığınız on yılı aşkın süredir neredeydi?”
Vatandaş Mehmet Akif Bal şöyle bağlıyor sözlerini: “Mesele, feci şekilde ölen insanlarımız. Babasız kalan çocuklarımız. Dul kalan analarımız… Biz birbirimize lazımız arkadaşlar. Lazım olan; asgari sevgi, asgari merhamet…” O “asgari sevgiyi” işçisine göstermeyen patronu, yurttaşına göstermeyen devleti protesto etmekten, yuhalamaktan daha doğal ne olabilir? Bu, bir başka yalakanın dediği gibi “duygu sömürüsü” yapmakla izah edilemez.
“Kader” dedikleri yutturmacaya boyun eğip susalım mı? Hayır, önce kendi insanlığının bilincinde olana susmak yakışmaz. İnsan olduğunun, birey olduğunun ayrımında olan protestosunu yapar, hakkını arar. İnsan olana yakışan budur. Bu ülkenin cumhurbaşkanı da, başbakanı da, muhalefet lideri de bu yuhalamadan payına düşeni alır, alacaktır…
Biz öylesi adamların sevgisini de, merhametini de beklemiyoruz ve istemiyoruz... Feci şekilde ölen insanlarımız niçin öldü? Babasız kalan çocuklar niçin babasız kaldı?... Körü körüne bir yelere saplanıp kalanlara biz söyleyelim bari: Patronlar daha fazla kazansınlar diye iş güvenliği önlemleri yeterince alınmadığından, alınıp alınmadığı kontrol edilmediğinden olmuştur tüm olanlar. Buna göz yuman erk sahiplerini protesto etmekten daha doğal bir eylem mi var? Biz toplumsal duyarlığı olan insanlar, kimseyi düşman olarak görmüyoruz; yeter ki onların “merhamet duygusunu” da para hırsı karartmasın... Ve onlar ki, yüreği yanarak isyan edenlerden hiç mi hiç nezaket de beklemesinler.
Hüseyin Atabaş
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR