Öğüt veren yaşlılara öğütler üzerine bir deneme / Prof. Dr. İsmail H. Demirdöven
Bu erdemlerin yol göstericiliğinde, gençleri sözlerle değil davranışlarla, onlara örnek olunarak etkilemek önemlidir. Söz uçar, ama yapılıp edilenler akılda iz bırakabilir.
Genel olarak “yaşlı” diyebileceğimiz insanlar, gençlere öğütler vermenin, kendilerine âdetâ doğuştan bir hak gibi verildiğini düşünürler. Ama “öğüt verme”nin ne olduğu ve bunu yapmaya hakları olup olmadığı üzerinde düşünmezler. Yaşlılar genellikle denebilir ki, o yaşa kadar yaşadıklarından edindikleri görgüye, deneyimlerine ve geleneklerine bağlıdırlar. Çeşitli türden edinimlerinden sanki damıtılmışcasına gelmiş olduğuna inandıkları hakikatin tek ve tartışmasız doğru olduğuna inanmışlardır. Yaşlılar, uyaklı ve kulağa hoş gelen “Gençlik Bilse Yaşlılık Yapabilse” deyişini bu deyişin ruhunda Arap ülkelerinde “Eflâtun” olarak anılan Antik çağ filozofu Platon’un bulunduğunu bilmeseler de bu deyişi bir atasözü havasında, zaman zaman karşılarındakini etkilemek için kullanmaktan haz duyarlar. Aile içi yönetimden devlet yönetimine kadar son sözün yaşlılarda olması gerekliliğini üstü kapalı olarak dile getiren bu deyiş yaşlı kişinin “tecrübe (deneyim)” adını verilen yaşantı edinimlerinin çeşitliliğinden yoğun biçimde beslendiğinde karşımıza “İdolik” denebilecek ve dolayısıyla kendisine tapılacak bir kişilik yapısı ortaya çıkar. Bu tür yapılar dille kurulan söylemlerdir. Bu bağlamda bakıldığında, eski dilde “belâgat”, bizim bugün “retorik” olarak bildiğimiz, kişinin söz konusu o tapılacak “İdolik” yapısını bütünleyen, kimi zaman “sanat” da denen etkili söz söyleme ve konuşma yeteneğinin ön plana çıktığı görülür. Unutulmamalıdır ki “retorik” için önemli olan kişinin doğru söyleyip söylemediği değil, söylediği şeyi karşısındakini inandıracak biçimde söylemesidir. Bunu başaran o yaşlı kişi artık bir dokunulmazlık hâlesine bürünerek içinde yaşadığı topluma liderlik dahi edebilecek bir konuma gelebilmektedir. “Fareli Köyün Kavalcısı”nın kavalından çıkan âdetâ “büyülü” sesler insanları peşinden sürüklemeye yeter. Yani bir başka deyişle bu tür söylemlerde ne söylendiği yani söylenen şeyin içeriği değil, söylenen şeyi kimin söylediği önemli duruma gelir. Toplumumuz da içinde olmak üzere pek çok toplumda, “yaşlı kişilerin deneyimlerinden yararlanmak gerekliliği” üzerine kurulmuş, çoğu zaman kayıtsız koşulsuz âdetâ evrenselmiş gibi kabul edilen bir önyargı vardır. Bu önyargı, (örneğin din adamlarının öğütlerinin ancak hakikatleri bize gösterdiğine, nefesinin çok güçlü olduğuna veya öğüt verenin en az beş dili gözü kapalı su gibi bildiğine, ya da öğüt verenin dünyanın en önde gelen bir/iki üniversitesini birincilikle bitirip onur nişanı aldığına ilişkin) mantıksal bir bağlantı kurularak sonuç çıkarılamayacak olan daha başka önyargılarla ve söylentilerle de eklemlenerek, onlarla beslenerek bir inanç dizgesinin (sisteminin) yapısal bir bölümünü oluşturur. Böylece, inanç dizgesine dayalı, bilgisel olarak doğruluğunun söz konusu olmadığı bir hakikatler söylemi insanın değerler dünyasını varoluşsal biçimde sarıp sarmalar. İnanç dizgeleri dediğimizde aklımıza ilk gelen ahlâk dizgeleridir. Ahlâklar toplumdan topluma değişen, aynı toplumda da zaman içinde değişen değer yargıları dizgeleridir. Her ahlâkın temelinde çeşitli türden inançlar yer alır. Ahlâklar bize öğüt verenin ağzından, toplumsal ilişkilerde olduğu kadar kişilerarası ilişkilerde de “yapılması” ve “yapılmaması” gerekenleri, yani bir bakıma “iyi”nin ve “kötü”nün ne olduğunu söyler. Bir eylemin neden yapılması veya yapılmaması gerektiğini temellendirmek, yukarıda kurduğumuz bağlam çerçevesinde kolaydır. Çünkü öğüt verenin kayıtsız koşulsuz bir inanç nesnesi olarak tapılası “İdolik” yapısı, verilen öğüdün içeriğinin sorgulanmasına izin vermediği gibi, o kişinin aktardığı bilgilerin doğru olup olmadığının sorgulanmasına da izin vermez. Öyle ki, belirli bir tarihte gerçekleştiği kesin olarak bilinen bir olayın aslında hiç gerçekleşmediğini öğüt veren kişinin ağzından duyanlar hiç tereddütsüz buna inanabilirler. Öğüt ve bilgi veren kişiyle kurmuş oldukları bağlar öylesine sağlamdır ki, ilk elde bir kuşkuları olsa bile bunu söyleyenin “bir bildiğinin olduğunu” düşünürler. İnsanlar verdikleri öğütler ile nelerin yapılması ve nelerin yapılmaması gerektiği konusundaki bilgileri iki kaynaktan derlemişlerdir: Bunlardan birisi yaşantılarından edindikleri deneyimler, diğeri de onlara başkaları, özellikle aile üyeleri tarafından verilen öğütler ve aktarılan düşünceler, yargılar ve yanlışlığı veya doğruluğuna bakılmaksızın kabul ediliveren mesajlardır. Tutumlarımız, eğilimlerimiz, inançlarımız, davranışlarımız küçük guruplar, özellikle aile ve arkadaş gurupları içinde şekillenir. Tuttuğumuz futbol takımı, kendimizi yakın hissettiğimiz siyasal fikirler, beğendiğimiz şarkıcılar, beğendiğimiz sinema oyuncuları, sinema filmleri, beğendiğimiz yazarlar, edebiyat eserleri ve hatta beslenme alışkanlıklarımıza kadar giden daha birçokları, belirli niteliklere sahip bir kişi olarak var olmamızı sağlayan sayısız özellikler genellikle aile ya da arkadaş gurupları içinde oluşur. İnsan yaşamında önerilerle (tavsiyelerle) öğütlerle yoğrulmuş olan bir varlıktır. Yapıp-etmelerimiz böyle bir süreç içinde şekillenir. Bu çerçeveden bakıldığında, düşünüp taşınan, ölçüp biçen, olup-bitenlere eleştirel bir gözle bakan, bir bakıma ezberlerle yaşamayan, kendi yolunu kendi çizme çabasında olan insanlar hep yadırganmıştır. Genel olarak belirli bir yaşın üzerinde olan ve adlarına “Aydın” diyebileceğimiz bu tür insanlar toplumda azınlıktadır. Onlar başkalarına, özellikle de gençlere öğütler verme konusunda mesafelidirler. Öğüt vermenin idolistik bir iktidar, bir hükmetme gücü yarattığını, bu durumda gençlerin özgürce yaşamaları gereken deneyimlerini engellediklerini düşündüklerinden, onlara öğütler vermek yerine insanın, yaşamın ve hep birlikte içinde yaşanılan dünyanın ne olduğunu, nasıl olduğunu olabildiğince öznelliğe yer vermeden anlatmaya çalışırlar. “Nesnel” denen, doğru bilgilere kendilerini donatmış olmaları gerekir. Böylece gençlerin kendi yollarını kendilerinin çizebileceği ve değerlendirmelerini kendilerinin yapabileceği bir iletişim düzleminin oluşmasına yardım edebilirler. Bu düzlemde, kendiliğinden doğal bir biçimde insancıl değerlerin, sevginin, saygının, sorumluluğun, güvenin ve giderek birlik ve bütünlüğün değerinin anlaşılmasını ve oluşmasını gözetmiş olurlar. Yaşlıların gençlere öğütler vermenin o dayanılmaz çekiciliğine kapılmadan gençlerle arkadaş, dost olmayı, onların dertleriyle dertlenmeyi, sevinçleriyle sevinmeyi ve gençlerin yaşantılarını olabildiğince, onların izin verdiği ölçüde paylaşmayı öğrenmeleri bir erdemdir. Bu erdemlerin yol göstericiliğinde, gençleri sözlerle değil davranışlarla, onlara örnek olunarak etkilemek önemlidir. Söz uçar, ama yapılıp edilenler akılda iz bırakabilir. Bu da benim bir yaşlı olarak gençlere değil, yaşlılara vereceğim bir öğütler layihası olsun. İYİ VE KÖTÜ
TUTUMLAR EĞİLİMLER İNANÇLAR
Prof. Dr. İsmail H. Demirdöven
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR