Nedim Gürsel'in romanında Nazım Hikmet'e akıl almaz suçlamalar!

Yazımın geçen sayıda yayımlanan birinci bölümünün girişinde, amacımın kimseyi yermek ya da övmek olmadığını, okur olarak, yazarın ve okurun birbirine karşı hak ve özgürlüklerini, okuduğum bazı kitaplardan yola çıkarak irdelemek istediğimi belirtmiştim. Yazıda ağırlıklı olarak Orhan Pamuk’un son romanı Kırmızı Saçlı Kadın üzerinde durmuştum. Bu bölümde, gerekirse aynı romana dönüşler yaparak başka kitaplara başka bağlamlar ve özellikler yönünden, karşılaştırmalı olarak değineceğim.

news-details
Eleştiri

Ele alacağım kitap Nedim Gürsel’in Şeytan, Melek ve Komünist romanı. (Doğan Kitap, Şubat 2011)

Ancak bu kez “nasıl yazıldığı” değil “ne yazıldığı” odaklı bir değerlendirme söz konusu.

Daha açık belirtmek gerekirse, ilk bölümde “yazarın, aklına estiği gibi (örneğin nesnel gerçeğe, mantığa aykırı, dil kullanımında özensiz, çelişkili vb. gibi) yazma özgürlüğü var mı” sorusuna yoğunlaşmıştım.

Bu bölümde ise “yazarın, gerçek kişilerle ilgili somut ve/ya tarihi gerçekleri dilediği gibi kurgulama, bunu yaparken değiştirme, eğip bükme, çarpıtma ve yeni, farklı bir (sanal) gerçeklik ve algı yaratma özgürlüğü var mı” sorusunu eksen alacağım.

İkisinden de söz edilmişken bir küçük karşılaştırma: Orhan Pamuk da, Nedim Gürsel de "usta" romancılar. Ancak bu iki kitapla sınırlı olarak Şeytan, Melek ve Komünist birçok yönden Kırmızı Saçlı Kadın’dan daha başarılı sayılabilir.. En başta dil kullanımı, işçilik ve özen yönünden. Sözcük oyunları, sözcüklerin çağrışımlarıyla yapılan zihin sıçramaları, başka olay veya kişilere geçişler, göndermeler, bilinç akışı yöntemiyle zaman içinde dolanmalar, yer yer şiirsellik, kısa çarpıcı betimlemeler övgüye değer.

Kırmızı Saçlı Kadın, iki kitap, Kral Oidipus ile Rüstem ve Sührab’ın, hatta öz(et)lerinin okunmasının yeterli olduğu, karşıtlıkları üzerine kurgulanmış, öngörülen teze destek sağlayacak şekilde bir olay örgüsü ve düz anlatıyla ortaya çıkmış gibidir. Araştırma ve bilgi toplama gereksinmeden, düşsel ama bilindik olaylar ve davranışlar üzerine inşa edilmiş, denebilir.

Oysa Şeytan, Melek ve Komünist, baskı ve gizlilik nedeniyle çoğu yönü karanlıkta kalmış uzun, karmaşık bir tarihsel dönemi, hep yer altı faaliyet göstermiş TKP’yi ve bu döneme damga vurmuş gerçek kişileri konu edinmektedir. Bu nedenle titiz ve geniş araştırma ve kaynak karşılaştırmaları gerektiren ve her şeye karşın kuşku ve tartışma yaratması kaçınılmaz ağır bilgi yükü ve riskli yorumlar taşıyan bir roman. Yazarın, Dünya Şairi Nâzım Hikmet adıyla biyografik bir inceleme kitabı da yazdığı göz önüne alınırsa gerekli araştırmaları yaptığı ve yeterli donanıma sahip olduğu varsayılabilir.    

ROMANIN KONUSU

Romanın adı bile çok şey anlatıyor. Üç ayrı kişi gibi görünen melek, şeytan ve komünist aynı kişi: Ali Albayrak. İnsanın da, komünizmin de iyilik-kötülük, ak-kara gibi karşıtlıklarını benliğinde toplayan bir kişilik. Bu kişi eşcinsel aynı zamanda. Yani bir anlamda kadın-adam; iki cinsiyeti de bedeninde taşıyor ve iki tarafı da temsil ediyor denebilir. Aynı zamanda Harp Okulu’ndaki ve TKP’deki “Melek” lakabını eşcinselliğinden, Nâzım Hikmet'le ilgili raporlarında kullandığı “Şeytan” kod adını ise ajan-muhbirliğinden aldığı görülmektedir.

Bu romanın başka yönden üzerinde durulmasına neden olan da Ali Albayrak’ın Demokratik Alman Cumhuriyeti (Doğu Almanya) istihbarat örgütü STASI’ye sunduğu anlaşılan, Şeytan diye imzaladığı, Nâzım Hikmet’i izleme ve ihbar raporlarından oluşan 2. bölümüdür.

Gerçek olay ve kişiler, araştırma ve tanıklıklar üzerine kurulu metinler, biyografiler, anılar hatta belgeseller tümüyle veya bazı yönleriyle edebiyatın tekin olmayan sularına girmeyi zorunlu kılar. Küçük bir bilgi yanlışlığı ya da eksikliği, tanıklıklarda masum veya kasıtlı bir farklı anımsama, bakış açısında minik bir sapma bile bambaşka yerlere götürebilir, algıyı değiştirebilir, gerçeğiyle taban tabana karşıt bir algı ve “gerçeklik” yaratabilir.

Bu bağlamda, son yıllarda romanda ve öyküde gerçekle, kurguyu, somut olanla düşsel olanı harmanlamayı ve neyin gerçek neyin kurgu olduğunun ayırt edilemediği yeni bir gerçeklik yaratmayı “başarının ölçütü” saymak da (hırslı) yazar ve adaylarını tekinsiz yaklaşımlara yönlendirebilir.

Namı diğer 'Marat' İsmail Bilen Nazım Hikmet'le

Burada sözü edilen, yaşamın her alanında her zaman rastlanabilen sıradan kişi ve olayları konu edinenler değildir. Tarih boyunca çeşitli dönemlerde, çeşitli toplumlarda yaşamın çeşitli alanlarında etkili rol almış, olumlu veya olumsuz yönde akışı etkilemiş olan ve tarihsel önem taşıyan olay ve kişil(ikl)erle ilgili olanlardır. Şeytan, Melek ve Komünist romanının yoğunlukla 2. bölümünde anlatılan Türkiye ve dünya şairi Nâzım Hikmet de hiç kuşku yok ki bunlardan biridir.

Romanın, Şeytanın raporlarından oluşan 2. bölümü, şu -tokat gibi- çarpıcı tümceyle başlıyor: “Stalin babamdır beni o yarattı”! Babalığı da aşan bir değer biçme. Olabilir. Ancak rapordaki yazılışı okunup geçilecek gibi değil: (…) Nâzım Hikmet’in Plekhanov’u (aynı zamanda onu kurtaran geminin adı-a.g.) da, Stalin’i de sevmediğini biliyorum. Buna karşılık Köstence limanında “Beni yüce Stalin yarattı” diye demeç vermesini yalnızca ikiyüzlülüğüne değil korkaklığına da bağlıyorum. Ya da siyasi pişkinliğine.” (s. 125)

Raporu yazıp “Şeytan” kod adıyla imzalayan Ali Albayrak “Stasi” ajanı bir muhbir. Ama antikomünist bir CIA veya MİT ajanı ya da siyasi şubede komünist masası şefi değil. Tersine, “…ben sadece inanmış bir komünistim. Ve davaya hizmet etmekten başka bir amacım da yok” diyen biri. “Nazım Hikmet sadece uzaktan izlediğim herhangi bir muhalif ya da rejim düşmanı değil” de diyor. (s. 150) Bununla birlikte soru sorduracak başka şeyler de yazıyor. Önce örnekler, sonra yorum ve sorular:

 “…Nâzım hayatının hiçbir döneminde Stalin yoldaşa hayranlık duymamış, her fırsatta (…) Stalin’in eseri sayabileceğimiz proletarya diktatörlüğünü eleştirmiş, hatta partimiz içinde fraksiyon yaratarak Troçkist muhalefeti başlatmıştır.” (s. 127) “…Troçki Büyükada’da sürgündeyken kendisine görüşme talebinde bulunduğunu, Stalin’in kaba gücü karşısında Troçki’nin entelektüel birikiminin etkisinde kaldığını (Hikmet Kıvılcımlı’ya) söylemiştir." (s. 136)   “Lenin’in burada (sonradan müze olan evinde-a.g.) hangi kitapları okuduğunu sordu. Müze görevlileri(nden) biri alçak sesle Vladimir İliç’in ölmeden bir gün önce Troçki’nin Marksizmin yeniden gözden geçirilmesiyle ilgili söylevini okuduğunu söyledi. Nazım’ı o anda görmeliydiniz. Gözlerinin içi parladı.” (s. 184) “…bizim partinin arşivinde Nazım’ın daha ilk başta Troçkist olduğunu kanıtlayan bir belgeye rastladım. Lenin’in ölümünden az önce (Nazım) Troçki’yi konferans vermeye çağıran komitede yer almış.” (s. 188)

“…Nazım (…) bu tür ‘goşist’ davranışlarının (…) örgütle ilişkisi kesilene kadar sürdüğünü özellikle belirtmek isterim.” (s.130)

(Nâzım) “1928’de yurda döner dönmez Marat (İsmail Bilen) yoldaşla birlikte sınırda yakalandı. (…) altı ay gibi kısa bir süre yatıp serbest bırakıldı. Onun böyle kolayca serbest bırakılıp aramıza yeniden dönmesinde siyasi polisin parmağı olduğu kanısındayım." (s. 133)

“Burada dikkati çeken husus, birçok arkadaşı müteferrikaya götürülüp işkencelere maruz kalırken Nâzım’ın her defasında polisten yakayı sıyırabilmesidir.” (s. 135)

“Kendisiyle Harp Okulu birinci sınıf öğrencisiyken tanışmıştım. O olayda sevgili arkadaşımız ve liderimiz Ömer Deniz’i polise ihbar ettiğine de bizzat tanık oldum." (s. 139)

“Şairin bilgimiz dâhilinde olmadan, hatta diyebilirim ki bizim desteğimizi almadan yurt dışına kaçması olanaksızdı.” (s. 121) “Kaçışının ayrıntılarını gizledi bizden. Haberimiz olsaydı, Moskova’ya da danışarak, elbette yardımımızı esirgemezdik.” (s. 123) “…Stalin’in kendisini öldürteceği endişesiyle partimiz tarafından Sovyetler Birliği’ne kaçırılmayı reddetmiştir.” (s. 137) “Kendisini yurt dışına kaçırması için partinin kapısını çaldı. Ama o zamanki genel sekreter Reşat Fuat Baraner hiç yüz vermedi bu ajan provokatöre, ‘Hadi başka kapıya!’ diyerek onu kovdu. Ve şair tam on iki yıl hapis yattı.” (s. 142)

“Ve Macaristan üzerine şiirler yazdı. Kendi ülkesini kötüleyip Macaristan’ı, atları ve genç kadınlarıyla göklere çıkardı.” (s. 162) “Sonra, artık pek sevdiğinden mi yoksa gizliden hazırlanan karşı devrim komplosuna yaptığı katkılardan dolayı mı, yolunun sıkça Macaristan’a düştüğünü biliyoruz.” (s. 164) “Dolayısıyla zaten kanında mevcut olan Türk milliyetçiliğine kardeş millet bellediği Macarları da dâhil etmesi doğaldı. Onun gerçekten komünist değil bir Türk milliyetçisi olduğuna inancım gün geçtikçe artmaktadır.” (s. 167)

Alıntılar çoğaltılabilir. Ancak sorgulanmak/irdelenmek istenen konular için bu kadarı yeter de artar bile.

Öncelikle, çok önemli bir “gerçek kişi” ile ilgili yazılanların, bir biyografi yazarına verilen, Şeytan takma adlı bir diğer kişi tarafından kaleme alınmış bir rapora dayandırılması, raporu da yazan yazarı sorumluluktan kurtarır mı?

Diyelim ki rapor gerçek. Bunun-en azından bir önsözde-belirtilmesi ve kaynak gösterilmesi gerekmez mi? Rapor gerçekse, kurgu olarak; kurgu (yani bir tür uydurma) ise gerçek olarak algılanmasının sakıncası yok mu?

Örneğin, raporda yazıldığı gibi, Nazım Hikmet “Stalin babamdır, beni o yarattı” demiş midir? Yanıtın evet ya da hayır olması arasında yüz seksen derece fark yok mudur?

Üçüncü bir seçenek olmadığına göre, önce, varsayalım ki Nazım Hikmet bu sözü söyledi. Bunu nasıl yorumlayacağız? Stalin baskısı ve korkusuna mı bağlayacağız, yoksa Şeytan gibi, “şairin ikiyüzlülüğüne, korkaklığına ya da siyasi pişkinliğine” ve/ya “gizli Troçkist” ve hizipçi olmasına mı?

Peki, böyle bir sözü yok ise, kurgusal olarak söyletmeye ve üzerine yorumlar, görüşler öne sürmeye yazarın hakkı var mı?

Bir sanatçı olarak şairin özgür ruhlu, bağımsız düşünen, muhalif duruşlu, isyancı duruşunu ve bunun davranışlarına disiplinsizlik olarak yansımasını bir sapma türü olarak değerlendirilen “goşizm”, şairi de “goşist” olarak nitelemek olası mı?

Nazım Hikmet’in devletle ve polisle işbirliği hatta muhbirlik yaptığını ima eden veya açıkça öne süren olaylar gerçek midir? Gerçekse roman konusu olarak okunup geçilebilir mi? Böylesi savların kanıtlanma sorumluluğu kime aittir?

Şairin kaçışı sürecinde, partisi TKP’nin tutumu romandaki gibi çelişkili ve bulanık mıdır?

Birçok ülkeye gitmiş olan Nazım Hikmet’in Macaristan’a gidişini, bu ülkede 1956’da bir başkaldırı girişimi olmasından yola çıkarak şairi milliyetçilik ve başkaldırıyı destekleme amaçlı olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşım mıdır? (Üstelik resmi tarihin Hunlarla Macarları aynı halk ve Türk kökenli gösteren tezini veri alarak. Bu, başlı başına bir yazı konusudur. Bir tümceden olmak üzere Macarların Türkleri kardeş millet saymadığını söyleyebilirim. a.g.)

Soğuk savaş döneminde CIA’nın ürettiği ve müttefik ülkelerde Komünizmle Mücadele Derneği türü kuruluşlar kanalıyla yaydığı karalama amaçlı unsurların “Nazım Hikmet’in hayat hikâyesi olarak da okunabileceği” arka kapağında belirtilen bir kitapta kullanılmasını olağan mı karşılamalı?

Biri çok ilginç: MİT, Nazım Hikmet’in (tabii ki vatan haini anlamında) Komünist olduğunu şöyle “kanıtlamaya çalışırdı: Soyadı Ran. Tersten okununca nar olur. Nar da içi dışı kırmızı, yani kızıl. İşte, Nazım Hikmet bir kızıl komünist! Benzer şekilde, ters tutulunca 20’si “Oy” olarak okunan Birinci sigarasının komünist sigarası sayılması, (“Oy” Bulgaristan’da işçilerin kullandığı sigaranın markasıymış) bazı etiketlerde Stalin bıyığı, gölgelerde Lenin kasketi, birçok desende orak çekiç bulunması gibi. Soyadı aynı yolla komünistliğinin kanıtı olarak gösteriliyor kitapta ve “Moskova’ya geldikten sonra dışı kırmızı kaldı yalnızca, soyadını da, belki bu nedenle değiştirdi” deniyor. (s. 134) Benim bildiğim sadece Polonya’da kısa süreyle farklı soyadı kullandı. Şairin “çevresindeki kişilere sosyalizmi küçük düşüren, liderlerle alay eden fıkralar anlatması kayda değer” (s. 163) denilerek soğuk savaş ürünü fıkralara yer veriliyor.

Nazım Hikmet’in bir şair olarak duygusallığı, romantikliği, bir aşk adamı olması da şehvet düşkünlüğü gibi gösteriliyor. “Sevgilisi Anuşka’yla, ekmek elden su gölden, gününü gün ettiği öne sürülüyor (s. 131) “elinden ancak bir uçan bir kaçan kurtuluyor” (s. 187) deniyor, “şıpıdık terlikle dolaşan” genç kızlardan gözünü alamadığı (s. 212) belirtiliyor ve Şeytan, “belden aşağı” şiirlerini bulduğunu (s. 215) öne söylüyor.

Bu son paragraftakiler üzerinde durmayı gereksiz buluyorum.

Gelelim raporun bütününe.

Rapor gerçek olduğunu varsayalım. Bu durumda, olduğu gibi yerleştirildiği romanın, “bilinmeyen yönleriyle Nazım hikmet’in hayatı” olarak okunabileceğinin de belirtilmesi, yazarın da rapora katıldığı anlamına gelmez mi? Hele ki, bir karşıt görüş ve/ya eleştiri yoksa. Rapor da kurgu ise, bu durumda, yazar tarafından kaleme alındığı ve Şeytan diye imzalandığı açık değil mi? Bu imza, yazarın sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?

Şimdi de işin püf noktası.

Rapor ister gerçek ve yazarın eline geçmiş olsun, ister kurgu ve yazar tarafından kaleme alınmış olsun, yazar diyebilir ki, raporu yazan veya yazdığı varsayılan kişinin “nasıl biri” olduğuna bakılarak değerlendirme yapmak gerekmez mi?

Elbette gerekir. Rapora yazarın gözüyle bakmaya çalışalım: Raporu “Şeytan” takma adıyla imzalayan, “melek” lakabı da kullanan, eşcinsel ve “komünist” Ali Albayrak, “Stasi” ajanı bir muhbirdir. TKP üyesidir. Eşcinselliğinden daha öne çıkan özelliği, Stasi’ye, partiye ve “kurulu düzen”e yani komünizme körü körüne ve ölümüne bağlılığıdır. “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” diyen Bekçi Murtaza’nın Ortodoks komünist versiyonudur. Rapor da, “at gözlüğü ile bakan” böyle birinin gözüyle ve diliyle yazılmıştır. Bu durumda, yazarın amacı, “Nazım Hikmet’i ‘temize çıkarmak’, Ali Albayrak ve benzerleri gibi olmadığını, bu nedenle, böyleleri tarafından karalanıp suçlandığını ortaya koymak” olarak okunamaz mı?

Öyle de okunabilir elbette. Ancak bu okuma da başka sorular sordurmaz mı? “İyi niyet”in böylesi, cehenneme giden yola döşeli taş olarak algılanmaz mı?

Berlin Duvarı yıkılıp komünist sistem çöktükten sonra, uygulamanın son yıllarında ortaya çıkan, o döneme ilişkin yanlışlara bakıp değerlendirme yapmak kolay ama yanıltıcıdır. Zaman ve mekândan koparak, zamanında övgüye layık görüneni lanetlemek, yine zamanında ihanet sayılabilecek olanı kutsamak yazarların hakkı olabilir mi? Nazım Hikmet’i baştan beri Stalin karşıtı bir Troçkist olarak göstermek onu “aklama” yolu sayılabilir mi? Gerçekleşen bilinir, gerçekleşmeyen ise varsayımsaldır. Roller değişseydi antikomünistlerin Stalin’e sahip çıkmayacağı söylenebilir mi?

İsmail Bilen - Zeki Baştımar

Troçki’nin, daha iyi sonuç elde edeceği kesin bir “doğru kişi” olduğu belli mi? Sondan geriye bakmak, komünizmle mücadele eden ve bu kapsamda Nazım Hikmet’i vatan haini ilan edip yaşamı ona zehir edenleri haklı görmeye götürmez mi?

Şairin, neredeyse komünist olmadığını, milliyetçi biri olduğunu anıştırmak onu “temize çıkarmak” olarak kabul edilebilir mi?

Bu, onun yaşamını adadığı inancı ve mücadelesini inkâr ve gerçekleri tersyüz etmek olmaz mı? Uyduruk vatan hainliğinden onu kurtarmanın yolu ona başka uyduruk ihanetler yüklemek mi?

Tüm bunlar gerçekte Şeytan’ın kim olduğunu sorgulatmaz mı?

Yorumlar ve genel sorular, örnek aldığım kitaba özgü ve onunla sınırlı değildir. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” adreslidir.

Her şeye karşın iyi ki edebiyat var; iyi ki yazarlar ve kitaplar var…

Ali Günay
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ali Günay

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..