Bu sorunun peşinden başka bakış açıları devreye girer ve “Edebiyat eserleri yarıştırılabilir mi?”, “Ödüller edebiyatın ruhuna aykırı değil mi?” gibi ödüllerin varlık sebebiyle ilgili sorular gündeme gelebilir.

Elbette bu fikirlerin de kendi içlerinde tutarlı görülebilecek noktaları bulunmakta. Ancak ödül denildiğinde yazarın/şairin tanınırlığı açısından bir imkân ve eserin hak ettiği ilgiyi görmesi konusunda yardımcı unsur olduğu gibi hususlar yadsınmamalıdır.

Tüm şair ve yazarlar eserlerinin hak ettiği ilgiyi görmesini talep etme hakkına sahiptir. Bu talebin karşılanabilmesindeki en büyük yardımcılardan birinin de edebiyat ödülleri mekanizması olduğu hakikati de tüm çıplaklığı ile karşımızda durmaktadır.

İşte burada edebiyatçılar/sanatçılar tarafından yoğun bir "talep"in olduğu ortamda edebiyat ödüllerinde adalet unsurunun göz önünde bulundurulması hayati öneme sahiptir.

Edebiyat ödüllerinin adil verilip verilmediği, edebiyat eserinin ödüle layık görülebilmesinin ne gibi kriterlere bağlı olduğunun muğlaklığı sebebiyle daha uzun yıllar da tartışılacak gibi duruyor.

Bu tartışmaların önünü kesmek şu anki konjonktüre göre imkânsız olarak görülebilir.

Ancak Türkiye’de son yıllarda verilen –ya da verilmeyen– edebiyat ödüllerine baktığımızda sanki ödülü düzenleyen kurumlar ve ödül seçici kurulları ödüllerin adaletsizliğinin tartışılması konusunda özel bir çaba harcıyor demek çok da insafsız bir yorum olmayacaktır.

2019'UN 'SKANDAL' ÖDÜLÜ

2019 yılında bu yönüyle skandal yaratan ödül  Seyhan Erözçelik İlk Kitap Şiir Ödülü oldu.

Seçici kurul sandalyesinde Hilmi Yavuz, Vural Bahadır Bayrıl, Ali Günvar, Osman Hakan A., Noyan Erözçelik, Haydar Ergülen'in oturduğu ödül, şartnamesinden ve adından anlaşılacağı gibi bir “İLK KİTAP” ödülü.

Kendisinin de bu işlere adının bulaştırılmasına üzüleceğine inandığımız genç yaşında aramızdan ayrılan 80'li yılların değerli şairi Seyhan Erözçelik

Ancak ödül açıklandığı vakit edebiyat kamuoyu büyük bir şok yaşadı. Çünkü İLK KİTAP ödülü bir İKİNCİ KİTAPa verilmişti.

İlk başta herkes bir yanlışlık olduğunu düşündü. Ödül verilen kitabın (Kirpik Bilgisi -Yiğit Kerim Arslan) ilk sayfasında şairin ikinci kitabı olduğu yazılıydı. Ödüle başvuran / başvurmayan tüm şair ve yazarların aklına –haklı olarak– “Acaba jüri okumadığı bir kitaba mı ödül verdi?” sorusu geldi. Ancak çok geçmeden seçici kurul üyelerinden Vural Bahadır Bayrıl bir açıklama yaparak “İLK KİTAP” ödülünün bilerek ikinci kitaba verildiğini açıkladı. Vural Bahadır Bayrıl yaptığı açıklamada ödüle başvuran şair Yiğit Kerim Arslan’ın ödüle başvurmadan önce kendileri ile iletişime geçerek ikinci kitabıyla ödüle başvurup başvuramayacağını sorduğunu ve bu talebinin olumlu karşılandığını söyledi. (Elbette bir ödüle başvuran şairin ödül seçici kuruluyla iletişim kurması ve kitabı için bir ayrıcalık yapılmasını talep etmesinin ne kadar etik olduğu başka bir tartışma konusu.) Seçici kurul adına açıklama yapan Vural Bahadır Bayrıl, ödülü alan Yiğit Kerim Arslan’ın ilk kitabını on dört yaşında çıkardığını ve bu kitabı ilk kitabı olarak hissetmediği için ilk kitap ödülünün kendisine verilmesinde bir mahsur görmedikleri gibi edebiyat kamuoyunu tatmin etmeyen bir açıklama yaptı.

Bu açıklama ile birlikte bir edebiyat ödülünde seçici kurul eğer bir kişiye ödül vermeyi –ödül şartnamesinin açıklanmasından önce ya da sonra– kararlaştırdıktan sonra şartnamenin hiçbir değeri olmadığı gibi bir sonuç ortaya çıktı.

Peki böyle bir uygulamanın olabileceği iddia edilebiliyorsa edebiyat ödüllerinde neden şartname yayınlanıyor?  Ödül verilecek kişi önceden belliyse çeşitli şartnameler hazırlanarak insanlarda neden ödül kazanma isteği uyandırılıyor? Eğer “şairin ne hissettiği” bu kadar önemliyse ödül şartnamesine şairlerin ilk kitabı olarak hissettiği kitapla ödüle başvurup ödülü alabileceği gibi bir madde eklenemez miydi?

Elbette bu soruların haksızlığa itiraz eden ve ödülün adaletini zedeleyen yönlerini ortaya döktüğü ortada. Bu büyük skandalın yaşanmasının ardından gelecek senelerde bu ödülün genç şairler tarafından haklı sebeplerle –Nasıl olsa şartnameye uyulmuyor neden başvuralım ki? – itibar görmeyeceğini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek.

Ödülün önümüzdeki yıllarda verilmemesi kararı ise ödülün kaybolan itibarı ile doğru orantılı bir adım olacaktır.

Ödülle ilgili iyi niyetli yorumlar yapan, ödül alan şairin yaşının gençliğini öne sürerek –bir defaya mahsus!– böyle bir kural esnekliğinin yapılabileceğini savunanlar da çıktı elbet.

Ancak bu savunucuların adalete göre değil, isimlere göre konuştuklarını görmek için hak merceğini gözlere geçirmeye bile gerek yoktur diye düşünüyorum.

Ödülü kazanan Yiğit Kerim Arslan’ın son âna kadar ödülü reddedeceği ve bu sayede yapılmış olan adaletsizliğe içeriden bir ifşa yapacağına dair bir inanca sahiptim. Ancak –maalesef– yine ödülün cazibesi adaletin kestiği parmağın acısına galip geldi.

Genç şair arkadaşımız Yiğit Kerim Arslan adalet gözetilmeden verilen bir ödülü kabul etmemenin o ödülü almaktan daha itibarlı olacağı gerçeğini kestiremedi.

EDEBİYATSIZ EDEBİYAT ÖDÜLLERİ GERÇEĞİNE HOŞ GELDİNİZ

Niceliğin ve niteliğin ters yönde akan iki ırmak olduğu ve bu iki ırmağın birbirlerinin debisini düşürdüğü (değerini azalttığı) gerçeği edebiyat ödüllerinin günümüzdeki işlevi için güzel bir benzetme olabilir.

Geçmiş yıllarda çok az sayıda ödül verilirken bugünlerde yüzlerce –belki binlerce– ödül verilmektedir. Bu ödüllerin verilme amaçlarının genç şaire/yazara kendini gösterme imkânı sunmak ya da yaşlı şairi/yazarı onurlandırmak olarak sıralanabilir.

İkinci seçeneğin edebiyatımıza bir katkı sağlamaktan ziyade bir vefa borcu ödemesi hâline gelmesi sebebiyle etik olarak edebiyat toplumunun sağlığı açısından yararlı ama yazımızın başında belirttiğimiz neden pek de yararlı olmadığını söyleyebiliriz.

İlk seçenek, yani genç şair ve yazara yol açma işlevi, Türk edebiyatına yeni şair ve yazarların kazandırılması konusunda büyük bir fayda sağlayabilir. Ödül alan genç bunun motivasyonuyla edebiyata daha çok sarılıp daha nitelikli ürünler ortaya koyabilir, edebî özgüvenini artırarak daha atak bir pozisyona geçebilir. Bu durumun tersi de söz konusudur. Hak etmesine rağmen ikili ilişkilerin baskın gelmesi sebebiyle bir ödülü alamayan şair/yazar edebiyata küsebilir, edebî motivasyonunu düşürerek pasif hâle gelebilir. Bu şekilde hakkı yenilen büyük bir edebiyatçı olma potansiyeline sahip genci edebiyat arenasındaki adaletsizlikle yüz yüze getirip onun edebiyat ile ilişkisini kesmesine neden olmak ise jüriler tarafından işlenen bir edebiyat cinayetidir.

Birçok edebiyat jürisinin bu konu hakkında muayyen bir fikre sahip olmadığı açık. Öncelikli olarak kabul edilmesi gereken bir gerçek var ki jüriler bir ödülün hangi kriterlere göre verilmesi gerektiğini bilmemekte ve ödülün etiği konusunda yeterli bir değer felsefesine sahip değiller. Bunun jürilerin yaş aralığı ile de bir ilgisi bulunmamakta. Torpille ödül alan ve adı edebiyatçıya çıkan birinin gölgesinde yetişen bir başka isim de ustasının gösterdiği adaletsizlik pusulasına göre hareket edip ahbap çavuş kriterlerine göre ödül vermekten çekinmeyecektir.

Üstelik Türkiye’deki edebiyat jürileri üç aşağı beş yukarı hep aynı kişilerden oluştuğu için (Doğan Hızlan, Hilmi Yavuz, Cevat Çapan, Haydar Ergülen, Ataol Behramoğlu…) edebiyatımızdaki estetik algısı hep belli kişilerin tekelinde kalmaya mahkûm olacaktır.

Genç kuşakların “Türkiye’de şiiri/romanı/öyküyü bilen üç-beş kişi mi var, neden hep aynı kişiler jüri oluyor?” sorusunu sormayıp zihinsel konfor alanlarından çıkmamaları da ödüllerin gençlere olanak sağlama imkânını öldüren bir başka unsur olarak ön plana çıkmakta. Bu açıyla bakıldığı vakit edebiyat ödüllerinin genç edebiyatçılar için hem bir olanak hem de bir tuzak olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.

Edebiyat ödüllerinin yayınevlerinin tekeline girmesi ise pazar-piyasa faşizmi yaratılarak belli yayınevlerinin kendi bünyesinde, kendi edebî ve ideolojik ölçütlerinde hareket eden şairleri/yazarları vitrine çıkararak edebiyata müdahale etme amaçlarına ulaşmakta önemli bir işlevi üstlendiği gerçeği de yadsınmamalıdır.

Niteliksizliğin edebiyat iktidarına çıkarılması ve genç zihinlerde kapitalizme itaat ideolojisinin inşa edilmesinde edebiyata bir kitle imha silahı işlevi gördürülmektedir. Bu kitle imha silahının şarjörüne taşınan mermiler ise “edebiyat ödülleri” adı altında kurumsallaştırılmaya çalışılmaktadır.

ÖLÇÜTÜ OLMAYAN BİR ÖDÜL KİŞİLİKSİZ ÖDÜLDÜR!

Edebiyat ödüllerini iki ana başlık adı altında değerlendirmek gerekir: Birincisi edebiyat yarışması olarak edebiyat ödülleri, ikincisi bir şair/yazar adına verilmek istenen edebiyat ödülleri.

İlk başlıkta ele alınan ödüllerin isimlerinde kesinlikle bir şairin/yazarın ismi –hatta şair/yazar ismine atıf dahi– olmamalıdır. Örneğin ….Belediyesi Şiir Ödülü/Yarışması, Kurşun Kalem Öykü Ödülü, Genç Yazar Deneme Ödülü vs. Böyle ödüllerde seçici kurulun farklı kuşaklardan, farklı estetik algılara sahip ve farklı ideolojik konumlardan seçilmesi gerekir. Bu farklılıkları bir arada tutan edebî ülkü değerin ise nitelik olması bir mecburiyettir. Çünkü ödülün ismi ödülü en iyi bulunana esere vermeye götürmektedir.

İkinci başlıkta ele alınması gereken ödüller ise edebiyat gündemimiz en çok meşgul eden, büyük tartışmalara gebe olan ve veriliş sebebi ile ilgili içerisinde muğlaklıklar barındıran ödüllerdir. Somut olguların hakikati bulma konusundaki doğrucu pusulasından yararlanmak gerekirse Türkiye’deki prestijli ödülleri bu bakımdan ele almak gerekir. Bu bakımdan Attilâ İlhan Ödülleri (Şiir-Roman), Necip Fazıl Kısakürek Ödülleri (Şiir-Roman) Türkiye’deki ödül mekanizmasının işleyişinin incelenmesi bakımından önemli örneklemler olarak gösterilebilir.

Öncelikle bilinmesi gereken şudur ki adına ödül düzenlenen şair/yazar, bu ödülde dekor ya da bir süs değildir. Bir isim adına düzenlenen yarışmalarda verilecek ödülde tek kıstas "şairin iyiliği" değildir. "Şairin neliği" gibi bir kıstas da vardır.

Ödül verilecek kişinin adına ödül verilen ismin ideolojisini, sanat anlayışını, estetik ölçütlerini ya da ideolojisi, sanat anlayışı ve estetik ölçütleri ile açtığı yolda ilerliyor olması gerekir.

Örneğin İslamcı dünya görüşüne sahip bir yazar adına verilen bir ödül Atatürkçü bir isme verilemez. Aynı şekilde Atatürkçü dünya görüşüne sahip bir yazarın adına verilen ödül de İslamcı bir yazara veril(e)mez. Ancak Fatih  Baha Aydın’ın Ötüken Neşriyat’tan çıkan kitabı Bihaber, hem Attilâ İlhan Edebiyat Ödüllerinde (İlk roman kategorisinde) hem de Necip Fazıl Kısakürek Edebiyat Ödüllerinde (İlk roman kategorisinde) ödüle layık görüldü.

Türkiye’de verilen edebiyat ödüllerinde jürilerin ödüllendirme kıstaslarını ve hangi jürinin hangi esere ödülü alma konusunda oyladığı gibi huşular açıklanmadığı için ödülleri dışarıdan bakan edebî merceğe sahip olmayan çıplak bir göz Attilâ İlhan adına verilen ödülün Attilâ İlhan romancılığını, dünya görüşünü, estetik algısını taşıyan ya da bu unsurları takip eden bir isme ve o ismin eserine verildiğini düşünecektir.

Aynı şekilde ve aynı gözle bir başka noktadan Necip Fazıl adına verilen ödülün Necip Fazıl romancılığını (ki tek romanı Aynadaki Yalan adlı eserdir.), dünya görüşünü, estetik algısını taşıyan ya da bu unsurları takip eden bir isme ve o ismin eserine verildiğini düşünecektir.

Oysa hakikat ile var olan tablo birbirinden çok çok farklıdır. Jüriler birbirine benzemez şair/yazar adlarına verilen bir ödülü belki de o kişiler hayatta olsalar adlarının beraber anılmasını istemeyecekleri kişilerle yan yana düşürmekte bir beis görmemektedirler. Attilâ İlhan adına verilen bir ödülün Necip Fazıl adına verilen bir ödülle aynı kıstaslara göre verilmesi Attilâ İlhan ile Necip Fazıl arasında herhangi bir estetik, ideolojik fark olmadığını imlemek birbirinin zıddı konumundaki iki sanatçıyı eşlemek anlamına gelmektedir. Eğer jüriler böyle bir düşünceye sahipseler, bütün yazarların ve şairlerin aynı estetik algı ve dünya görüşüne sahip olduğunu iddia ediyorlarsa bu ülkede farklı isimler adına farklı edebiyat ödülleri verilmesine ne gibi bir ihtiyaç duyulmaktadır? Tek bir ödül tek bir “gerçeği” karşılamak konusunda yeterli olacaktır.

ÖDÜLLERDE ÖLÇÜT NE OLMALI?

Elbette bu durumu yadırgamayanlar da olacaktır. “Ne olmuş yani eser iyiyse herkes adına verilen ödülü alabilir.” diyenler çıkacaktır. Onların hatası ise bizim birinci kategoride ele alınması elzem kabul ettiğimiz ödüllerle (yarışma mantığında olan ödüllerle) ikinci kategoride ele aldığımız (sürdürücüsü olma işlevi taşıyan) ödüllerin mantığını ayırt edememelerinden kaynaklanmaktadır. İkinci kategoride yer alan ve edebî/fikrî yönüyle ön plana çıkan bir yazar/şairin adına verilen ödüllerde ödül en iyi esere değil, temsiliyeti ve sürdürücülüğü en iyi karşılayan esere verilmelidir. Necip Fazıl adına verilen bir şiir ödülünde ödül, gelen dosyalar arasındaki en iyi yapıta değil, Necip Fazıl’ın hece ölçülü ve mistik arka planlı şiiri ile İslamcı dünya görüşüne en yakın ya da bu unsurların açtığı yolda ilerleyerek sanatını ve şiirini inşa etmiş şaire verilmesi gerekmektedir.

Aynı şekilde Attilâ İlhan adına verilen bir şiir ödülünde ödül, gelen dosyalar arasındaki en iyi yapıta değil, Attilâ İlhan’ın sinematografik yapılı ve diyalektik düşünce ışığında inşa edilmiş şiiri ile Atatürkçü dünya görüşüne en yakın ya da bu unsurların açtığı yolda ilerleyerek sanatını ve şiirini inşa etmiş şaire verilmesi gerekmektedir.

Aksi yapıldığında ise Attilâ İlhan ya da Necip Fazıl isimleri o ödüllerde bir dekor unsuru hâline getirilmiş olacaktır.

Türkiye'nin en değerli yazar ve şairleri "adına" verilen ödüllerin aynı kişilere ya da bu değerli yazar ve şairlerimizin estetik ya da fikri takipçilerine verilmemesini savunanlar iktisat dünyasına bir duyuruda bulunarak Karl Marx ve Adam Smith adına farklı iktisat ödüllerinin tertip edilip, ödüllerin de aynı kişiye verilmesini talep edebilirler.

Ne de olsa hayat ve edebiyat onlar için sadece laissez-faire, laissez-passer’dan ibaret!               

Kaan Eminoğlu

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)