Her şey bir mektupla başlar. Mektubu yazanın adını yazmaktan kaçınır Nazım Hikmet. Ama bize mektubun yazıcısı hakkında önemli bilgiler verir. Mektubu yazan kendi dilini istediği kullanamadığı için başka dillerle ilgilenmiştir. Asya ve Afrika dilleri ile ilgilidir. Kurye bir paketle, bir mektup tutuşturur eline. Mektup Roma’dan gelmektedir. Demek, yazıcı İtalyanca’yı istediği gibi kullanamamaktadır. Yazdıkları da oldukça önemlidir. Öyle ki salt bu nedenle bile başı belaya girebilecektir.

5 Ağustos 1935 tarihlidir mektup. “Kardeş”(1) diye başlamaktadır. İki ayrı Roma panoraması çizer. Biri gösterişli, taşları Sezar’ların ve onun güçlü askerleri olan Lejyon’ların kabartmalarıyla oymalı üç gözlü kapılardan oluşan, kıyılarının yarısını fareler yemiş kocaman bir eleğe benzediğini söylediği Koliseum, onu izleyen Batrus Resul Kilisesi meydanı ve o geniş ve ferah meydanın müdavimleri olan özgürlüğün sembolü, aslında özgürlüklerini yitirmiş beyaz güvercinler. Daha ötede Ralazzo Venezia Sarayı, sarayın görkemli balkonu. Balkonda ağzı bir karış açık, sürekli konuşma halinde, sağ eli kendini beğenmişlikle kalçasında, sol eli ise seslendiği kitleleri ihtişamıyla büyülemek ve gücüyle ürkütmek ister gibi havada, donakalmış bir Benito Mussolini heykeli. Bu manzara ancak kartpostal fotoğraflarındaki gibidir, göz alıcı, giderek göz boyayıcı, bir kent tanıtım rehberindeki gibi rengarenk ve gönül çelen.

Bu kentlerin görünen yüzleridir, görünmesi istenilen yüzleridir. Vitrine yerleştirilen en güzel yanıdır. Oysa kentlerin bir de görünmesi istenilmeyen, saklanılan arka yüzleri de vardır. Bir kenti tanımak yalnızca görüleni görmekle yetinmek demek değildir, kentlerin arka yüzlerini, saklanmak, bir utanç gibi gizlenilmek istenilen yanlarıyla da tanımaktır önemli olan. Belki de kent her iki yüzüyle tam bir kenttir. Bir yanıyla, yarımdır.

Roma’ya benzemeyen Roma olmadan, Roma’yı anlamak ve Taranta-Babu’yu anlamak olanaksızdır. Taranta-Babu biraz da kentin bu yakası ve orada yaşanılanlarla değerlendirmek gerekir. Yapılmazsa ne Taranta-Babu anlaşılabilir, ne de kentte yaşanılanlar. Biri diğerini tamamlar, bir olmazsa, diğeri de yoktur, eksiktir.

Roma’nın arka yüzü, kartpostal Roma’sına benzemeyen Roma Cartieri Popolari olarak adlandırılan ve asıl yoksul halkın yaşadığı Halk Mahalleridir. Bu Roma’nın fotoğrafları çekilmez, kartpostallarda asla gösterilmez; yok sayılır. Ancak içinde halkın yer almadığı bir kent, olsa olsa bir yok kenttir, bir ölü kenttir. Kentleri kent yapan orada yaşayan halktır ve o halkın yarattıkları yaşattıklarıdır. Ve birileri istiyor diye yoksulluk gizlenilemez, resimleri çekilmez, kent tanıtım rehberlerinde gösterilmez ama yoksulluk vardır, yoksulların yaşadığı, acıların çekildiği mahalleler de… Çürük bir diş gibi, paslı bir kerpetenle çıkarıp atamazsınız onu yerinden.

Mektubun yazarı yoksul halk mahallelerini “Amerika’ya göç edemeyen bir İtalyan işsizinin umutsuzluğuna” benzetir. Nazım Hikmet, mahalleleri kişileştirir. O mahallelerin bir rengi bir kokusu vardır artık. “Buranın karanlığı terlidir, yapışkandır ve kokusu ağırdır.” Mahallere, oradan bütün İtalya’ya bu karanlığı, teri ve ağır kokuyu yayan bizatihi Benito Mussolini’dir. Mussolini, kentin görünmesi istenilmeyen, fotoğrafları çekilmeyen, kartpostallarda, kent tanıtım rehber kitapçıklarında yer almayan bu karanlık mahallelerin dışında, ışıltılı Villa Torlonya’da yaşar. Faşizmin karanlık ve ağır boğucu havasını bu saraydan kentin üstüne sürer. Faşizm, istilacı bir sis gibi kenti karanlık peleriniyle örter ve nefes almayı, yaşamı sürdürmeyi önler.  Kızını, kentin en zengin ailesinin oğlu ile evlendirmiştir. Görevini yapan bir babanın iç huzurunu duymaktadır.  Kızı Kont Ciano’nun sıcak koynundadır. Kendisinin yaşadığı Villa Torlonya, Mussolini’ye Prens Torlonya tarafından armağan verilmiştir.

Ve Mussolini, İtalya’ya uygun gördüğü rejimin adını faşizm olarak açıklarken, her faşistin yaşama hor baktığını, yeryüzünde saadete  kavuşmamak olduğunu söylemiştir. Yaşamı hor görmek, yaşayanın yaşamdan çok daha kutsal ve üstün olması demektedir ve üstün olan asla mutluluğu düşünmemelidir. Mussolini bunu kendisi için istemez. O ne yüce gönüllüdür ki, kendisi hor gördüğü yaşamdan çok daha fazla kutsaldır, kendisi dışındakiler ise asla yaşamayı hak edecek nitelikte değillerdir.

Mutluluğa gelince, mutluluk yalnızca Mussolini ve şürekası için geçerlidir, halkın mutlu olmak gibi bir lüksü yoktur, olamaz da. Bu teorisinin en önemli kanıtı Halk mahalleleridir işte, Roma’nın içindeki Roma, Roma’nın çirkin ve karanlık yüzü, görülmesi istenilmeyen utancın gizlendiği yanı.

Banka Komerçiale Direktörü, İtalyan finans kapitalin Sezar’ı Lehli Töpyitz’in en yakın dostu, arkadaşı, fikirdaşıdır İl Duçe Benito Mussolini. Sermaye demek, finans kapital demek biraz da faşizm demektir İtalyanca’da. Faşizm’i tanımlarken İl Duçe Benito Mussolini “Faşizm için her şey devletin içindedir. Devletin dışında manevi veya insani hiçbir şey yoktur, her şey değersizdir.” demektedir. Devlet Mussolini demek olduğuna göre, her şey Mussolini içindedir, her şey Mussolini içindir ve Mussolini dışında manevi, maddi ve de insanı hiçbir şey yoktur. Mussolini değerlidir, geri kalanlar değersiz.

Faşizmin formülü budur!

Ancak faşizmi anlamak için Finans Kapitalin plazalarına, ışıltılı villalarına, kartpostallara değer görülen fotoğraflarına bakmak yanıltıcıdır. Faşizmin ne olduğu ancak halk mahallelerinde anlaşılabilir. Bertolino Splandit Oteli’nin, İtalyan güneşinden daha ışıltılı salonlarında değil, Amerika’ya göç edemeyen bir İtalyan işsizinin umutsuzluğuna  benzeyen karanlık, yapışkan ve kokusu ağır Cartieri Popolari’na inmek gerekmektedir. Bunların ölümcül, kötü halk mahalleleri olduğunu zaten söyledik. Bu mahalleler hapishaneler, karakollar ve vergi daireleri ile kuşatılmışlardır. Bu yüzden zaten Mussolini, faşizmin anladığı hayatın “ciddi, ulvi ve dini” olduğunu yinelemektedir.

Nazım, mektubun yazıcısının mektubuna bunu anlatmak için şunları yazdırır: “Bu, gerçekten de böyledir. Gerçekten de, yalnız Roma’nın Cartieri Popolari’sinden değil, bütün İtalya şehir ve köylerinin Halk Mahallelerinden, karınları kaburgalarına yapışmış on binlerce aç orospu yetişmekte ve bunlar böylelikle faşizmin anlattığı ciddi, ulvi ve dini hayata kavuşturulmaktadırlar.” Gerçek bu kadar yalındır. İtalyan faşizmi yoksul mahallelerinden zengin mahalleleri için karınları kaburgalarına yapışmış on binlerce aç orospuyu yetiştirmiştir. Yoksul ve aç İtalyan kadınları, zengin sofralarında çerez niyetine satılmakta, tüketilmektedir. Oysa  Sinyor Mussolini’nin kızı , İtalya’nın en zengin ve en rahat delikanlısı olan Kont Ciano ile evlidir ve bu hayatın tümüyle dışındadır.

Gelin görün ki, bu Roma’nın Roma içindeki diğer karanlık yüzündeki mahallelerde oturanlar, Faşizmi Sinyor Mussolini’nin anlattığı gibi anlamamaktadırlar. Onlar daha az ciddi, daha az ulvi, daha az dini bir yaklaşımla faşizmi farklı tanımlamaktadırlar. Biz bu tanımlamayı buraya almıyoruz. Meraklısı Taranta-Babu’ya Mektuplar’a bakmalıdır.

Nazım’ın girişteki, kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamamaktan söz ederken neyi anlatmak istediği İtalya’nın faşist çizmelerle çiğnenmesi ile açıklanabilir. Mektubun yazarı bir antifaşisttir ve artık özgürlülerin kalmadığı ülkesinde, dilini kendi istediği gibi, ama özgürlükten yana kullanması başını derde sokabilecektir. Öyleyse gizli kalmalıdır, kimseler onun kim olduğunu bilmemelidirler.

Biz kim olduğunu, adını bilmesek de biliyoruz az-çok. O Roma’nın Roma olmayan, kent rehberlerinde fotoğrafları yayımlanmayan, İtalyan burjuvazisinin utançla gizlemeye çalıştığı halk mahallerinde yaşamak durumunda olanlardan biridir.

O Taranta-Babu’ya yazılan mektupları ve mektupların yazarını böyle bir mahallede, “şiirden uzak tarifi yapılanan” halk mahallerindeki fakir öğrencilere, faşizmin ulviyetini anlamamış bilim adamlarına, sanatçılara, bekar isçilere oda kiralayan evlerden birinde tanıyacaktır. Mektuplar oradadır, ama mektupların yazarı olan Habeşistan’ın Galla Boyundan olan delikanlı orda değildir artık. Çünkü iki gün önce tevkif edilip götürülmüştür ve belki de kurşuna dizilmiştir. Putperest bir zencidir  mektupların yazarı, odayı kiralarken, ev sahibine İtalya’ya resim okumak için geldiğini söylemiştir. Taranta-Babu, Gallalı zencinin karısıdır.

Mektupları, yayımlanmak üzere tercüme ederek, şaire gönderen ilk giriş mektubunun yazarı, Habeşistanlı delikanlının yakalanarak götürüldüğü için eşyalarını boşaltamadığı odada kaldığında, kiralık elbiselere benzettiği kiralık odadaki kendinden önceki kirayı merak edecek ve ondan kalanları araştıracaktır. İçinden bir duygu boş odada aslında yalnız olmadığı yönündedir. Belki dün gece kurşuna dizilen, belki de bu gece kurşuna dizilecek olan bir adamın nefes aldığı, düşündüğü, şarkı söylediği bir odada insan kendini asla yalnız duyumsamamaktadır. “Onu sevdim birdenbire,” diye düşünür, ansızın yüreğine, bilincine gelip yerleşen tanıdık, aynı acıları çeken, aynı sevgileri paylaşanların birlikte ürettikleri ortak bir duygudur bu. “Ona sınırsız bir saygı duydum. Yıllarca beraber düşünmüş, yana yana dövüşmüş, bir ağızdan şarkı söylemiş gibiydim onunla.” Bu duyguyla kendisi ile özdeşleştirdiği delikanlının geride bıraktıklarını aramaya koşulur. En beklenmedik zamanlarda bile, en umulmadık yerlerde unutulan şeyi bulacaktır da. “Çekmeceye döşenmiş gazeteleri kaldırdım. En açıkgöz baskınlarda, en umulmadık yerlerde unutulan şeyi buldum. Bu, Habeş diliyle yazılmış bir karalamalar tomarıydı. Galla’lı zenci delikanlının karısına yazdığı, fakat gönderdiğini sanmadığım, mektupların karalamaları Önümde, Galla’lı zencinin, TARANTA-BABU adındaki karısına yazdığı mektupları.

Uykusuz geçen bir gecede, şafak sökerken mektupların okunması bitecektir. Ama asıl uykusuzluk bundan sonra başlayacaktır. Mektupları, şairin diline çevirir, bir pakete koyar ve gönderir. İtalya’nın koşulları gözetildiğinde bunları bu ortamda yayımlamak olanaksızdır. Bırakın yayımlamayı, bu mektupları hiçbir İtalyan posta vapuru, bir tek İtalyan posta uçağı ve hiçbir İtalyan treni İtalya’ya sokamayacaktır. Mektubu ve mektupların çevirileri ile orijinallerinin olduğu paketi göndermesinin nedeni, İtalya’dan daha özgür bir ülkede Habeş delikanlının karısına yazdığı mektupların yayımlanması dileğidir. Üzücü olan odur ki, yayımlanan mektupları ne kurşuna dizildiği için mektupların asıl yazarı, ne bu mektupları bulup çevirerek şaire gönderen delikanlı –belki o da kurşuna dizilecektir- ne de mektupların adına yazıldığı Taranta-Babu görebilecektir.

Nazım Hikmet’in-ya da Taranta-Babu’ya yazılan mektupların yazarının, çevirmeninin, yayımlanması dileğiyle mektupları ilettiği şiir kahramanı diyelim- kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran İtalyan arkadaşından aldığı mektupların mektubu bu kadardır. Geriye yapılacak tek bir şey kalmıştır, o da yapılacaktır. “Paketten, Taranta-Babu’ya yazılan mektuplar çıktı. Asılları bendedir. Çevrimlerini, İtalyan arkadaşın yaptığı bazı notlarla beraber oldukları gibi neşrediyorum.

Nazım Hikmet’in Taranta-Babu’ya Mektuplar’ı on üç şiirden oluşmaktadır. Altıncı ve son mektupta Nazım Hikmet, dizeleri kırmanın ötesinde, şiir-metin olarak kurgular. Birinci mektupta Taranta-Babu’nun babasının beşinci kızı ve Habeş delikanlısının üçüncü karısı olduğu belirtilmiştir. Nazım Hikmet’in dizeleriyle “Babasının yirmi beşinci kızı / benim üçüncü karım, / gözlerim, dudaklarım / TARANTA-BABU. / Sana bu / mektubu / içine yüreğimden başka bir şey komadan / yolluyorum / Roma’dan. / Bana darılma sakın / şehirlerin şehrinden sana gönderecek / kendi yüreğimden daha akla yakın / bir hediye / bulamadım / diye.

Birinci mektupta Roma’nın kuruluşuna gönderme yapılarak, Roma’nın kurucusu Remus ve Romilüs’ten söz edilir. Bu iki kardeşi bir dişi kurt emzirmiştir. Habeş delikanlı, ülkesinde karısının kız kardeşine tecavüz eden “mavi boncuk tüccarı Sinyor Romilüs”e, zenginlerin yoksul kızlarını cinsel çerez olarak sömürüşüne, kirletmesine gönderme yapar. Bir başka büyük dramdır, her yerde aynı biçimde oynanan acı bir oyundur. Mektup ileride Roma’nın kuruluşunu anlatarak devam eder. “REMUS ve REMİLÜS…/ İkizleri Silvia’nın…/  Venüs’ünün torunları…/ Bakılmadan / gözlerinin / yaşına, / karanlık bir gece, bir dağ başına / fırlatıp / attılar onları…/ Ne / alınlarındaki defne, / ne bacaklarında donları…” Nazım araya l935’lerin İtalya’sını sokarak devam eder şiire. “Ve daha o zaman  / Habeşistan’a yeşil boya / vurulmadığı için / ve BANKA di ROMA / daha kurulmadığı için,” finans kapitalin kalelerinden biri olan bankacılık sektörünün sömürü ve soygun düzeni içindeki yapısından söz etmektedir Nazım Hikmet. Bilinmelidir ki, bankalar parası olmayanlar için hiçbir şey ifade etmediği gibi, kredi kartları, tüketici kredisi, konut kredisi vs. gibi adları her ne olursa olsun  önce verdiği, sonra fazlasıyla geri aldığı sermayeleriyle ancak sermayenin kullandığı aslardan biridir. Bir diğer as borsa, bir diğeri faiz diğeri  dövizdir. Hepsine kare as diyebiliriz. Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslar arası Para Fonu, Sivil toplum örgütleri destedeki diğer kartlardır.  Nazım’a dönelim. “Sonra gidip / Roma’yı kurdular. / Kurdular ama / iki adama / dar geldi Roma. / Ve bir akşam / bilmeden geçti diye / şehrin sınır taşını, / çekince kopardı ROMİLÜS / kardeşi  REMÜS’ün başını…” Habil ile Kabil’de anlatılan kardeş kanı dökmekten söz edilir bu dizelerle. Bu da ayrı bir öyküdür. Nazım da Roma’nın harcındaki kardeş kanına dikkati çekmek için kurmuştur bu dizeleri. Yazdıkları hem Remüs, Romilüs, hem de Mussolini için geçerlidir ve hepsini hedefler. Doğrusu da budur.

İkinci mektupta Taranta-Babu’nun iyi bir eş ve anne olduğunu anlarız. “…üçüncü kızımın / ve beşinci oğlumun anası  İtalya’ya resim eğitimi için gittiğini söyleyen Habeş delikanlısı Mussolini ve onun adını koyduğu faşizmle tanışınca uğradığı düş kırıklığı konu edinilir. Roma’da Roma’yı bulamamıştır. “Burada artık / büyük ustalar mermeri ipekli bir kumaş gibi / kesmiyor; / Floransa’dan rüzgar esmiyor!. / Ne Dante Aligeri’den şarkılar, / ne Beatriçi’nin nakışlı yüzü var, / ne Leonardo da Vinçi’nin öpülesi eli! / Mikel Ancelo / müzelerde prangalı bir kürek mahkumudur. / Ve sapsarı boynundan / bir katedral duvarına asmışlar Rafael’i!” İtalya sırtını iki şeye yaslamıştır, betonarme bankalar ve her adımında bir esir başı vurduran Mussolini yani Sezar. Ve sorar Kovadis Roma? Yanıtı çoktan verilmiş bir sorudur bu! Umut olarak Roma’nın varoşlarındaki uyanışı gösterir, bu uyanışı zincirlerini kıran Spartakus’le özdeşleştirir.

Üçüncü mektup din sömürüsü üzerinedir. İlkel ve çıkarsız köy kabile büyücüsünün çıkarsız yanlış inancı ile Roma’lı din adamının sermaye ile olan  ilişkisini anlatır. Hadi biraz da bu mektuptan alıntılayalım. “Papa XI’inci Pİ’yi gördüm Taranta-Babu; / bizim kabilenin / büyük sihirbazı neyse / burada  o da bu.. / Yalnız / bizim sihirbaz, / üç başlı mavi şeytanı / Harar dağları ardına kovmak için / para almaz”  Papa, günahı bağışlansın diye yarım lirete yarım saat yatan fahişelerden yarısını alan bir adamdır. Bunu da “Meryem’e yakın olmak için / nefsi nefsine edip işkence / her gece / mermer sütunlu bir sarayda yatıyor.” olmak adına yapıyordur.

Dördüncü mektup, o gün İtalya’da doğan, beslenen ve güçlenen faşizmin, daha sonra başka ülkelere yayılacağını vurgular. “ İtalya’da faşizm / Emilialı büyük toprak kontlarının asalarından / ve Roma’lı bankerlerin demir kasalarından / geçip / İL DUÇE’nin dazlak kafasına dank demiş / bir nurdur /Taranta-Babu../ Bu / nur / yarın / inecektir üstüne / Habeş ovalarında mezarların.”

Beşinci mektupta yaşamanın ne kadar güzel bir duygu olduğunu anlatır Nazım. “ Anlayarak bir usta kitap gibi / bir sevda şarkısı gibi duyup / bir çocuk gibi şaşarak/ YAŞAMAK… / Yaşamak . / birer birer / ve hep beraber / ipekli bir kumaş dokur gibi…/ Hep bir ağızdan / sevinçli bir destan / okur gibi / YAŞAMAK…

Altıncı mektup düzyazı şiirdir. Nazım Hikmet, Taranta-Babu’nun kocasının ağzından İtalya’daki aydınları anlatmaktadır.

Bunları üç değişik alanda gruplandırmak gerekir. Birinci guruptakiler Danunçio, Marinetti, Nobel ödüllü Pirandello gibilerdir ki, yazdıkları konuştukları tanrı buyrukları gibidir. Yaşayışları ise ya Milano’lu yünlü kumaşlar fabrikatörleri gibidir, ya da geniş topraklarda traktör işleten eski bir prens hanedanının başı gibidir. Bu aydınlar ülkelerine, o ülkede yaşayanlara ihanet içerisindedirler. Bazı yazarlarımızın adları geliyor dilime ama, nedense bir türlü anımsayamıyorum. Sanki onlarda böyle yaşıyor ve böyle yazıyorlar gibi. Unutkanlığıma vermenizi dilerim.  İkinci tip aydınlar ise ne faşist, ne demokrattır. Üçüncü tip aydınlara, sanatçılara gelince… Bu Habeş delikanlının mektubu yarım bırakması sonucu anlaşılamaz. Kendimden bir yorum eklemek cüretinde bulunacak olursam üçüncü tip aydınların da ülkesini seven ve onun özgürlüğü için yazanlar olabileceğini söylemek isterim…  Ama şiirde sözü edilmek istenilen diğer aydınların öyle olup olmadığını bilmek olanaksız.

Siz Nazım Hikmet’in yazdığı gibi kabul edin ve üçüncü tür aydınların, sanatçıların nasıl olabileceği için sonsuz bir merakla yeniden ve yeniden düşünceler üretin.

Yedinci mektup, kıtlık ve bolluk üzerine çarpıcı gelişmelerle sürüyor. “Bir öyle şaşılası / dünya ki burası, / bollukla ölüyor, / kıtlıkla yaşıyor. / Varoşlarda hasta, aç kurtlar gibi / insanlar dolaşıyor/ ambarlar kilitli / ambarlar buğdayla dolu. / Tezgahlar / ipekli kumaşla dokuyabilir / topraktan güneşe kadar giden yolu. / İnsanlar yalınayak / insanlar çıplak…/ Bir öyle şaşılası / dünya ki burası, / balıklar kahve içerken / çocuklar süt bulamıyor. / İnsanları sözle besliyorlar, / domuzları patatesle…” Domuzların ne olduklarını yazmaya gerek yok herhalde!?

Sekizinci mektupta “Mussolini çok konuşuyor TARANTA-BABU” denilerek bunun gerekçesi açıklanıyor. “çok korktuğu için / çok konuşuyor!.

Dokuzuncu mektup sevgi üzerine başlıyor ve ölümle bitiyor. Sevgi üzerine olanı “Bugün aklıma / yazısız ve çizgisiz / bir resim geldi, Taranta-Babu! / Ve benim, birdenbire / yüzünü değil, / gözünü değil, / senin sesini göresim geldi, Taranta-Babu; / ‘Mavi Nil ‘ gibi serin, / yaralı bir kaplan gözü gibi derin? Sesini senin!” Ölümcül olan yanı ise mektuba gazeteden kesilerek eklenen bir habere ilişkindir. Markoni, gazetecilere Mussolini’nin emrine amade olduğunu açıklamaktadır.  Aynı haberde İtalya’nın Habeşistan’da denemesi yapılacak bir ölüm ışığından söz edilmektedir.

Hızla geçmek gerekirse, onuncu mektupta gazetelerdeki bir başka haberden söz edilir. İtalya’nın Habeşistan’ı işgal etmek için yağmur mevsiminin bitmesi ve baharın gelmesinin beklendiği yazılmaktadır. “Ne tuhaf şey Taranta-Babu! / Kapımızdan içeri ölüm / kolonyal şapkasına / bir bahar çiçeği katıp girecek…

On birinci mektup, İl Duçe’nin Afrika’yı bombalamak için uçacak olan pilotlara söylevi üzerinedir. Pilotlar öldürmek üzere kışlaya, Mussolini sarayına salçalı makarna yemeğe gider. Nazım Hikmet kan ile salça arasında koşutluk kurar bu dizede.

On ikinci mektup, Habeşistan’ın bombalanmasıdır. Acıyla kıvranır. “Geliyorlar Taranta-Babu, / seni öldürmeye geliyorlar. / Karnını deşip / bağırsaklarının / kumun üzerinde aç yılanlar gibi kıvrandıklarını/ görmeye geliyorlar.” Bu iş için kimi Napoli’den, kimi Tirol’den gelmektedirler tabur tabur, bölük bölük…

Sonuncu mektup, Habeş delikanlısının, Amerika’ya göç edemeyen İtalyan işsizlerinin umutsuzluğuna benzetilen, karanlığı ürkmüş bir hayvan gibi  terli, yapışkan ve ağır kokulu, boyalı kartpostalların parlaklıklarında bile ışıltılı olmayan, ne coğrafya kitaplarına, ne turistik kent rehberlerine girmeyen, ölümün ve yokluğun yaşadığı Halk Mahallelerindeki, evden bozma, fakir talebelere, öğretim görevlilerine, artistlere ve bekar işçilere verilen odaların birinde karısına yazdığı mektuptur. Bu mektuptan sonra, yakalanarak götürülmüştür ve kuşkusuz ki kurşuna dizilmiştir, artık yaşamamaktadır.

On üçüncü ve sonuncu mektup tam bir bilançodur. Savaşın bilançosu. Bu mektuptaki yazılarda İtalyan askerlerine Duçe’nin verdiği emirler, İtalyan burjuvazisinin savaştan duyduğu hoşnutluk, savaş nedeniyle emek cephesinde gittikçe düşen ücretlerin diğer ülkelerdeki ücretlerle karşılaştırılması, İtalya’da her geçen gün artan işsizlik ve iflaslar yazılmaktadır. Nazım Hikmet Taranta-Babu’nun kocasının ağzından bunların on yıllık faşizmin bilançosu olduğunu anlatmaktadır. Mektup “Bunun karşılığını, bizim topraklarda ölecek olan İtalyan delikanlıları verecek.” sözleriyle bitmektedir.

Hidayet Karakuş, Nazım Hikmet’in şiirlerindeki temaları kısa notlarla incelediği araştırmasında (2), Taranta-Babu’ya Mektuplar’ın  İtalya (Mussolini)  ve Almanya’da (Hitler) faşist yönetimlerin göreve gelmesi, bunun uzantısı olarak faşizmin rüzgarlarının ülkemizi de etkilemesi üzerine, bu safhada yer alan Peyami Safa gibi yazarların, bu akımın sözcülüğünü üstlenmesi üzerine bir tepki olarak yazıldığını söylemektedir.

1935’de başlayan İtalya-Habeşistan Savaşı şiirin arka planını oluşturur. Karakuş’un yazdıklarını kerteriz olarak alırsak, Nazım kitabına önce İtalya’da Bir Habeş Delikanlısı, Ekber Babayef’in kullandığı biçimiyle de Habeş Delikanlısı İtalya’da adını vermiştir. Kitap henüz basımevinde, piyasaya çıkmadan durumu öğrenen Türkiye’deki İtalyan Büyükelçisi, durumu protesto etmiş, tepki göstermiştir. Türk yetkililer duruma el koymakta gecikmemiştir. Apar topar kitabın basımı durdurulmuştur. Kitabın hiç çıkmamasından adının değiştirilerek çıkarılması daha tutarlı olduğu için Nazım Hikmet, kitabın adının Taranta-Babu’ya Mektuplar olarak değiştirilmesine izin vermiştir. Kişisel görüşlerimi açıklamam gerekirse, kitabın bu adı alması en uygun ve şairane olanıdır. Kaldı ki kitabın içeriğinin değişmediği de göz önüne alındığında Nazım iyi bir iş yapmıştır.

Taranta-Babu’ya Mektuplar, Nazım Hikmet’in pek çok şiirinde olduğu gibi kendi öyküsünü anlatan şiirlerindendir. Onu şiir olarak dizelerle okumak da büyük keyiftir, bir uzun öykü gibi düz satırlarla okumak da.

Nazım Hikmet gökyüzüdür, bu yüzden her gün kucaklar dünyayı…

--------------------------------------------------
(1) Taranta-Babu’ya Mektuplar, Nazım Hikmet’in diğer kitapları gibi değişik yayınevlerince, değişik baskılarla yayımlandı. Ben incelemeyi antolojim.com Internet sitesinde yayımlanan metin üzerinden yaptım.
(2) Hidayet Karakuş
Nazım Hikmet’in Şiirinde Temalar, 100. Doğum Yıl Dönümünde Nazım Hikmet’e Armağan kitabının içinde, Kültür Bakanlığı Yayınları, Editör Alpay Kabacalı 

HALİT PAYZA
GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)