Milattan Önce'den depremden sonraya / Ali Günay
“Orada bir kent var(dı) yakında…” Tanrılar bile bilmez, bir kendi bilir Bir de “Tarih Kuşu; her şeyi gören, bilen, Doğuşunu, kaç milenyumdur yaşadığını, Kaç kavime yataklık, kaç savaşa tanıklık, Kaç uygarlığa beşiklik ettiğini; Depremlerle savaşlarla yıkılıp kaç kez Enkazından doğduğunu, ayağa kalktığını, Kaç canlı olduğunu, ötesini ve dahasını… Bir kendi bilir tanrıların tasarlamadıklarını Kurmayı onun bağrında cenneti ve cehennemi Ve onu, “Kûn” diyerek tanrıların değil, Barışık doğa ve insanın el ele var ettiklerini; Hava toprak su benden, akıl bilgi emek senden… İlk Can (*) “Evvel zaman içinde” zamanların birinde Basar tozuyla birkaç yorgun ayak Sonsuz gök altında bir ırmak kıyısında, Binlerce yıl yaşındaki geniş bakir toprağa Alır can suyunu o asi ve cömert ırmaktan Verir can suyunu sevgiyle kucak açan sadık yâri Emziren anası yuvası geldiği gideceği toprağa… Asi’dir o ırmak, doğru akar ters yatağında, Uysaldır mola verir birikir bir ‘Amîk (1) göl olur Besler suda karada havada yaşamı giderayak Canlanır, yeşerir cömert ova, değişir bakışı Durmaz ırmak yürür koşar gider yoluna Kendi bilmese de bolluğa geleceğedir akışı… İkinci Can Dünya döner, zaman akar, geçit yapar mevsimler Yaşam doğurur kara da su da hava da… Varsıllaşır doğa gürleşir orman, yeşerir toprak Doğurur, su doğurur, insan doğurur Bitki, hayvan doğurur yuvasında, Çoğalır yuvalar oba olur köy olur kent olur uygarlık olur, Çoğalır büyür kentler çoğalır ana-yurt olur, Azalır çoğalır ırmaklar can olur, varır deniz olur… Ufka genişlik katan uzak kıyılara keşfe komşuluğa Lübnan sediri teknelere yol olan deniz Kısaltır zamanı menzili uzakları yakın eder… Yol olur göçlere istilalara savaşlara, Yol olur bilime kültüre sanata Tutturur elleri, kaynaştırır dilleri Kavuşturur insanı insana kaynaştırır Çeşitlilik, hoşgörü, barış katar… Üçüncü Can Memeleri süt, petekleri bal anaç toprak Görür ki, arı Yemen’den Bağdat’tan gelir “Balım var” densin yeter ki ve kucak açsın halk, Gelene “hoş geldin”, gidene de “hoş geldin”! Kimler, kimler geldi, kimi kaldı, kimi geçti gitti Tersakan’ın emzirdiği o bereketli topraklardan; Hitit, Akad, İyon, Frig, Lidya, Urartu, Asur, Pers, Makedon, Roma, Mısır, Selçuklu, Osmanlı… “Dünkü çocuk sayılır” Darius, Büyük İskender; Baba adından Antiocheia (Antakya) diyen kurucu Nicator; Kentin konukları Sezar, Antuan ile Kleopatra, Anibal; Haç taşıyıcıları Sen Petrus, Sen Paul ve daha niceleri… Tanıktır tarih öncelerine Amik Ovası Çatalhöyük Tell T’ainat Tell Cüdeyde Tell Atçana Tunç Çağı’ndan beri… Tanıktır sonrasına, dününe bugününe L’Hıdır, Hz. Musa, Deprem çocukları Orontes (2) Silpius (3) Amanos; Titus Tüneli Kaya Mezarlar, Apollon’un Gözyaşları Şellâle Cebeli Akra’ (4) Musa Dağı Musa Ağacı Beşikli Mağara… Tanıktır o gün bugündür sütun tepesinden gözleyen Sen Simon ve aşağısından bakan manastırı; Yeraltı armağanı yontular, lahitler yazıtlar, çanak-çömlekler Gani mozaikler, takılar sikkeler değeri artmış yitmiş paralar… Su tünelleri, Kantralar (5) kalıntı saraylar, başlı sütunlar Tapınaklar; İlk kilise Sen Piyer havralar kiliseler camiler Hızır makamları Şıh türbeleri yatırlar ziyaretler Sahipsiz kutsallar, putlar, totemler, fetişler, yitik anılar… Dördüncü Can Hıristiyanlığın ebesi, isim babası, Yüz on müezzinden ilk ezanı duyan bu kent Ne kavimler ne savaşlar ne fetihler gördü; Saldırılarına da kıyımlarına da uğradı Zalimlerin, barbarların hatta yamyamların Nice uygarlıklara yatak yorgan bu topraklar En güçlü fatih gelmeden önce ve gittikten sonra. O fatih ki dünyayı ele geçirdi bir baştan bir uca “Büyük” namıyla geçti tarihine dünyanın Aldıkları, yıktıkları kıydıkları ve yaptıklarıyla… Kentler yıktı, kentler kurdu, kurdurdu Kıyısında Nil’in Alexandra, (6) doğu yalısında Akdeniz’in Alexandratta (7) ve Antiocheia (8) Orontes’in öptüğü ıslak dudaklarıyla… Dört bir bucağına nam saldığı, iz bıraktığı dünya Kalmadı ona da kalmadığı gibi öncüllerine, ardıllarına… Yankılandı gök kubbede nal ve kılıç sesleri Susturana dek tarihin en büyük silgisi zaman, Kaldı bir hoş seda, dedi Tarih Kuşu; En iyi elektir, En yetkin seçicidir zaman, gösterir ki, Düşmekle çamura altın, düşmez değeri Büyük insanlar da ölür kalır eserleri… İlk Ölüm Sadık yâri kara toprak ihanet eder mi dostuna, Ya sinsi yatağı toprağın; hamağı, beşiği, binek atı? Sallarsa, ninni söyler gibi sonsuz uyku için Bet sesiyle gürlerse çığlık atarcasına Koparsa ipi hamağın, parçalanırsa beşik; Depreşirse huysuzluğu, şahlanırsa çıldıran at Silkeler atarsa sırtından mutlu binicisini Çırpınmaz mı, yarılmaz mı, dağılmaz mı toprak Yutmaz mı, basmaz mı dostlarını bağrına zamansız? Kaç yaşındaydı dünya, bilinmez, İsa yüz on beş, Toprağa kavuşmuşlardı art arda ilk havariler Azizler Pavlus ile Petrus, Habib El Neccar, Çocuktu Hıristiyanlık, tazeydi ilk kilise Sen Piyer Çatladığında kabuğu yeryüzünün Ne bir Romalı savaş borazanı çalmıştı Ne de İsrafil üflemişti Sûr’a, Koptuğunda ilk kıyameti Antiocheia’nın Kırıldığında belkemiği, bastığında bağrına Halkının yarısını; iki yüz altmış bin can(sız) dostunu Dinmez bir acıyla kıvranan yaralı toprak; Gömüldü toprak üstüne kalanlar diri, Ne dirildi koynundaki milyonlardan kimse Ne de görüldü Mahşer’de herhangi biri. Avutamıyordu artık ne rüzgârın yanık ağıtları Ne güneşin sıcak eli, gökyüzünün gözyaşları onu, Yitirmiş gibiydi yaşam kaynağı umudunu… Beşinci Can (Diriliş) “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” (9) Ölür ise kent ölür, ruhu ölesi değil. “…kederli nehir yollarının sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı bir şafak vakti değişir bir şafak vakti karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman” (10) “Ölen öldü kalan sağlar bizimdir” diyerek “ağır ellerini toprağa basıp doğruldu” kalktı ayağa Kalanlar, atalarının, ata atalarının yaptığı gibi Anka Kuşu oldular verince el ele omuz omuza Doğurmaya durdular anakentlerini yıkıntılarından… Ve götürürken Poseidon cehennemi Hades ülkesine Ve atarken Lethe ırmağının karanlık sularına Giriştiler kurmaya kendi ırmaklarının hüzün aktığı Sevgili cennetlerini yeni baştan… Altıncı Can “İnsan yaşadığı yere benzer O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…” (11) Anasına, babasına benzediği gibi… Kendine benzetir kentini; sade doğasıyla değil Huyuyla suyuyla; yaşantısı, inancı, duygusuyla… İhtiyar delikanlı kentimiz de benzemişti insanına Bütünleşmişti onu var edenlerle kucak açmıştı Gelenlere kalanlara; selamlamıştı geçip gidenleri… Benimsemişti halkı gibi çeşitliliği çoğulluğu kaynaşmışlığı Sevmişti insanının güler yüzünü sevecenliğini saflığını Yardımseverliğini barışçıllığını hoşgörüsünü… Tanımıştı kadim halkının ve çok halkların dillerini Mevval’lerini etaba’larını(12) şarkılarını türkülerini Ağıtlarını uzun havalarını, oyun havalarını Göbek atmalarını, rakslarını, debki’lerini (13) halaylarını… Kültürlerini; törelerini, düğünlerini doğumlarını Cenazelerini törenlerini mezarlarını; Kutsallarını, “sahih/bâtıl” inançlarını, tapınaklarını Camilerini, Cem’lerini, Kiliselerini, Havralarını Çan Ezan Hazzan’ın karışan seslerini… Benimseyerek bayramlarını, kutsal mekanlarını Onlarca ziyaret yüzlerce bayram edinmişti zamanla, Önce yadırgamış sonra alışmıştı herkes gibi, Gizli putlarına, önyargılarına, fetişlerine, boş inançlarına… Cem sesini yalnızca kendi cemaatinin duymasına Berikilerin ötekilerin ziyaretlerini ziyaret etmemesine Özgün bayramlarını, kutsal günlerini kutlamamasına Şaşırmış üzülmüş yakıştıramamıştı özyapısına… Ve benimsemişti ruh göçünü, yeniden doğuşu, İnanmıştı, ruhun beden değiştirdiğine en az yedi kez, Her değişik bedende yeni bir “Ceyl” yaşadığına Ve bu sınırın sonsuza doğru aşılma umuduna… Karmış yoğurmuş, özümsemişti gördüklerini Duyduklarını öğrendiklerini bildiklerini Böylece oluşturmuştu ortak ‘Antakya Ruhu’nu… Bu kaçıncı Ölüm Bir kadim kent yıkılır aniden Gömülür toprağa, erken ölenlerle Gömülür toprak üstüne kalanlar Taşıyarak gidenleri acılarla, ağıtlarla Giyinerek yaslarını, tuz basarak yaralarına Göz pınarları kurumuş, bitmez acılardan yorgun Eyüp sabrı ile sürüklerler yaşamı Bekleyerek özlemle ertelenen ölümlerini… Bir kadim kent yıkılır beşiğinde sallanarak Üçüncü milenyumun yirmi üçünde, İkinci ayının altısı, gecenin sökmemiş şafağında Kalır kaç uygarlık, altında insan yaratılarının Döner geçmişinin buzul günlerine yeniden… Bir kadim kent yığılır yere kaçıncı kez Çok yerinden yaralanmış gebe bir kadın gibi Antakya Ana, ölürken doğurur bebek Antakya’yı Kaçıncı Ceyl’ine, yeni bedeninde yeni yaşamına Ezelini bilen Tarih Kuşu bilir ve geleceğini; Bir Zümrüdü Anka tohumu gibi ruhu Karışınca toprağa, kavuşunca suya, güneşe Çimlenir, yeşerir, filizlenir kaç kez olduğu gibi Doğar kendi enkazından, tüylenir, kanatlanır Döner varır sondan bir önceki mutlu gününe Ve uçar gider umutla yüz yıllara, bin yıllara, Kim bilir, belki daha da ötesine, sonsuza … Bu kaçıncı Can “Yedi kez ölüp dirilecek bu kent, halkı gibi…” Dedi bir Ulu Dede, hüzünle, umutla; “ruhu ölmez, Kalanlarla, yeni yeni kuşaklarla sürdürecek yaşamı Yedi Ceyl en az öncekinden daha güzel her biri…” “Dokuz canlı bu kent” dedi bir bilici inançla, “Ölmez bir ruhu var binlerce yıldır, sürer yaşamı Her bir canı uçup eksildikçe ve sonra da…” “Zümrüdü Anka’dır o, bengidir” dedi bir bilge güvenle; “Ma rîhne nihne hôn” (14) diyerek başını bekleyen Halkının yürekliliğinde gizlidir ölmez ruhu, Hakkıdır onun ba’se ba’del mevt; (15) dirilir ölürse -Evren durdukça, dünya döndükçe- Doğar küllerinden eğer yanarsa, doğrulur, Yekinir kalkar enkazından, eğer çökerse… Dedi son sözünü -şimdilik- Tarih Kuşu: Doğuracak bu yaralı kent yine bu kenti Üfleyecek ona barış, hoşgörü, kardeşlik ruhunu, Söylenecek şarkılar türküler, mevval’ler etabeler, Çalacak davullar zurnalar, çekilecek halaylar, debki’ler Yine el ele, yine omuz omuza geçmişi gibi; Sürecek ruhunu oluşturan tüm gelenekleri Yine karışacak birbirine özü aynı çeşitli diller Yankılanacak göklerinde Çan Ezan Hazzan sesleri… İnanıyorum ve biliyorum ki, ayakta da olsa ölür Geçmişi tarih, destan bu kent, yıkılmasa da yok olur Sonsuza dek koruyucu meleği, Aşil tendonu “Antakya Ruhu” zamanın birinde ölürse, çürürse; Yazık olur, cehennemler dolu bu dünya eksilir Böylesi acı bir kıyametle bu cennet kent yiterse… (*) Antakya ve komşu illerde yaşayan eski halklar arasında reenkarnasyon yani “yeniden doğuş, ruh göçü” inancı yaygındır. Buna göre her insan değişik bedenlerde yedi kez yaşam sürer, bunların her birine Arapça “Ceyl” denir. (1)-Derin, Amik gölü (2)- Asi Nehri, (3)- Habib El Neccar Dağı (4)-Kel Dağ (5)-Su kemeri köprüler (6)-İskenderiye (7)-İskenderun (8)-Antakya (9)-Yunus Emre (10)-Nazım Hikmet (11)-Edip Cansever (12)-Arapça uzun hava, şarkı (13)-Arap halayı (14)-Gitmedik, buradayız (15)-Ölümden sonra diriliş Ali Günay
Gercekedebiyat.com
















YORUMLAR