28 Kasım 2002 günü yitirdiğimiz Melih Cevdet Anday’ı, Paris’te yaşayan kırk yıllık dostu Abidin Dino’ya 1980’li yıllarda yazmış olduğu üç mektupla anıyoruz. Kuşkusuz daha uzun olan mektupların Melih Cevdet’in kendi şiiri ve sanat anlayışı, bir de genel olarak sanatla ilgili düşüncelerinin öne çıktığı bölümlerine yer vermeye çalıştık.

FERİT EDGÜ

Altı yıl önce, Melih Cevdetin Paristeki kadim dostu Abidin Dinoya yazdığı on mektubu, Sözcükler dergisinin 2. sayısında (Temmuz-Ağustos 2006) yayımlamıştık. Bugün Sabancı Üniversitesinde korunan Abidin Dino arşivinde 17Melih Cevdet Anday mektubu bulunuyor.

Mektup edebiyatımızın fakirliği üzerinde konuştuğumuz bir gün, Melih Cevdet, sözlü edebiyat geleneğinden geldiğimiz için, mektup yazmaktan da, saklamaktan da hoşlanmadığımızı söylemişti.

Abidin ile Melih Cevdet 1940lardan beri dosttular. Sanırım, Abidinin değilse de, Melih Cevdetin bu kadar kesintisiz ve uzun süren bir dostluğu olmamıştı.

Abidin Dino, Melih Cevdetin ilk kitabı Rahatı Kaçan Ağaçın kapağını yapmış, Melih Cevdet de, birçok kez dostunun sanatı ve kişiliği üzerine yazılar kaleme almıştır, eleştiriyi göz ardı etmeden.

Genelde bizim yazarlarımızın mektupları, Batılı meslektaşlarınınki gibi, ilerde yayımlanmak üzere yazılmamıştır. Melih Cevdetin bu mektuplarını okurken de bunu unutmamak gerekir.

Her iki dostumun anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

 

 

Dionyssos’tan çok Apollon

29 Aralık 1983

Sevgili Abidin,

Yeni yıla girerken ikinizi de özlemle öperim. Sağlık, neşe, mutluluk dilerim. Güzel evinizde esenlik eksik olmasın, nice başarılı yapıtlar verin.

Resim geldi, bize sevinçler getirdi. Şimdi duvarlardaki resimleri yeniden düzenleyeceğim. Yeni yıl benim için resim bakımından bereketli oldu. Taksim’deki Etap Oteli’nde açılan Kitap Fuarı’nda kitaplarımı imzaladığım gün, bir hanım, elinde kâğıda sarılı bir resimle geldi, “Size bir armağanımız var” diyerek resmi açtı, benim karakalem bir portrem. Meğer bu hanım rahmetli Orhan Peker’in kardeşi imiş, “Bana miras olarak bu portre kalmıştı, ben de onu size veriyorum” dedi. Gerçi yıllar önce, Orhan Peker benim bir yağlıboya resmimi yapmağa başlamıştı. Sonra o resim ne oldu, bitti mi, bitmedi mi, bilmiyorum. Anlaşılan onu bırakıp, bu yenisini yapmış olacak.

“Karacaoğlan Çeşitlemeleri”nin bir kopyasını sana postalamıştık. (…)

Bu şiir hakkında sana kısaca bilgi vereyim. Yazdığım sekiz parça, Karacaoğlan’ın altı kıtalık bir şiirine dayanmaktadır. Kimi dizeleri olduğu gibi kullandım, fakat şiirin bütününe, hele yapısına hiç bağlı kalmadım. Atı ile oradan oraya giden Karacaoğlan’ı kendi imgelerimle canlandırmayı yeğledim.

Benim için sorun şu idi: Dilimizin ve kültürümüzün oldukça sık değişimlere uğraması, bizde geçmişten yararlanma anlayış ve eğilimine güçlükler doğurur; bu konuyu yıllar boyu düşünüp durmuşumdur. Ziya Gökalp’in, sanatlarımız için öğütlediği “Batılı teknik yerli öz” öğütlemesi, gerçekte kolay uygulanır gibi değildir, sanatçılarımızın çoğunda kolaya kaçma eğilimini beslemiştir.

Sözgelişi çoksesli müzisyenlerimizin, yerli melodi ile armoni ve konturapunta kurallarını yan yana getirmekle ulusal bir müzik yarattıklarını sanmaları bende tepki uyandırıyor. Yaratma, bunca basit bir formülün sınırları içine hapsedilemez.

Geçende bir yazımda da söylediğim gibi, ulusal bir sanatı yaratmak, evrensel bir bakışı gerektirir. Bu, yaşamımıza, duygu ve düşünce dünyamıza hümanist bir açıdan bakmak demektir. Yoksa insanımızın değişim süreci içinde yeniden yaratılmasını başaramayız.

Dün radyonun her gün dinlediğim III. programında 13. yüzyıl Avrupa müziğinden örnekler dinledim; hoştu ama ilkeldi. Batı müziğinin oradan kalkıp Barok’a, sonra Klasik’e, Romantik’e geçmesi ve On İki Ton müziğine gelmesi, Rönesans’tan sonra ortaya çıkmış olan “İlerleme” kavramının tipik bir örneğidir. (…)

Daha önce yolladığım dokuz şiirle ilişkili olarak şunları da söyleyivereyim: Kandinski’nin renklere, Schönberg’in seslere tanıdığı bağımsızlık ve özgürlüğü, ben de o şiirlerde sözcüklerle göstermek istedim. Gerçekte o şiirler hiç de “kapalı” değil benim için. Ancak onlardaki anlamı, değişme ve gelişmeden ayrı yerde aramamalı, doğal yaşamdaki gibi görmeli. (…)

Ben, bilirsin, kendinden geçerek yaratma anlayışına hiçbir zaman yatkın olmamışımdır. Bende Dionyssos’tan çok Apollon’un etkisi vardır. (…)

Devlet Tiyatrosu İstanbul bölümü, bu mevsim benim “Mikado’nun Çöpleri”ni sahneledi. Uyandırdığı olumlu etki beni çok sevindirdi. On altı yıl önce, Kenter kardeşlerin olağanüstü bir başarı ile oynadıkları bu oyun, o zaman, kimi solcu çevrelerce,“modern” olduğu için yerilmişti, beni bu yüzden nerdeyse döneklikle suçlayacaklardı. On altı yılda ne değişti ki, o zamanki yericilerim bu kez beni coşkunlukla kutladılar. İyi ki erken erken ölmemişim. “Kolları Bağlı Odysseus”un da ne kadar şaşkınlıkla karşılandığını unutmam. (…)

Benim profilimi Osmanlı padişahlarına benzetmişsin. Bende Osmanlılık vardır; babaannem Siyavuş Paşa ahfadındandı, yaniKanunî’nin kızından gelirdi. Evkaf’tan ufak bir gelirimiz de vardır.

Gözlerinizden öpüyorum.

Resim için ikimiz de teşekkür ediyoruz.

M. Cevdet Anday

 

 

İnsan olmak

 

16 Nisan 1984

 

Sevgili Abidin,

Resimler sağ salim elime erişti. Harika! Kitabımı ölümsüz kılıyorsun böylece. Nasıl teşekkür etsem!

Araya taşınma girdiği için bu mektubu yazmakta geciktim. Sana geçen mektubumda bu yüzden nasıl sinirli olduğumu yazmıştım. Sen de öyle olurmuşsun, bir de kediler… Bu “kediler” örneği beni çok düşündürdü. Düşün, hayvanın bildiği, tanıdığı her şey yerinden kaldırılıyor, ne korkunç! (…)

Evi ne sevdim, bilemezsin… bahçeler, parklar ve sessizlik içindeyim. İçerde alabildiğine dolaşabiliyorum, hiç sebep yokken. Dışarı çıkmak istemiyor canım. Dün oturdum, gazete için iki yazı yazdım. Bu, benim kafamı en az on beş gün rahat ettirir. Bundan yararlanarak birkaç şiir daha yazacağım. Elinizdekiler, sana gönderdiklerim, o kadar. Az değil mi?

Neden az olsun dersen, sevinirim. (…)

Benim, “önce millî – sonra evrensel” formülüne karşı olduğumu, sanırım, sana yazmıştım. Ben onu tersine çevirmenin doğru olduğunu, ileri sürdüm birkaç yazımda. Dün Sabahattin Eyüboğlu’nun toplu yazılarından gelişigüzel birini açtım, şu tümceyi kendimin sandım, diyor ki, “İnsan olmayan nasıl millî olabilir?” Bu konuyu seninle daha tartışmak isterim.

Şimdi sokağa çıkıyorum, bu mektubu postaya atayım teşekkür görevimi yerine getireyim, içim rahat etsin!

Teşekkürler

İkinizi de özlemle öperim (Suna da).

M. Cevdet Anday

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)