Mehmet Ulusoy’dan gümbür gümbür bir meydan okuma / Mehmet Kaplan
Mehmet Ulusoy'un uzun çalışmalar sonunda, Çürümenin Estetiği adıyla Berfin Yayınları’ndan çıkan, bilim ve sanat dünyamızı ele geçiren emperyalist tabulara meydan okuyan ve onları layık olduğu çukura cesaretle fırlatıp atmayı başaran, alkışlanası bir yapıtla karşı karşıyayız. Ulusoy aydınlatmaya, Batı merkezli kapitalist uygarlığın maddi-toplumsal temeli üretim ve tüketim ilişkilerini incelenmeye, avcı-toplayıcı topluluklardan başlıyor. Toprağa henüz yerleşmemiş, hayvanları evcilleşmemiş, doğanın hazır verdikleri ile yetinen tüketici topluluklar olan avcı toplayıcılarda üretimin sadece barınma, nesillerini sürdürme ve ona hizmet eden araçların ve av malzemelerinin üretimi ile sınırlı kaldığını vurguluyor. Tarih öncesinden tarihe geçiş sürecinde ise insanlığın doğa ile ilişkisindeki tüketicilikten (toplayıcılıktan) üreticiliğe yani tarıma ve hayvancılığa geçilerek olağanüstü üretim artışı sağlandığı, aynı zamanda bunun toplumsal sınıfların, devletin ve uygarlığın da doğuşu olduğu gösteriyor bize. Devletin doğuşu ile Uygarlığın özdeş olduğuna dikkat çeken Ulusoy ulaşılan bu uygarlık süreci boyunca insanı özgürleştiren ve yetkinleştiren bütün temel değerlerin bilimin, tekniğin, ahlakın, sanatın, hukukun temelinde üretim ve bu üretimi gerçekleştiren üretici güçlerin (emek, sermaye, bilim, teknoloji vs.) olduğu gerçeğini tekrar tekrar vurgular. Kitaptan, bugünkü bilimsel bilgilerimizin ışığında insanlığın bu evrensel bilgi ve değerleri beş bin yıl öteden, Sümer damgasını taşıdığı; Mısır, Yunan, Roma, İslam (Arap, Fars, Türk) ve en sonunda Yahudi-Hıristiyan Avrupa kimliği ile günümüze ulaştığını üzülerek anlıyoruz. Rönesans ve reformla birlikte hümanizma, arkasından Aydınlanma, bilimsel devrim ve sanayi devrimi ile ulaşılan Modern Çağda (1760-1870) Batı merkezli kapitalist uygarlığın yerküremizi tek bir pazara dönüştürdüğünü açıkça görebiliyoruz. Rönesans’tan itibaren oluşan insan merkezli (hümanist) dünya sisteminin toplumsal ve siyasal planda somutlaşmasının en yetkin biçiminin Büyük Fransız Devriminde ve görüldüğü, Fransız Devrimi ile ortaya çıkan ulus devlet temeli çerçevesinde gerçekleşen ve Modern Çağa damgasını vuran olguların, düşüncelerin ve değerlerin bu aydınlanmacı ve insan merkezli dünyanın kanıtları olduğu görülüyor. Hepsinin özeti, ruhu niteliğindeki "Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik" ideallerinin, bütün modern çağın ve günümüzün hakikat anlayışına ya da arayışına ahlaki değerlerine, sanatsal yenilik, özgünlük ve yaratıcılıklarına yön verecek ideal ilkeler olduğu özgün biçimde dile getirilmiş kitapta. Fransız Devriminden günümüze, özellikle Avrupa merkezli kapitalizmin uygarlık olarak, çöküş evresine girdiği 1975'lere kadar ki yaklaşık 200 yıllık dönemini iki aşamaya ayırabiliriz. Birinci aşama Hobsbawn'ın "Devrim Çağı" olarak tanımladığı ve burjuvazinin önderlik ettiği ulusal ve demokratik büyük devrimlerin gerçekleştiği Avrupa'da uluslaşmanın tamamlandığı Liberal özgürlükçü 1789-1871 dönemidir. İkinci aşama ise kapitalizmin tekelci (sanayi ve banka sermayesi birleşmesi) bir aşamaya geçtiği, burjuvazinin devrimci niteliklerini yitirip gericileştiği, asalaklaştığı ve dünyanın ezen-ezilen uluslar olarak ikiye bölündüğü, bütün 20. yüzyıla damgasını vuran iki büyük savaşa yol açan Emperyalizm Çağı'dır. Yukarıda, insanlığı etkileyen önemli olay ve olguları, zaman belirleyerek tarihsel bir sıralama içinde kısa alıntılar yaparak verdiğimiz, sayın Mehmet Ulusoy'un Çürümenin Estetiği adlı eserinin ağırlıklı konusu; "Emperyalist Yeni Ortaçağ"ın kültürel biçimi olarak araştırıp incelediği Postmodernizm ve onun ulusal kültürümüze yönelik yıkıcı etkileri konusudur. Yazarımız mafyalaşmanın, asalaklaşmanın doruğa çıktığı, üreticiliğin ve yaratıcılığın değerinin gözden düştüğü "Tüketim Toplumu" da denilen bu çağın düşünce ve yaşam tarzını kültür / sanat anlayışını da çok boyutlu olarak ele alıp incelemektedir. Bilindiği gibi Aristo'dan 18. yüzyıla kadar sanat ile zanaat bir bütündü. İkisi aynı anlamda kullanılıyordu. Her sanat ürününde büyük bir zanaat emeği vardı, her zanaat ürününde de bir sanatsal yaratıcılık vardı. Kısacası sanat, aynı zamanda zanaattı, beceriydi, hünerdi, ustalıktı. Aydınlanma çağı ve kapitalizmle birlikte sanat, bağımsız bir düşünsel ve pratik etkinlik olarak felsefi düzeyde ele alındı. Böylece Sanat; felsefi-bilimsel bir disiplin, Estetik bilimi olarak incelenir oldu. İşte yaratıcılığı, özgünlüğü ve tekrarlanamazlığı ile sanat, modern çağda zanaattan kesin olarak ayrılmış oldu. Eserimizde, Kapitalizmin farklı aşamalarında doğan sanat akımları Pozitivizm'den itibaren Romantizm, Modernizm, Gerçekçilik ve Toplumsal-Gerçekçilik vs. yaratıcıları ile birlikte kapsamlı bir şekilde ele alınıp inceleniyor, tartışılıyor. Yazar Postmodernizmi (Modernizm sonu), Akılcılığa ve Aydınlanma felsefesine dayanan bilimi, etik/ahlak, etik/sanat ilkelerini sistemli bir biçimde reddetme, çarpıtıp yapısal bozuma uğratma, hatta ona bir meydan okuma olarak tanımlayabiliriz diyor. Bu çöküş kültürü aslında Modernizmin ruhunda, insanın doğayı ve toplumu (dolayısıyla kendini) değiştirip yetkinleştirebileceği, daha doğru (hakikat, bilim), daha iyi (etik) ve daha güzel (estetik) bir geleceğin kurulabileceğinin reddiyesine dayanan, köklü bir kopuş demektedir. Postmodernizmin tarihsel ve düşünsel kökleri, ana kaynağı, bütün toplum bilimcileri ve felsefecilerin üzerinde birleştiği, postmodernist teorisyenlerin hemen hepsinin beslenme kaynağı olarak gördükleri isim, "üstün insan"ı kurgulayan Nietzsche'dir. Postmodern düşünce ve sanat anlayışına bağlı olsun ya da olmasın ister sol, ister sağ, ister sosyalist Türk aydınının Batıcı-Tanzimatçı önemli bir kesimi, özellikle sosyalizmden umudunu kesip Marks, Engels, Lenin okumaktan vazgeçerken; eşitlik, paylaşımcılık, kamuculuk ideallerini terk ederken, oluşan boşluğu dolduracak, yine Batı merkezli düşünür ya da peygamber arayışına girdiler. Bu arayışa Liberal ve Postmodernist teorisyenlerin küreselci-"yenilikçi", Batı uzmanı(!) kültür-sanat danışmanlarının verdiği yanıtın odağında hep Nietzsche'nin olduğunun gerçekçi yorumunu da yapıyordu sayın Mehmet Ulusoy. Ne var ki bu ilk Tanzimatçıların taklit ettiği Avrupa genel olarak ilerici ve özgülükçüydü. Onların hatası; Batı'daki bilimsel düşünceyi, yöntemi ve akılcılığı, Batı'nın üretici ve yaratıcı dinamiklerini değil de, burjuvazinin gösterişli, tantanalı yaşam biçimini, modalarını, saraylarını, köşklerini ve ürettikleri malları tüketmeyi tercih etmeleriydi. Oysa yeni Tanzimatçılar, günümüzde gericileşen, yozlaşan ve çürüyen Batı'nın akılcılığı ve toplumculuğu reddeden düşünce biçimine, kültürel değerlerine özeniyor. Onun, maddi ve manevi anlamda çöplük olan mallarını tüketmeyi çağdaşlık, ilericilik ölçütü olarak görüyor. Emperyalist kapitalizmin neoliberal, bireyci, yerli işbirlikçi temsilcilerinin "dil ve söz oyunları" ile kültür-sanat-edebiyat dünyamızı özellikle 1990'lardan beri işgal eden tüm bu hurafe ve safsatalarına ancak eşitlikçi, paylaşımcı, yani toplumcu/sosyalist bir düzene geçişle son verilebileceği, yabancılaşmanın adım adım ortadan kaldırılabileceği bir sürecin başlatılabileceği belirtilmektedir. Günümüz insanı Postmodern bir çağ masalıyla uyutulurken "tarihin sonu", "ideolojilerin sonu", "sanatın sonu", "savaşma seviş" ve "dünya vatandaşlığı"nın düş hoşluğu içindeyken "liberal demokrasi ve özgürlüklerin cenneti" ABD ve İngiltere başta olmak üzere eşcinsel evliliklerin (erkek erkeğe, kadın kadına) bütün Batı ülkelerinde resmileşmesi; eşcinsellik, lezbiyenlik, ensest ilişkiler, yaygınlaşan ruhsal hastalıklar, çocuk yapmaktan kaçınmak, sübyancılığın, pornonun meşrulaşması gibi soysuzlaşma/sapkınlaşma da dahil bireylerin aşırı yalnızlaşması, bencilleşmesi; uzun süreli evlilik, çocuk yapma ve çocuğa bakmanın özgürlüğü sınırlayıcı sıkıntı verici bir yük olması, kimliksizleşmenin, gelecek kaygısının ve derin bir umutsuzluğun toplumu sarması Batı Uygarlığında yaşanan çürümenin, kokuşmanın, tükenişin iflah olmaz göstergesiydi. Ve bu olguların ulusal devlet ve yurttaşlık bilincinin zayıflatılıp tahrip edildiği, uygarlaşmanın temelini oluşturan merkezileşmenin reddedildiği Küreselleşme projesinde insanların parçalanması ve sürüleştirilmiş tüketiciler haline dönüştürülmesinde kullanıldığı vurgulanmıştır. Son tahlilde eserde şunlar söylenmektedir: Gerçekler devrimcidir ve yıkıcıdır; bütün Batı / ABD-AB kibirliliğinin ürettiği boş hayaller, kurgular 21. yüzyılın Asya Merkezli fırtınasında kısa sürede yıkılıp giderken Asya'da yükselen yeni uygarlık, insanlığın özgürleşmesi, yetkinleşmesi ve eşitliği açısından Batı'dan kesinlikle daha ileri dinamikleri taşımaktadır ve bir Asya Çağı başlamıştır artık… Acıyla ve büyük hayranlıkla okuduğum bu kapsamlı yapıtı için Mehmet Ulusoy’u candan kutlarım. Aranası ve okunası bir kitap Çürümenin Estetiği. ÇÜRÜMENİN ESTETİĞİ Mehmet Kaplan
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR