Madımak Oteli'nden kurtulan şair yıllar sonra anlattı: Sivas halkı da suçlu!
Sivas Madımak Oteli'nden sağ kurtulan şair Haydar Ünal, yaptığımız konuşmada yıllar sonra olaya ilişkin değişik bir bakış açısı getirdi.
Sevgili Haydar Ünal, o yıl Madımak’a niçin gittin? Kim çağırdı? Hangi kuruluş ya da kişi? Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’nin dördüncüsünü düzenlediği etkinliğe, dernek yönetiminin davetlisi olarak katıldım. Ankara’da o yıllarda biz de Damar Edebiyat Dergisi’ni çıkarıyorduk. Bir anlamda dergiyi temsilen de davet edildim. Aynı zamanda Pir Sultan Abdal Derneği’nin de üyesiydim. Türkiye’nin her yerinden davet edilmiş şairler, yazarlar ve edebiyatçılar vardı. İyi organize edilmiş, geniş bir katılımcı listesi vardı. Beni ve diğer edebiyatçı arkadaşlarımı Sivas’a dernek yönetimi adına Ali Balkız davet etti. Benim kişisel olarak yapacağım etkinlik, şiir okumak ve Buriciye Medresesi’nde kitap imzalamak olacaktı. Oraya gittiğinde ortam nasıldı? Ne hissettin? Biz Ankara’dan, Mülkiyeliler Birliği’nin önünden kalkan bir otobüsle şiirler okuyarak, türküler söyleyerek Perşembe sabahı Sivas’a vardık. Madımak Oteli’ne yerleştikten sonra, kültür merkezi ve Buriciye Medresesi’ni ziyaret etmeye başladık. Yani, etkinlik yapılacak yerleri gezmeye başladık. Başlangıçta önemli bir olayla karşılaşmadım. Kültür merkezinde açılış konuşmaları yapıldı. Hasret Gültekin konser verdi, semah ekibi semah gösterisi yaptı. Dikkat çekecek bir olumsuzluk hissetmedim. Sen bir konuşma yaptın mı? Etkinliklerde ne yapıldı? Halkın etkinliklere karşı tutumu nasıldı? Olaylar nasıl başladı senin gözünde? Ertesi gün, yani Cuma günü, yine etkinlikler kültür merkezinde başladı. Ben kültür merkezine gitmemiştim. Bizim etkinliğimiz Buriciye Medresesi’nde idi, imza ve söyleşi için kitaplarımızın olduğu standlara oturduk. Bütün şair ve edebiyatçılarımız oradaydı. O esnada Cuma namazından çıkanların kültür merkezine saldırdığı haberini aldık. Artık sokaklardan sesler gelmeye başlamıştı, gruplar halinde sloganlar atarak geziyorlardı: “Sivas Aziz’e mezar olacak, Cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacak” ve benzeri sloganlar… Tertip komitesinden arkadaşlar, otele gitmemiz gerektiğini, kalabalık dağıldıktan sonra etkinliğe devam edeceğimizi söylediler. Bizler yavaş yavaş toparlanarak otele doğru yürüdük. Gelebilen arkadaşlarımızın hemen hemen hepsi ile birlikte bir süre sonra otelde toplandık ve kalabalığın dağılmasını beklemeye başladık. Otelde neler yaşadın? Otelde beklerken, başlangıçta endişeli bir halimiz yoktu. Nasıl olsa bu kalabalık birazdan dağılır ve biz kaldığımız yerden etkinliğimize devam ederiz düşüncesi hakimdi. Çünkü bu etkinlik aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla yapılıyordu. İçimizde bakanlığın kameramanları da vardı. Aynı zamanda Aziz Nesin’in iki koruması vardı ve silahlıydılar. Kalabalık bir türlü dağılmıyor ve gittikçe artıyordu. Çevik Kuvvet polisleri otelin önünü kuşatmıştı, kalabalık sloganlar atarak galeyana geliyordu. Benim gözlemim, polis dağıtma emri almıyordu. Akşamüstüne doğru kalabalık çok daha hızlı bir şekilde çoğalmaya başladı. Tahminim 10 bin kişinin üzerindeydi. Daha sonra asker devreye girdi ama kalabalığı asker de dağıtmadı. Bu süre içinde Arif Sağ ve dernek yönetiminden arkadaşlar, Ankara’yı sürekli arıyorlar ve burada hayatımızın tehlikede olduğunu, zor durumda olduğumuzu anlatıyorlardı. Karşı taraf ise merak etmemelerini, kalabalığın dağılacağını telkin ediyordu. Bu esnada otele taş atılıyor ve camları kırıyorlardı. Kırılan camlarda oluşan boşluklardan, tutuşturdukları paçavraları otelin içine atıyorlardı. Bizler bunu beklemiyorduk. Ben dahil, atılan taşlara aldırmadan o yanan paçavraları elimizle tutup tekrar dışarıya atıyorduk. Bu mücadele epey sürdü. Otelin içinde Asaf Koçak’ın çaldığı mızıka bizleri biraz olsun rahatlatıyor ama endişeleri gidermiyordu. Hava kararmaya başlayınca, otelin ışıkları söndü. Artık tam anlamıyla bir kargaşa başladı. İçeriye kasklı polisler girdi, otelde polis olup olmadığını sordular ve gittiler. Kontrolden çıkan kalabalık oteli ateşe verdi. Göz gözü görmüyordu artık. Otelin duvarları ahşaptı ve yerlerde plastik döşemeler vardı. Nasıl kurtuldun? Aşağı yukarı gel gitler içinde, asma kat olduğunu düşündüğüm katın üstünde buldum kendimi. Yanımda Olgun Şensoy’u gördüm. Otelin arka tarafına bakan bir pencereye vurarak camı kırdım. Yanımızda şair Ali Yüce ve eşi Nimet Yüce vardı. Önce Nimet ablayı sonra Ali Yüce’yi kurtarmak için, onları havalandırma boşluğuna açılan kırık camdan aşağıya doğru bıraktık. Biz “Bu tarafa, bu tarafa gelin!” diye bağırıyorduk. Ama daha fazla dayanamadık dumana. Otelin havalandırma boşluğuna biz de atladık. Ortalık kalabalıktı, biraz havalandırma boşluğunda kaldık. Ardından Olgun ve ben, tekrar otelin içine girdik. İçeriden bulduğumuz çarşafları ıslatıp başımıza sararak, otelin içinde kalan olduysa sesimize gelsin diye bağırmaya başladık. Epeyce arkadaşın dışarı çıkmasını sağladık. Artık içeride kimsenin kalmadığını düşünüyorduk. Geri döndüğümüzde, havalandırma boşluğunda kimse kalmamıştı. Nereye gittiklerini bilmiyorduk. Olgun Şensoy bana dönerek, buradan karşı balkona atlamamız gerektiğini, burada kalırsak boğulacağımızı söyledi. Beni cesaretlendirmek için önce kendisi karşı balkona atladı ve atladığı yerde bayılıp kaldı. Hareketsiz, balkonda yatıyordu. Korktum, nasıl atlayacağımı bilemiyordum. Kendimi toparlayıp ben de onun yanına atladım ve Olgun’un yanına düştüm. Benim kolum kanıyor, müthiş bir acı hissediyordum. Kolumda cam kırıkları vardı. Balkona açılan kapıya vurmaya başladım. Kapı açıldı, karşımda arkadaşlarımızı gördüm. Üstüm başım kanlar içindeydi. Olgun baygın halde yatıyordu. Bir arkadaş, gömleğini yırtarak koluma boğum atıp kanı durdurdu. Oradan ikimiz de hastaneye kaldırıldık. Olaydan sonra geçen aylar ve yıllarda olayla ilgili yanlış, doğru söylenenleri nasıl yorumluyorsun? Sence kim vardı bu işin arkasında? Olaydan sonra geçen süre zarfında, dönemin siyasi yöneticileri başta olmak üzere herkesçe bilinen yanlış ifadeler kullanılmıştır. Örneğin, “Otelin dışındaki vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır” sözü. Bazı insanlarımız, “Gidilmeseydi” diyor. Biz, Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı yerde bir halk ozanını anamıyorsak, o zaman sokağa çıkmayalım. Oturalım evimizde şiirimizi yazalım, öyle mi? Ertesi gün akşam saatlerinde Ankara’ya geldik. Esenboğa’dan belediye otobüsü bizi Adakale Sokak’taki sanat kurumunun önüne getirdi. Orada basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasında yanlış bulduğum tek şey, Sivas halkının suçsuz olduğunun söylenmesiydi. Sivas halkı bana göre suçludur. Otuzüç aydınına, sanatçısına, şairine sahip çıkamamıştır. Üstelik, bu etkinliğin öncülük edeceği “bir dünya kenti” olma özelliğini yitirerek, “insan yakan bir kent” kimliği oluşturmuştur. Olayın arkası bellidir aslında. Türkiye’de yıllardır aydın, sanatçı, yazar kıyımları yapılmıştır. Türkiye’nin gelişmesini istemeyen, bizi Ortaçağ karanlığına hapsetmek isteyen zihniyet ve onun işbirlikçileridir. Bugün geldiğimiz nokta bunu açıkça kanıtlamıştır. Hala etkilerini taşıyor musun? Şiir yazan bir insan olarak, bu yara bende hiç soğumadı. Arkadaşlarımı, ağabeylerimi hastane morgunda "resmi" olarak teşhis etmiş bir insan olarak bu travmayı içimde sürekli yaşadım, yaşıyorum. Adakale Sokak’ta sanat kurumunun önünde Ahmet Erhan boynuma sarıldı, hiç durmadan ağladı. Onun yüzü, gözleri hiç aklımdan gitmiyor. Yaşamanın acısı daha derin bir yük oluşturuyor insanın içinde. Taşıyamıyorsun, yoruluyorsun. Ya hepimiz kurtulmalıydık ya da hepimiz orada yanmalıydık, diyorum. Haydar Ünal - Ahmet Yıldız
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR