Genç asker yaralandıktan sonra, sadece güçlükle kucakladığı üç renkli bayrağı hissediyordu. Hastaneye getirildiğinde bile kolundaki yarayı ameliyat etmek, bayrağı kaldırmak imkansızdı ... "
(İnternet haberlerinden)

Bu yıl bahar çok gecikti. Belki bizim için böyleydi? Bilmiyorum. Ermenilerle yüz yüze yaşadığımız yıllarda, her bahar geldiğinde tarlalara geç çıkacağımızı biliyordum. Biri ekme zamanının gelmediğini söylerdi, bir diğeri elinde camam* olduğunu ve soğukta çalışınca daha da şiştiğini söylerdi ve bir diğeri aklı olan hiç tarlaya çıkar mı diye kestirip atardı. Bir el gibi düz bir zeminde çalışıyorsunuz, bir Ermeni keskin nişancı alnınızın tam ortasına vuruyor ya da bir traktörü hedef alan bir Ermeni topçu sizi o traktörle birlikte havaya uçuruyor...

Bu yüzden tarlanın kenarına diktiğimiz servi ağaçlarının yapraklarını açmasını beklerdik, böylece Ermeni tetikçi bizi görmezdi güya. Sonra işimize başlardık. Çok geç olurdu ama, başka seçeneğimiz yoktu. Ermeni keskin nişancı bu alanda merhum Alişir'i göğsünden vurmadı mı? Hele zavallı Zeynep! Buzağısıyla birlikte top mermisiyle havaya uçmadı mı? 

Hmmm ... Bak, yukarda bir tepe var, diğer tarafta bizim köyümüz. Ermeniler burayı işgal ettikten sonra gelip bu çölde bir ev yaptık. Birkaç yıl sazlıklardan ve sarı çamurdan inşa ettiğimiz bir kulübede kaldık. Sonunda devlet bize bu güzel evleri yaptırdı. Ama ne? Neredeyse bir yıl bir top mermisi içimizden birinin evine çarpıyor, onu yok ediyor ve yeniden sıfırdan başlıyoruz ...

Evimizin bahçesinde bir üzüm çardağı var. Bu çardakta bir çift kumru her yıl yuva kurar. Ama bu yıl onlar da gelmedi. Bahar, bizim gibi onlara da geç geldi.  

Havalar ısınır ısınmaz kumrular gelip tavan arasına yuva yapmaya başladılar. Yuva ki ne yuva! Ezberledikleri yere biraz kuruot getirip seriyorlar sonra kendi tüylerinden bir döşek yapıyorlar. Onun üzerine de iki yumurta bıraktıktan sonra üstüne yatıyorlar. Bu kez bahçemize bir mermi düştüğünde yuvayı yeni bitirmişlerdi. Neyse ki herhangi bir can kaybı olmadı!

Üzüm tavanının kanadının bir kısmı kırıldı ve döküldü. Bu sırada zavallı kumruların yuvası çöktü.

Ertesi gün kent arazi sorumlusu gelerek bize, "ay komşu bunlar ikinci kezdir sizin evi hedef seçiyorlar. Bunun nedenini biliyor musun?" dedi.

Ben şaşkınlıkla 'niye' bile diyememiştim:

-Evinizin üzerine bayrak asmışsınız. O bayrak bunları gıcıklandırır... Ne bileyim, diyorum ki belki...

Bizim avrat onun sözünü ağzında bıraktı:

-A kişi... Sen ne diyorsun! Hiç utanmıyor musun? O bayrağı askere giden oğlumuz Nebi'nin astığını bilmiyor musun? Evimizi dağıtsalar da o bayrağı düşürmeyiz. Oğlum gelince ben ona ne derim sonra...

Ama durum da tehlikeliydi. En sonu evden uzakta ambara yatağı serip orada gecelemeye karar verdik. Öyle de yaptık ve ambarda soba yaktık içini ısıttık. Oraya yığıştık. Başımıza böyle iş güç çıktığı için kumrular da aklımızdan çıktı.

Bir gün tarladan eve giderken gördüm ki kuşlar her zamanki yerden biraz kenarda asmaların arasında yeniden yuva kuruyorlar. Yazın ortasıydı  ve bir çok kuş yavrularını beslerken bunlar daha yeni yuva kuruyorlardı. 

Ağaçlar yaprak açtığından tarlada onların arasında rahat çalışıyorduk. Bir ay geç kalmamıza rağmen, ektiğimiz biber, fasülye, salatalık, domates çoktan büyümüş çiçek açmaya başlamıştı bile. Hanım biraz fasülye toplayıp yemek bile yaptı.  

Fakat bu güzel günlerden birinde öyle olay  oldu ki...

Topçu mermisi ıslık çalarak geldi ve tam evimizin damında patladı. Oturma odası yıkıldı, avlu harabeye döndü. Yukarı bakıp evin ayakta kalan kısmında dalgalanan bayrağı görünce gözlerim yaşla doldu ...

***

... İki gün sonra komşuların ve yerel yönetimin yardımıyla avluyu temizledik ve yıkılan oturma odasını yeniden inşa etmeye başladık. Ancak avlunun bir köşesinde ölü bir güvercin gördüğümde gözlerime inanamadım. Mermi yuvada olmayan kumruyu da avlamış ve öldürmüştü! Diğer kumruysa tavan arasında tek başına duruyor ve hüzünle şarkı söylüyordu...

Bizim işimiz bitince ertesi sabah, o  güvercinin isteksizce yuvasını söküp  döktüğünü gördüm. Karım beni ona bakarken görünce çok üzüldü; dudakları titriyordu.

Kayınpederim geldi ve "Şu bayrağı indirelim, yıkayıp temizleyelim ve ortak bir yere asalım" dedi. Eşim de babasını yine aynı şiddetle ona karşı geldi ve onu uzaklaştırdı.

Komşumuz da uzun süredir bizimle küstü; bizim yüzümüzden evi hasar görmüştü ...

***

Evimize iki kez daha grad füzesi yağdı. Kırılan dökülen yıkılan yerleri hemen tamir ediyoruz. Oğlumuzun anten direğine astığı bayraksa hâlâ yerinde. Askerliğini bitirmesine rağmen çavuş olarak orduda kaldı. Çünkü evlerimizin bir daha bombalanmaması için Ermenileri bulundukları yerden kovmak gerekiyor. Ermenilerin yeni başbakanları var, adama benzemiyor, Şuşa'da bin fıstık yapıyor, aklını kaçırmış ...

***

He-he-heeeeeee! Gülüyorum ama niye?  Üç gündür bizimkiler saldırıya geçti. Artık sadece bizim evimizde değil tüm köy evlerinde bayrak var. Komşumuz da bizimle barıştı. Zavallı kayınpederim bu günleri görmedi ...

İnterneti kestiler, bu yüzden Nabi ile videoda konuşamıyoruz. Ama dün aradı. Bayrağı biraz daha yukarı kaldır diyor!

Dün ne görsem yeridir. Yalnız güvercin yeni genç bir eş buldu! Yuva bellediği yere gelip ses sese vererek şarkı söylüyorlar konuşuyorlar

Ama ne yazık ki yuvalama zamanı değil. Yoksa yuva da kurarlardı. Her neyse, kayıp yok, gelecek bahar kurarlar inşallah. 

*Camam: Ağır yük kaldırmaktan elinkolun üstünde oluşan şişliklere verilen ad. 

Azad Karadereli
(1.10.2020)
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)