Her seferinde izini kaybettirip yüzünde şeytani bir tebessümle 'hunharca' sokaklarda dolaşan bir katile benziyordu.

Vardı ama yoktu.

Yüzlerce sayfalık cinayetler işliyordu ama hiç ortalarda gözükmüyordu.

Herkes onu merak etsin istiyordu ama hakkında kimsenin bir şey bilmesine izin vermiyordu.

Tuhaf bir takma ismin ardına gizlenerek, dünyaya yayılmış milyonlarca 'okur' üzerinde sessizce hüküm sürüyordu.

Sonradan sinemaya da aktarılacak ilk romanı İnfazcı otuz beş yıl önce "bestseller" listelerinde hızla yükselirken sadece macera okurlarıyla yayıncılar değil basın ve medya dünyası da şaşkınlığını gizleyemiyordu.

Hiç bir tanıtımı yapılmadan gazete sütunlarında tek bir sütun haberi çıkmadın raflara yerleşen kitap tamamen 'okur tavsiyesi'yle baskı üstüne baskı yapıyordu.

Bir kare fotoğrafında bile hiç bir yerde rastlamadığı yazarı sorup duruyordu: "Kim bu Trevanian?"

Bir yıl sonra yayınladığı Hesaplaşma ile akıllardaki soru işaretleri giderek çoğalırken yayınevi de yazar da koruyordu suskunluğunu.

1979 yılında yayımlanan nefes kesici romanı Şibumi ise iyice karıştırıyordu kafaları. Kurşun kalemle adam öldürme, müze soyma, düz duvara tırmanma, terör yaratma ve terörist avlama gibi 'tekniklere’ bu kadar hakim olan Trevanian kimdi?

Eski bir CIA ajanı veya emekli bir FBl'cı mı? İki kitabının da başkahramanı Hemlock gibi bir sanat tarihçisi mi? Zeki ve yazmaya yetenekli bir hırsız mı? Yoksa nece olduğu bile anlaşılamayan ismiyle zihinleri meşgul etmeye kararlı bir yazar mıydı sadece?

Trevanian’ ın farklı uzmanlık alanlarından kişilerin oluşturduğu bir yazı grubunun ismi olabileceğine ilişkin tahminler yayıncılar değil basın ve reklam yürütülmeye başladığında, artık gittikçe sabırsızlanan okurun karşısına çıkma vakti gelmişti.

Ama The New York Times' a verdiği ve kaçamak cevaplarıyla ona gerçek kimliğini söyletmeye çalışan gazeteciye epeyce sıkıntılı saatler yaşattığı ilk gönülsüz söyleşi, üstündeki esrar perdesini aralamaya yetmedi. Yazara gerçek bir isim bulmaya kararlı olan meraklı kalabalıktan, onun aslında dönemin ünlü yazarlarından Robert Ludlum olduğu sesleri yükselmeye başladığında açıklama gereği hissetti: "Onun kim olduğunu bile bilmiyorum. Yirminci yüzyıl yazarlarından Proust dışında pek kimseyi okumuyorum."

 En azından Trevanian’ın 'kim olmadığı' artık biliniyordu.

Ertesi yıl karşısına oturduğu Toronto Star muhabirine gerçek adının Rodney William Whitaker olduğunu açıklarken kendisini ısrarla saklamayı sürdürüyordu. Yaşadığı yer, nerede doğduğu, çocukluğu, medeni durumu hakkında hiçbir şey söylemeyerek bir gazetecinin daha sinirini bozuyordu.

Yirminci Mil'in piyasaya çıktığı 1998 Ağustosunda Publishers Weekly’ye internet üzerinde konuşurken, iki dudağının arasından neler çıkacağını bekleyen okurlarını yine hayal kırıklığına uğratıyordu. Neredeyse on beş yıl yazmamasının nedenleriyle yazı yazma teknikleri ve kariyeri hakkındaki sözleri daha fazlasını hak ettiğini düşünen hayran kitlesini hiç de tatmin etmiyordu.

İki binli yıllara gelindiğinde Whitaker'i dikkatle takip edenler onun kendisi hakkında yıllar içinde dozunu bizzat ayarlayarak verdiği bilgilerle yetinmeye alışmıştı artık.

TREVANİAN'IN HAYATI

Bir süre Teksas Üniversitesi'nin Sinema Radyo Televizyon Bölümü'nde öğretim üyeliği yapan yazarın Jean Paul Morin, Nicholas Seare ve Benat Le Cagot takma isimleri ile yazdığı uzmanlık alanlarıyla ilgili kitapları vardı. Kore Savaşı’nda Amerikan Donanması'nda yer almıştı. Evliydi, uzun yıllardır karısı, iki oğlu ve iki kızıyla birlikte Pireneler üzerindeki bir Bask Kasabası'nda yaşıyordu. Küçük yaşlarda okulu bırakıp hayata atılmak zorunda kalmıştı. Paris, Roma ve Montreal gibi şehirlerde onlarca kez yer değiştirmişti.

Derken 2005 yılında bir sabah 'mesafeli’ bir ilişki içinde olduğu okurları, gazetelerini açtıklarında kötü bir sürprizle karşılaştı. Ara sayfalarda, günlük olağan ölüm ilanlarının yanında şu cümleler yazıyordu: "Trevanian takma adıyla Şibumi ve Katya’nın Yazı gibi önemli eserler kaleme almış, kitapları yirmiye yakın dile çevrilmiş ve beş milyonun üzerinde satmış olan Amerikalı yazar ve öğretim görevlisi Rodney William Whitaker, 14 Aralık'ta 74 yaşında İngiltere'de akciğer yetmezliğinden öldü."

 Onu ’yakından' tanıyanlar' önce , okuduklarına inanmadı. Trevanian'ın yeni bir oyunu olabilirdi bu. Ancak haber yazarın resmî sitesinde yayımlandığında artık tartışılacak bir şey kalmamıştı. Trevanian artık yoktu. Aslında birtakım küçük parçalar bir araya getirildiğinde haberin doğru olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Ölümünden hemen önce yayımlanan İnci Sokağı diğer romanlarına hiç de benzemiyordu. Yazar sakin bir dille, yıllarca gizlediği yaşamının en azından bir bölümünü, büyük bir ekonomik krizden geçen 1930’lar Amerikası’nda geçen çocukluğunu anlatıyordu.

Whitaker'ın anlattıklarına göre, annesini, biri elinde, diğeri bir karnında bir bebek ve çantasında iki dolar birkaç sentle ortada bırakan babasının asla getirmeyeceği 'yeşil pasta'yı bekleyerek geçmişti çocukluğu. Ayıplayan bakışları önemsemeyip pantolon giyen, saçlarını kısacık, kestiren, yoksul olduğu halde kimsenin yardımını kabul etmeyen, oğluyla kızına her zaman temiz ve olabildiğince yeni giysiler giydirmeye gayret eden annesine her zaman güvenmişti.

Her köşe başında her an bir kavganın patladığı, evlerin silik beyaz seksek kutucuklarıyla dolu sokağa açılan basamaklarında oturanların gelen geçeni seyrettiği  yoksul bir mahalledeydi evleri. Her an içeri sarhoş bir kafa uzanması ihtimaline karşı her zaman kapalıydı kaldırıma bakan pencereleri. Ayın hiç değilse beş altı günü, günde iki öğün patates çorbası yemek zorunda oldukları loş ve her zaman havasız evlerinde tek eğlenceleri akşamları heyecanla başına oturdukları radyolarıydı.

Kız kardeşiyle birlikte her zaman iki beden büyük ucuz giysileri içinde koşup oynadıkları İnci Sokağı’nın diğer  çocuklarından farklı oldukları söylenemezdi. Büyüdükçe üstüne küçülen ve uzun paçalı bir şortu andıran golf pantolonuyla ortalarda gezdiği günlerde "Kapitalistler kazanmalı, sosyalistler harcamalı" diyen Yahudi bakkalın sözleri yer etmeye başladı zihninde. İleride kitaplarına yansıyacak Amerikan karşıtlığı çocukluğunun bu döneminde şekillenmeye başladı.

Yarı Kızılderili, bütün çocukların annelerinden genç ve bütün çocukların annelerinden güzel biricik annesinin ileride kostüm tasarımcısı olacağına ilişkin kehaneti gerçekleşmeyecekti belki ama onun söylediği gibi üniversitede profesör olacaktı.

Tanrı’yı da ergenliğe adım attığı bu günlerde sorgulamaya  başladı. Neden insanların  kendisine olan inancını sınamak için acılara ve haksızlıklara izin verdiğini bir türlü anlamıyordu. Kimin hangi sınavı vereceğini, kimin sınıfta kalacağını önceden bilecek kadar güçlü olan Tanrı neden insanları sınıyordu ki? Küçük aklıyla Tanrı bu kadar iyi ve güçlüyken dünyada neden bu kadar çok kötülük ve haksızlık olduğuna bir anlam veremiyordu.

Tanrı'yla birlikte aklını kurcalayan bir şey daha vardı: Kadınlar... Her konuda olduğu gibi bu konuda da en büyük yardımcısı, sorduğu her soruya büyük bir dürüstlükle cevap veren annesiydi. Bir keresinde sevişmenin nasıl bir şey olduğunu öyle büyük bir doğallıkla anlatmıştı ki, birbirini seven iki insanın birbirine 'bunu neden yaptığını' sormak zorunda kalmıştı. Erken yaşta tanıştığı bu 'gerçeklerin’ gelecekteki hikâyelerine katkıda bulunacağını elbette bilmiyordu.

İnci Sokağı’nın sonunda küçük oğlan çocuğu yıllarca ona 'yeşil pasta’ getirmesini beklediği babasıyla buluşuyordu. Ama yazar sonrası hakkında yine hiçbir ipucu vermiyordu, ”harika bir tiptir” dediği 'Trevanian tiryakisi'ne!

İncl Sokağı yayımlandıktan birkaç ay sonra ölen Whitaker'i sonsuzluğa uğurlayamayan okurları ne yazık ki ziyaretine de gidemeyeceklerdi. Yayıncısı Michael Carlisle, yazarın, vasiyeti üzerine hemen defnedildiğini ve mezarının yerinin bilinmesini istemediğini söylüyordu. Ama bir ’müjde,’ vermeyi de ihmal etmiyordu: "Ardında yeterince malzeme bıraktı."

Yaşadığı sürece titizlikle gizlenmeyi başaran Trevanian ya da Whitaker belli ki ölümünden sonra da akılları meşgul etmeyi sürdürecekti.

Perihan Özcan
(K dergisi, N. 37. 15 Haziran 2007)

ŞİBUMİ'den

Kişikava-san'ı hayat tuzağından kurtarma fikri Nicholai'nin aklına geldiği anda, bunu fazla korkunç bularak bir yana itivermişti Ama şimdi yağmurun altında karşısında ırksal öc alma  binasının silueti öylece dururken fikir aklına geri döndü. Ve bu sefer orada kaldı. Kendisine yakın bildiği tek insanı öldürmesi gerektiğini düşünmek acı kaderin bir sillesiydi. Ama şerefli bir ölüm, o insana sunabileceği tek değerli şeydi. Aklına eski bir atasözü geldi. Sert işleri kimler yapmalı? Yapabilenler.

Bu hareket herhalde Nicholai'nin hayatta yapacağı son hareket olacaktı. Çünkü işgal  kuvvetlerinin bütün hayal kırıklığını hırsını ve öfkesini kendi üzerine çekecekti. Onu en kötü şekilde cezalandıracaklardı. Nicholai'nin açısından elbette ki kendini öldürmek, Generali elleriyle  öldürmekten daha kolaydı. Ama hem yararı yoktu hem de... bencil bir hareket olurdu.

(E Yayınları, çeviren Belkıs Çorakçı)

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)